Monthly Archives: Mart 2015

8 – 9 – 10 Mayıs’ta Kazdağları’nda Buluşalım

Standard

     Bundan yüzlerce yıl önce, dünyanın ilk güzellik yarışması Kaz Dağları’nda yapılır. Mitolojiye göre, Tanrı Zeus; Athena, Hera ve Afrodit arasından en güzel Tanrıçayı seçmesi için Paris’i görevlendirir. Paris, Afrodit’i seçer; altın elmayı ona verir. Yıllar geçer, elma artık sadece güzelliğin değil; artık o bölgenin de simgesidir. Geçmişi gibi zengin endemik bitki türleri, biyolojik çeşitliliği, eşi benzeri olmayan renkleri, havası, bereketli suları, güneşin yansımasıyla başlayan ışık oyunlarıyla masalları andıran Kaz Dağları; sadece Türkiye’nin değil dünyanın da en önemli miraslarından biridir.

    Günün birinde, Homeros’un bin pınarlı İda’sının yüzlerce yıllık hikayeler saklayan bereketli topraklarında, doğanın mucizevi şifasına tanık dağlarında siyanürle altın aramak isteyen madenci şirketler çıkagelir. Köylüler ne sularını, ne topraklarını ne de elma ağaçlarını vermeye niyetlidir. 7’den 70’e bütün köy halkı, altın şirketlerinin karşısına dikilir. Masal bu ya; “Bir varmış, bir yokmuş” diye başlarken, bir gün gerçekten “yok olmasın” diye, Kaz Dağları’nın anlattıklarına kulak vermek gerekir. Ne de olsa İda’nın bin pınarı tılsımlı; elması altından değerlidir.

unnamed

          Mitolojide ilk güzellik yarışmasının yapıldığı yer olarak geçen Çanakkale’nin Bayramiç İlçesi, Evciler Köyüne 5 km mesafedeki Ayazma; güzelliğinde bu kez yaşam savunucularını bir araya getiriyor. 2. Kaz Dağları Buluşması için geri sayım başladı. İlki hafızalarda oldukça renkli görüntüler, çevre sorunlarına ve mücadelesine dair önemli bilgiler, Kaz Dağları’nın altından daha değerli olduğuna vurgu yapan mesajlar bırakan buluşmanın ikincisi; 8 – 9 – 10 Mayıs’ta Ayazma’da. Kaz Dağları’na has göknarları, baharın gelişini müjdeleyen coşkun suları, şehir telaşından, gürültüden uzak temiz havası ve mitolojiden günümüze taşıdığı masallarıyla Ayazma; şimdi yeniden keşfedilmeyi bekliyor doğa tutkunlarınca. Her neredeysen 8 Mayıs’ta Ayazma’ya doğru düş yola; doğanın elinden tutup korumaya, onunla arkadaş olmaya… Duyuyor musun? Seni çağırıyor İda ! Kalbini ve heyecanını al, gel çadırınla…

20140426_194443

                                                                                (Fotoğraf: Aykan Özener)

İda ateşini birlikte yakıyoruz

     Çanakkale Çevre Platformu’nun organize ettiği büyük buluşmaya Türkiye’nin dört bir yanından ve yurt dışından çevre için mücadele eden gruplar, doğa dostları katılacak. Yüzlerce yaşam gönüllüsü, siyanürlü altıncılığa ve her türlü doğa talanına karşı Kaz Dağları’nın gür sesi olacak. 8-9-10 Mayıs 2. Kaz Dağları Buluşması’nda kamp ateşi sabaha kadar yanacak. Ateşin etrafında toplananlar, Kaz Dağları Buluşması’nın gönüllü, heyecanlı, paylaşımcı, maceraperest, doğadan ve yaşamdan yana ruhuyla yeni bir masal yazacak. İda’nın baş döndüren güzelliğinin ortasında, büyük forumda herkes geldiği yerdeki çevre sorunlarını ve verilen mücadeleyi anlatacak. Kaz Dağları’nın bin pınarından bu kez dostluklar ve doğadan, yaşamdan yana bir dil doğacak. Kamp boyunca İda sofraları kurulacak, Kaz Dağları’nın mucizeleriyle birlikte yiyecekler ve kamp işleri de paylaşılacak. Kaz Dağları’nın göknarlarına, bin pınarına, meşe, kestane ağaçlarına doğru yürüyüşler, tırmanışlar yapılacak. Kaz Dağları buluşanları üç gün boyunca doğanın uyumunda, onun kadim bilgisini arayacak. Her mevsim bir başka masal diyarına dönüşen İda; kulağını kalbine dayayanlara sırlarını fısıldayacak.

20140426_200509

                                                                            (Fotoğraf: Aykan Özener)

  Kazdağları Buluşması’na Çanakkale’deki doğa talanına, köylerinde yapılmak istenen altın madenciliğine, termik santrallere, kirli sanayilere, HES’lere direnerek büyük bir dayanışma başlatan köyler de katılacak. Şirketlere geçit vermeyen köylüler; yüzlerce yıllık geçmişlerine ekledikleri direniş hikayelerini anlatacak. Kamp alanında eğlencenin dozu da yüksek olacak. Her türlü yaratıcı fikre açık programda atölyeler, masallar, tohum takas şenliği, müziğin doğaya uyumlu halleri ve daha pek çok sürpriz var. Etkinlikler büyük buluşmanın günü yaklaştıkça http://www.kazdaglaribulusmasi.com ve http://www.facebook.com/kazdaglaribulusmasi  adreslerinde duyurulacak.

Köylülerle kalp kalbe 

      Kaz Dağları Buluşmasıyla bütünleşen Evciler Sokak Şenlikleri; geçen yıl olduğu gibi kampın son günü Evciler köy meydanında yapılacak. Altın madeni şirketlerine karşı büyük bir dayanışma halinde olan köy halkı; Kaz Dağları’nın kollarından kalkıp Evciler’e varan misafirlerini ağırlayacak. Köylülerin el emeği, göz nuru doğal ürünleri, cömert ilkbaharın taze meyveleri, Evciler köyünün altından değerli elmaları tezgahlarda satışa çıkacak. İzmir’in Urla ilçesinin Bademler köyünün köy tiyatrosu için meydanda bir sahne kurulacak. Altın madencilerine geçit vermemeye kararlı Evciler Köyü kadınları; Kaz Dağları’nda hiç kimsenin altının adını dahi anamayacağını, en önemli geçim kaynakları olan elma üreticiliğinden ve dünya mirası geçmişlerinden asla vazgeçmeyeceklerini bir kez daha yüksek sesle haykıracak. Kaz Dağları’nda altına izin vermeyecekler ama, 2. Kaz Dağları Buluşması’nın adı, geleceğe altın harflerle kazınacak.

8-9-10 Mayıs’ta Kaz Dağları’ndayız

     Eğer sen de “oradaydım” demek istiyorsan; İda’nın kamp ateşinde ısınmak, İda sofrasında oturmak, yıldızların altında uyumak, doğaya karışmak, kendinle bağ kurmak, başka bir dünyanın mümkün olduğuna senin gibi inanan insanlarla tanışmak, doğa talanına izin vermeyeceğini herkesle birlikte anlatmak, soruları yaşamdan yana yanıtlamak, ağaçların bilge gövdesine dokunmak, doğaya ait olduğunu hatırlamak ve fısıldadığı masallarda saklı sırra varmak istiyorsan; sadece çadırını, yanında kalbini ve heyecanını al, gel. Kaz Dağları seni çağırıyor. Sen yoksan, masal bir eksik başlıyor.

çadırını al gel

Reklamlar

PAN GÖRSEL KÜLTÜR DERNEĞİ ATÖLYELERİ BAŞLIYOR

Standard

                                                                                                                                       pan logo

Pan Görsel Kültür Derneği’nin heyecan yaratan atölye çalışmalarında  yeni dönem  eğitimleri başlıyor.  Temel Fotoğraf, Kısa Film ve Yaratıcı Yazarlık Atölyeleri; bu alanlara ilgi duyan, yeteneği olduğuna inanan ya da sadece merak salan, hayal kuran, şimdiye kadar belki biraz geride duran ama artık adım atmaya hazır olan, oyun bahçesini arayan arkadaşlarını bekliyor.

Görmek, birikim ister düşüncesiyle yola çıktığından bu yana kuruluş amaçlarının başına fotoğraf, sinema ve diğer görsel kültür dallarında atölyeler aracılığıyla eğitim çalışmaları, film gösterimleri, söyleşiler ve gerçekliğe yakın farklı bakış açıları kazandırmaya yönelik etkinlikler  düzenlemeyi koyan Pan Görsel Kültür Derneği; Çanakkale’nin kültürel belleğine katkı sağlamaya, insanlarla görsel sanatları buluşturmaya devam ediyor.

Önceki dönemlerde büyük ilgi gören fotoğraf, kısa film ve yaratıcı yazarlık atölyelerini tamamlayan katılımcılar kişisel çalışmalarıyla uğraşlarını sürdürürken; ortaya koyduklarıyla kentin günlüğü de tutuluyor. Pan Görsel Kültür adıyla özdeşleşen ve oldukça keyifli geçen atölyelerin dersleri, şimdi yeni öğrencilerince keşfedilmek için hazırlanıyor.

pan derslik

Pan Görsel Kültür Derneği Yönetim Kurulu Başkanı, Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Öğretim Görevlisi Arkeolog – Fotoğrafçı Aykan Özener’le Temel Fotoğraf Bilgisi Atölyesi’nin dersleri; fotoğrafın tarihi, fotoğraf okuma ve temel fotoğraf tekniklerini içeriyor. Üstelik atölyeye katılmak isteyenlerin fotoğraf makinesi olması gerekmiyor. İyi bir fotoğrafın iyi bir fotoğraf makinesinden ziyade görmeyi ve hissetmesini bilen gözler ve kültürel birikimle çekileceğinin her fırsatta altını çizen Aykan Özener; fotoğraf makineleri ve menüleri ile ilgili dersleri de içeren atölyeyi tamamlayanların her fotoğraf makinesini kullanabileceğini söylüyor. Temel Fotoğraf Atölyesinde öğrencilerine fotoğrafın doğuşundan günümüze büyük fotoğrafını çeken Aykan Özener; ışığın peşinde geçirdiği 32 yılda biriktirdiklerini de satır aralarında paylaşıyor; öğrencilerinde fotoğrafa dair genel bir algı oluşturarak kendilerini geliştirmeleri için gerekli olan ipuçlarını da veriyor.

aykan özener

Işığı fotoğraf karesinde dondurmayı değil; hareketinin peşinde koşmayı tercih edenler içinse Kısa Film Atölyesi öne çıkıyor. Çanakkale 18 Mart Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Sinema ve Televizyon Bölümü Öğretim Görevlisi Gökhan Akça’nın Kısa Film Atölyesi; film okuma, sinema tarihi, sinema ve kısa film teknikleri derslerini içeriyor. Kısa Film dalında önemli projelerde imzası bulunan Gökhan Akça; atölyesine katılan öğrencileriyle sinemanın büyülü dünyasına ait bilgilerini paylaşıyor; hikayelerini kısa filmle anlatmak isteyenlere işin sırlarını anlatıyor.

kısa film

Pan Görsel Kültür Derneği’nin dersleri bir hayli renkli geçen bir diğer atölyesiyse, kelimelerin kıvrak dünyasını keşfetmeye davet ediyor. Yaratıcı Yazarlık Atölyesinin eğitmeni oyuncu – yazar Pembe Akgün; yaratıcılık nedir, neden yaratıcı yazarlık sorularının yanıtlarıyla o dünyanın kapılarını aralıyor. Atölyenin kendini bilmek, ıraksak düşünmek, bakmak ve görmek, bir hikaye ve karakter yaratmak gibi başlıklar altından gelişen dersleri; öğrencilerini yaratıcı yazarlığın dışında, kendileriyle de tanıştırıyor; kelimelerin farklı boyutlarında karşılaştırıyor. Eğitmen Pembe Akgün; oyuncu ve metin yazarı olarak yer aldığı senaryolarda, radyo ve televizyon programlarında edindiği deneyimlerini de öğrencilerine aktarıyor.

yaratıcı yazarlık
Tanışma toplantısı 16 Mart Pazartesi

Pan Görsel Kültür Derneği Atölyeleri’nden meraklısını heyecanlandıran ilk bilgiler böyle.. Diğer ayrıntılarsa 16  Mart 2015 Pazartesi günü 19:00 – 20:00 saatleri arasında dernek binasında gerçekleşecek tanışma toplantısında şekillenecek. Atölye eğitmenleri Aykan Özener, Pembe Akgün ve Gökhan Akça hem derslere ilişkin ayrıntıları anlatacak, hem de atölyelere katılmak isteyenlerin merak ettikleri sorular yanıt bulacak. Atölyelerin başlama tarihleri, derslerin gün ve saatleri ve diğer tüm ayrıntılar 16 Mart Pazartesi günkü tanışma toplantısında konuşulacak. Derneğe ilişkin ayrıntılı bilgiyeyse;
https://www.facebook.com/pangorselkulturdernegi sosyal medya adresinden ulaşılabilir.
Pan Görsel Kültür Derneği’nin farklı merak ve ilgi alanlarına hitap eden bu üç atölyesi; içinde heves taşıyanları, hayal kuranları ya da bir şekilde kurduğu hayalleri yarım kalanları, öğrenmek, fikir edinmek, kendini bu dallarda geliştirmek niyetinde olanları bekliyor. Derslere katılımı belirleyen yaş, meslek, öğrenci olmak gibi sınırlayıcı koşullar yok; Pan’ın labirenti; farklı olanı ararken kendini bulma niyetindeki herkesi bu oyuna davet ediyor.

temel fotoğraf

İYİLİKTEN ÜMİDİNİ KESENLERE YANITIMIZ MASALDIR

Standard

En son ne zaman masal dinlediniz ?
Bir varmış bir yokmuş diye başlayan;
renkleriyle güzel hisler uyandıran,
kahramanların birbirine ve dünyaya kadim bilgiler sunduğu,
doğanın özgür, yaşayanların mutlu olduğu,
ardında sırların saklandığı, mucizelerin yaşandığı,
sonunda iyi insanların kazandığı
evvel zamandan uzak diyarlara gittiniz?
Bırakalım bunları, bana masal anlatma mı dediniz?
Yoksa siz de çoktan masallara inanmaktan vaz mı geçtiniz?
Yine de bir masal kitabıyla karşılaşsanız; hevesle sayfalarını çevirirsiniz.
Belki de her yanı kaplayan kötülükler yüzünden yüzünüzü masallardan çevirdiniz.
Peki dünyayı ve sizi yalnızca masalların kurtaracağını bilseydiniz;
uçan halınıza atlayıp, masal zamanların peşine düşmez miydiniz?

22 yıldır fotoğraf makinesi ve yazılarıyla doğanın güzelliklerine de
dönüşümüne de tanıklık eden Magma Dergisi Yayın Yönetmeni Özcan Yüksek;
dünyayı dolaşırken karşılaşmış masallarla…
Gezegenin yok olma sürecine girmesiyle masalların etkisini yitirmesi arasında
bir bağlantı olmalı düşüncesiyle sapmış rota…
Masalların büyülü dünyasını ve gücünü keşfettiğinden bu yana;
Kaf Dağı’nın ardındaki sırra doğru yolculukta…
ozcan_slide1

Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş;
Binbir Gece Masalları’nın izlerini takip etmiş.
Masallarıyla birlikte iyi niyetini, geçmişini ve bilgeliğini de kaybeden diyarlardan geçmiş…
Bilmediği dillerde masallar dinleyip, cebinde getirmiş.
Binbir Gece Masalları’nı incelediği Hakikatçi ve Cinistan kitaplarından sonra,
Kayıp Deniz adlı kitabıyla, kaybolan masallarla birlikte doğanın da,
doğayı kaybetme dehşetinin de kaybolduğuna dikkat çekmiş.
Gerçeği yalnızca masalların bildiğine inanan Özcan Yüksek;
masalları çocuklar için zanneden ve inanmaktan çoktan vazgeçen büyüklere masal anlatıyor.
Topladığı masalları ve masallara dair keşfettiği sırları;
sosyal medyada kurduğu masal ülkesi Masalistan’da
kendisi gibi masal ruhu taşıyanlarla paylaşıyor.
Doğayı yok eden kötülerin üzerine masal tutmalıyız diyor.
Masallarına sarılanlar kötüler karşısında galip geldikçe haklı çıkıyor.
2 ayda bir yayınlanan Magma dergisi de, her sayısında;
Dukhalardan Şamanlara, Amazonlardan Kafkasya’ya başka başka masallar anlatıyor.
Doğayı geri döndürülemez biçimde katleden her uygulamaya
yanıtımız yaşamdır diyerek; okurlarını doğanın güzelliklerini yaşamaya ve korumaya çağırıyor.

10376004_707308279385029_6263155587606742069_n

                                                                            (Fotoğraf: Kent Müzesi)

Özcan Yüksek, bir başka masal kenti Çanakkale’de geçen yıl başlayan Masal Söyleşilerinin
bu yılki ilk konuğuydu. Çayek, Buğday Derneği, Kent Müzesi ve Maya Masal Grubu
ortaklığında gerçekleşen söyleşide; Magma’nın “Bilmek isteyen yola çıkar” davetiyle
masallarda keşfettiği gerçeği, şifreleri ve simgeleri paylaştı.
Masal buluşması öncesi yaptığımız söyleşideyse;
doğayı kurtarmak için peşine düştüğü masalları,
her sayfasında ayrı bir masal anlatan yeni Yeryüzü Dergisi Magma’yı anlattı.

Eğer büyüdükçe uzak düştüğünüz masalları özlüyor,
Alaaddin’in sihirli lambasını, Sinbad’ın gemisini hala saklıyorsanız,
hayallerin, mucizelerin, tesadüflerin gerçek olduğunu biliyor;
aşkın, doğanın ve iyi insanların kazandığı sonlara varmak istiyorsanız,
Masalların belleği hatırlanmayı bekliyor.
Dünya bizi çağırıyor.
Açıl susam açıl…

10600615_735274949878547_7919060084378230773_n

Masal etkinliği için Çanakkale’ye gelmeseydiniz, bu söyleşiyi yapmasaydık fark etmeyecektim; epey zaman olmuş masallarla karşılaşmayalı… Sanırım en son çocukken etrafımda masallar vardı. Masallar nerede ? Ben mi artık görmüyorum, yoksa saklanıyorlar mı?  

Bana masal anlatma diyerek masalları gerçeğin dışına attılar, kitapçıların çocuk reyonlarına ittiler. Edebiyatçılar da buna büyük ölçüde göz yumdu. Masallara çocukların eline verilen bir oyuncak, modası geçmiş bir eşya muamelesi yaptılar. Anlamını bilmedikleri için; masalların geçmiş zamanlardaki etkisi azalmış oldu. Bu yüzden masallar tavan arasında, eski eşyaların konulduğu sandıkta ya da Alaaddin’in sihirli lambasını almak için indiği dehlizde… Masalları eski, önemsenmeyen, küçümsenen, modası geçmiş kabul edilen yerlere gidip aramak lazım; çünkü masalların yerini hiç bir şey dolduramaz. Hiçbir şey masallar kadar gerçeği anlatamaz, masallar kadar bir şeyi  koruyamaz . O kadar önemli masallar…

Masallarla ilgili yazdığınız ilk kitabın adı bu yüzden mi Hakikatçi ? Masallar gerçeği anlatıyorsa; ‘mucizeler, mutlu sonlar, iyi insanlar, büyük aşklar ancak masallar da olur’ u kim başlattı peki? 

Masalların sırlarını keşfetmeye başlamıştım ve Bin Bir Gece Masalları ile ilgili bir kitap yazmaya karar vermiştim. Masalların hakikati anlattığını, bir yandan da küçümsendiğini bildiğim için kitaba öyle bir isim bulmalıydım ki insanlar masalları, özünün ve kelime anlamının dışında; yani doğruyu anlatmayan, hikaye anlatan gibi algılamasınlar. Masalları gerçeği öğrenmek üzere okusunlar. Bir gün Suriye’de, Emevi camisinin karşısında, kahvehaneye benzeyen kapalı bir mekanda, taht gibi yüksek  bir yere oturmuş bir adamla karşılaştım. Etrafında büyük bir kalabalık toplanmış. Elinde kılıca benzer bir şey var; bir o tarafa dönüp savuruyor, bir bu tarafa… Bir şeyler söylüyor, masal anlatıyor! Sonra öğrendim ki o adamın takma adı; Hakavati… Hakikatçi demek. Tamam dedim, kitabın adını buldum. İlk kitabımın adını, masalları çözümleyen anlamında ‘Hakikatçi’ koydum. Masallar; bizim gerçek diye tarif ettiğimiz, kullandığımız dilin dışında bir dil kullanıyor. Anlatamadığımız gerçeği; biraz yalan, biraz uydurmayla tarif ediyor. Bizim dilimiz ve bilgimiz  bu gerçeği anlatamaz. Masallar bunu biliyor ve gerçeği anlatmak için kendi tarifleriyle, kendi imgeleriyle dolaylı bir yoldan gidiyor.  Gerçek sandığımız dilin aslında gerçeği anlatmadığını fark ettirmeye çalışıyor. Hakikatçi’nin de böyle felsefi bir yanı da var. Masallar; mantığımızla çözülemeyeni, bir varmış bir yokmuş mantığıyla anlatıyor. 

Masallar aklımızı karıştırmayı da iyi biliyor ! ( Gülüşmeler)  

Örnek veriyim, biraz soyut kaldı. Karşıdaki meşhur dağ; üzerinde ‘Dur Yolcu’ yazıyor. O yazı orada duruyor. Dağ da duruyor, öyle değil mi? Hayır, biz öyle zannediyoruz. Aslında o dağ orada durmuyor; o dağ koşuyor. Tuhaf bakabilirsiniz. Bu deniz nasıl durmuyorsa, dağ da durmuyor. Denizdeki hareketi görebiliyoruz ama dağdakini göremiyoruz. Çanakkale Boğazı milyonlarca yılda olduğuna göre, o dağ da milyonlarca yılda oldu. Biz doğanın hareket halinde olduğunu görmüyoruz. Onları cansız gibi sabit zannediyoruz. Masallar, doğanın devamlı hareket ettiğini biliyor. En azından jeoloji bilimi de dağların, kıtaların hareket ettiğini biliyor. Magma’nın 2. sayısında Baykal Gölü’nü anlatırken buna benzer bir öykü dinlemiştim. Dağların, yeryüzü şekillerinin oluşumunu anlatan masallar, efsaneler var. Masallar, masalları anlatan insanlar ve o zamanın insanları bunun farkındalardı, doğanın hareket ettiğini biliyorlardı.  Masallar eskisi gibi anlaşılmadığından, biz bunun farkında değiliz. Masalın asıl görevi; erdemi, iyiliği, ahlakı anlatmak olduğu halde, bilimsel anlamda gerçekliği de bizim bilgimizden daha iyi anlatıyor. Dağlardan örnek veriyorum çünkü en sabit gibi görünen onlar. Masalların fark ettiği de… Masallarda dağlar uçar.

10686752_10152445123730946_6255674726575929201_n

                                                                               (Fotoğraf: Özcan Yüksek)

Masalların esas anlamını, doğanın masal anlattığını bilseydik, denizin bize anlattığı masalı duyarak yürüseydik, dünya nasıl bir yer olurdu?

Bizim mantığımızda bir şey ya a’dır ya b’dir; bir şey ya duruyordur, ya hareket ediyordur. Buna televizyondaki canlı yayınları örnek verebilirim. Canlı yayın deriz ama 7 – 8 saniye sonrasını görürüz. Ekrandaki insan o esnada ölmüş olsa, biz onu 7 saniye yaşıyormuş gibi izleriz. Gerçeği 7 saniyelik bir yanılgıyla, “miş” gibi anlamaya çalışıyoruz. Çanakkale’de de var bu deyiş, Dukha Türkleri şöyle konuşur; ne yapıp duruyorsun? Yürüyüp duruyorum. Hem yürüyorum, hem duruyorum. Yürümekte duruyorum. Bir varmış bir yokmuş… Bir şey ya var, ya yok oluyor değil; aynı anda hem var, hem yok oluyor. Masal, bu diyalektik bilginin bir anlatısı, edebiyatı. İnsanlar, masalları sadece içlerindeki sırları bakımından önemli zannediyorlar ama anlatım biçimi olarak da çok üst seviyede bir felsefe. Masalların bu yanını kaçırıyorlar.

Masalların gerçeğe dair hangi ipuçlarını keşfetmemizi bekliyor, içinde nasıl sırlar saklıyor? Masallar aslında ne söylüyor?

Masallardaki bütün karakterler, her şey bize bir şey anlatır. Mesela hepimizin bildiği Sindirella masalında Sindiralla’nın tek pabucunun kaybolması, aşk nedir sorusuna yanıttır. Masala göre aşk; kaybolmuş tekimizi bulmaktır ve o bir tanedir. Bir sürü ayakkabı, bir sürü kadın, bir sürü erkek vardır ama bir sürü aşk yoktur. Aşk tektir ve uyum demektir. Uyumlu olan kişiyi bulacaksın demektir ve o tek kişiyi bulmak kolay değildir. Sonsuz bir nicelikte tek bir niteliği anlatır o masal, böyle diyalektik bir tarifi vardır. Masal; dikte etmeden anlatma yöntemidir. Ne demek istediğini, benim şimdi yaptığım gibi açık açık söylemez. Öyle yapsa, baskı gibi algılanır. İnsanlar eskiden biliyordu masalların ne anlattığını , şimdi pek anlaşılmıyor.

55644535_skazki0062Kurbağa Prens masalı da aşkı anlatır. Herkes o masalı bilir fakat biraz yanlış bilir. Kralın küçük kızı, babasının armağanı olan altın topu havaya atar tutar, atar tutar. Tam tutacakken kuyunun içine düşürür, ağlamaya başlar. Kurbağa ben alırım topu, der. Kız çok sevinir. Alırsam ne vereceksin bana diye sorar kurbağa, kız da mücevherlerimi der. Kurbağa, ben ne yapayım der mücevherlerini; benimle gez, benimle birlikte yemek ye… Ben çirkin bir kurbağa ile niye dolaşayım der kız, teklifi kabul etmez. Öyleyse topu almam ben de deyince kurbağa, kız çaresiz ağlayarak kabul eder. Seninle dolaşacağım, yemek yiyeceğim der, bunun üzerine kurbağa altın topu çıkarır ama kız verdiği sözü tutmaz, kaçar. Kızın kurbağa zannettiği, aslında prenstir. O kız için yeni tanıştığı erkek; kurbağa kadar çirkin, soğuk ve mesafelidir. Gezip yemek yedikçe, tanıdıkça prense dönüşür. Biz o masalı; prenses kurbağayı öper, kurbağa prense dönüşür, evlenirler diye biliyoruz. Masalın aslı öyle değil halbuki; kız, kurbağanın aşkını ispatlamak için yaptığı ısrarlara yeter der, kurbağayı duvara vurur. Kurbağa ölür, prense dönüşür.  Aslında o zaten prens ama kız onu kurbağa olarak görüyor.  Aşkın oluşabilmesi için bir zaman gerekiyor, o zamanı geçirmezsek kurbağa hiçbir zaman prense dönüşmez.

Özcan Bey bir röportajda demişsiniz ki; masallar yolculuk yaparak, geçtiği yollardan izler alarak gelmiştir bugüne… Siz de yıllardır yollardasınız ve masallarla karşılaşmanız kaçınılmazdı bir yerde. Üstelik doğanın yok edildiğini gördüğünüz için düşmüşsünüz masalların peşine. Masallarla yolculuğunuzun neresindesiniz, ne anlatıyorlar doğaya dair?

Size az önce bir masaldan kısa bir bölüm anlattım. Hepimizin bildiği masalların aslında ne söylediğini kısaca tarif etmeye çalıştım. Ben şimdi o masalı yola çıkarmış oldum. Siz de onu başkasına anlatacaksınız. Masallar böyle dolaşıyor. Nerede anlatılırsa anlatılsın, bir şekilde ulaşıyor.  Türk masalı da olsa Arap masalı da olsa masallar herkesi anlatıyor. Edebi olarak, içerik ve biçim olarak anlatıldığı yöreye ilişkin renkler kazanıyor ama herkesi, her zamanı anlatıyor. İnsan, aynı insan. Masalların yola çıkması, anlatılıyor olması hep iyi bir şey… Masallar aşkı  anlattığı gibi  insanlar iyilik yapmazlarsa, iyi olmazlarsa toplumun, doğanın çökeceğini de anlatır. Masalların asıl amacı budur. Masallarda her zaman iyiler kazanır. Bu, masalların hem en doğru sosyolojik yönüdür hem de en çok küçümsenen yönü… Masal işte diyerek gülümser, geçerler. Masallar küçümsendiği için etkisini kaybediyor. Şimdi televizyonda, haberlerde, etrafımızda hep kötü insanlar var. Kötü insanlar doğayı yok ediyor, insanları öldürüyor, hırsızlık yapıyorlar. Onlar kazanmış gibi gözüküyor ama kazanmadılar. İyi insanlar hala çoğunlukta. Eğer bir gün tamamen kötüler kazanırsa, onlarla birlikte herkes gider; ya iyiler kazanacak ya da herkes kaybedecek. Eğer bir yerde kötüler kazanmışsa, iyilerin kazandığı masallar unutulmuştur.

Yani masallar mı kurtaracak kötülükten dünyayı, doğayı ? 

Şu an hem Türkiye hem dünya açısından kritik bir zamandan geçiyoruz. Eğer gerçekten kötüler kazanırsa; her şeyle birlikte gezegen de gider. Gezegenin günleri zaten sayılı… Onun kötü gidişatını çeviremezsek; masallar ben dememiş miydim diyecek ama haklıymışsın demeye vaktimiz olmayacak. Masallar uyardığı halde insanlar gezegeni yok etmeye devam ediyor. Masalların, bu kadar önemli bilgileri başka kimsenin bilmediği kadar iyi anlattığının farkında değiller.  Masallar gibi bir başka öğreti de yok elimizde. Masalın bir bayrağı yok; Gezi gibi… Bir fikri, bir görüşü yok; orman gibi… Bir lideri yok. Herkes birbirine bağlı. Masallar, anlattığını hiç bir şeye dayandırmıyor, dikte etmiyor. Bir şeyin doğrusunu sırrın içine koyuyor; siz o sırrı anlıyorsanız, o fikri savunursunuz. Anlamıyorsanız, savunmazsınız yani masal size hiçbir şey empoze etmiyor. Dolayısıyla masallar bilginin böyle aktarılması için insanlığın elindeki tek yöntem. Masallar bölünmeleri kaldırıyor, biz duygusunu hatırlatıyor. Masallarda herkes eşit. Herkesin masallara ihtiyacı var. 

oooo10841153_10205268803865812_766173392_n-e1425768630529

Geçtiğimiz Ekim ayında, içinde başka diyarlardan masallar da saklayan yepyeni bir masal başladı; Magma. Adı Bilinmeyen Dergi olarak hazırlanırken yolculuğuna, sormuşlar size dergi nasıl olacak diye; dünyanın tüm renklerini, keşif ve serüven duygusunu, tüm coğrafyaya, kültürlere, tarihe ve arkeolojiye ilişkin yeni bilgi ve buluşları taşıyacak sayfalarına demişsiniz. Magma da masallara yakışarak mı çıktı yola? 

Evet, aslında Magma da bir masal gibi… Krallar, kraliçeler, ifritler, üvey anneler… Masalarda bir sürü karakter vardır. Hepsi bir şey demektir ve insanın bir yönünü simgeler. Vezir aklımızı, hükümdar duygularımızı, gücümüzü, ifrit kendi içimizdeki kıskançlığı simgeler ve masallarda herkes aynı kişidir.  Dolayısıyla masallarda bir hiyerarşi yoktur. Binbir Gece Masallarında bunu çok net görürüz, masallar eşit toplumlardır. Bilgiyi bile bir öğretmen vermez; öğreten de öğretilen de yoktur. Bizim Magma’yı çıkarmamız da öyle… Hiç bir kültür hiç bir kültürden, hiç bir  millet bir diğerinden üstün değildir. Bu, Anadolu’da da geçerli; bir çoban bir üniversite hocasından ne daha düşüktür, ne daha yüksek… Gerçekte de bu böyledir; eşit değiller de biz eşit görelim demiyorum. Niceliksel fark başka bir şey ama Amazon ormanındaki bir yerlinin bildiği bilgi bir biyologdan daha fazladır. İşte Magma’ya da öyle bakıyoruz. Bütün toplumlar eşit, bütün bilgiler eşit. Sarımsak üreticisinden bir şey öğrenmeye gidiyoruz. Toplumlarda insanlar birbirine düşman olmasın, savaşmasın istiyoruz. İnsanlar, herkes var olursa daha mutlu olur diyoruz. Doğayı etrafına çit çekerek kurtarırız, proje yapalım diye bakmıyoruz olaya; insanlar arasındaki çitleri kaldırırsak, hırslarımızdan arınırsak doğa kurtulur. Derginin amacı da bu; herkes eşit ve herkes fikrini söyleyebilir. Derginin para kazanma amacı da yok. Zarar etmeyelim, yeter. Okurlarımızın verdiği parayı bir yerlere gitmek, kağıt, mürekkep almak için harcıyoruz. Magma’yı böyle kurguyla çıkarıyoruz.

İlk sayılara ve okurların yorumlarına da bakılırsa, bütün bu anlattıklarınız hissediliyor Magma’da… Tüm bunların yanında, Gezi’den sonra yıllarca çalıştığınız Atlas’dan ayrılmak zorunda kaldığınız süreçte doğan Magma, Gezi’nin ruhunu da taşıyacak öyle değil mi sayfalarında?  

Gezi, dünya için bir umut… İnsanlar bir araya geldiler ve insanlığın, doğanın, yaşamın kimsenin yenemeyeceği bir güç olduğunu bir kez daha gösterdiler. Anadolu’nun köklerinde olan bir şeyin kendiliğinden ortaya çıkışıydı, en umut verici olandı. Gezi, bir iktidar talebi de değil; kendi içinden bir iktidar çıkarsa onu da eleştirir. Gezi şu ve ya bu partiye değil, büyük ifrite karşı… Hükümdarlığa, bu işin tekleşmesine hep karşı olacaktır.  Orada şef  yok, lider de yok, kahraman da… Geçmiş zamanlarda olduğu gibi, masallarda olduğu gibi… Yaşadığımız gezegen tehlike altında. Hayvanlar, balıklar, zeytinlikler, ormanlar yok oluyor. Biz bir yandan bununla mücadele ederken; bir yandan da insanlar gezegeni tanısın, her anını yaşasın istiyoruz. Dünyayı her yönüyle; güzellikleriyle de,  güzelliklerinin yok edilişiyle de görsünler. İnsanlar dışarı çıktıkları zaman sokağını, ağacını, nefes aldığı havayı korusun, neler yapıldığın bilsin; ama doğanın keyfini de çıkarsın, yaşasın istiyoruz. Üzülsün ama mutsuz olmasın, yine de gülümsesin. Magma’da bunu yapmak istiyoruz. 

10945044_10152530776930946_8068069334621720915_n

                                                                          ( Fotoğraf : Özcan Yüksek )

Özcan Bey yıllardır fotoğraf makinenizle yollardasınız. Hem doğanın muhteşemliğine tanıksınız, hem de uğradığı talana… Doğanın termik santrallerle, madenlerle, ağır sanayileşmeyle maruz kaldığı dönüşüme de şahit olmalısınız. Yolda olan ve tüm bunları gözlemleyen biri olarak doğanın çığlığını ve insanlardaki yankısını biraz anlatır mısınız?

Halk doğaya yapılmak istenen talanı bilemiyor. İnsanların, doğaya zarar verecek girişimleri bildikleri sürece buna karşı olacaklarına eminim. Bunlar televizyonlarda tartışılmıyor. Bir şey yapılacaksa da bütün yönleriyle tartışılmalı ki buna halk karar versin. Bilgi vermeden, halktan habersiz, onlardan kaçırarak, itiraz edenleri de itiraz etme hakkından mahrum bırakarak yapıldığı zaman korkunç oluyor. Diyelim baraj mı yapılacak, konuşulsun, referandum yapılsın. Referandumda her zaman doğa kazanır. Halk bozmayacağını, satmak istemeyeceğini asla satmaz. Eğer tartışılırsa, konuşulursa; halk santralleri de istemeyecektir, madenleri de, barajları da… Yaşamdan yana olacaktır. Bilmediğinde, onu bir yatırım gibi ya da kaçınılmaz bir şey olarak görüyor. Doğada yapılmak istenenin felaketini bilmediğinde, bu ona gösterilmediğinde, tartışılmadığında; her şeyden habersiz oluyor. Televizyonlarda köyler kaldırılıyor tartışması gördünüz mü hiç? Köyler kaldırıldı, mahalle oldu. Hiç tartışılmadan bu kadar feci bir dönüşüm yapılabiliyor ve kimse farkında bile değil, kimsenin umurunda değil! Köyün kaldırılması; köylünün, geleneksel olanın kaldırılması anlamına gelir. Konuşulsa, tartışılsa bunun büyük bir skandal olduğunu, tek tipleşme olduğunu bilebilirdi insanlar. Bunlar tartışılmadı. Köylü yoğurdunu kendi yapmıyor, gidip bakkaldan alıyor. Köylü yok artık çünkü. Herkes konuşsun, tartışsın; yapılacaksa da, kıyamete kendisi karar versin.

10562975_841815755891132_9094393880430604631_n

                                                                                  (Fotoğraf: Magma)

Atlas’dan ayrıldıktan sonra, Magma henüz Adı Bilinmeyen Dergi iken; arkadaşlarınızla birlikte patronsuz, özgür, bambaşka bir dergi yaratacağınızı, gücünüzü hayallerinizden aldığınızı söylemişsiniz. Magma doğdu, o  hayallerin ne kadarı gerçek oldu? 

Bizim bir sermayemiz yok, derginin karakteri açısından bulmak da istemiyoruz. Sermaye para kazanmak için yatırım yapar. Magma da para kazanacak ama yatırımı derginin içeriğine yapacak. Belki başka bir dergi daha çıkaracak, dünyanın etrafını dolaşacak. Kazancını dergiye dönüştürecek. Bütün gücümüz aslında en güçsüz yanımız. Sermayemizin olmaması güçsüzlüğümüz ama okurlarımız var.  Okurun da dergiye sahip çıkması, dergiyi alması gerekiyor. Biz Antarktika’ya hiç gitmeden masa başında oturarak da dergiyi çıkarabiliriz. O zaman sadece kağıt masrafımız olur ama bunu yapmak, derginin içeriğinden taviz vermek istemiyoruz. Okur da nasıl olsa dergi çıkıyor dememeli, dergiyi birlikte sürükleyeceğiz. Derginin okurdan istediği, her ay bayiye gitmeleri, dergiyi satın almaları. Daha da fazla isteği; abone olmaları… O zaman enerjimizin bir kısmını dergi tanıtımına harcamak yerine derginin içeriğine harcarız. Dergiyi iyi yapmak derginin satılmasına yetmiyor. Tanıtımı da bir maliyet ve ona bir bütçemiz yok. Magma, okurlarına güveniyor.

Önümüzdeki sayılarda nasıl süprizler bekliyor Magma okurlarını?

Okur ilk sayılardan fark ettiyse Magma’nın şöyle bir tarzı var; Atlas dergisini de biz yaptığımız için Magma, Atlas’a benzesin istemedik. Her sayfasına kadar farklı yapalım dedik. Atlas okuru Atlas da alabilsin ya da başka dergi de alabilsin diye Magma’yı tamamen farklı yapmaya çalıştık. Magma’nın önemli farklarından biri; her sayıda bir tema etrafında ağırlıklı bir konu işliyoruz. Derginin dörtte birini kaplıyor. Her sayıda, dergi okura ulaşana kadar sır gibi sakladığımız, adından sanından imasını bile yapmadığımız bir konumuz oluyor. Sürükleyici bir şey… Birinci sayıda Amazonlardı. O da dünyada ilk kez yapılan bir şeydi; o arkeolojik buluntular ilk kez bize açıldı diyebilirim. İkinci sayıda Şamanları işledik. Gün gelecek; Magma’nın ele aldığı konularla yer yerinden oynayacak. Yapılması çok zor olduğu için; kimse bilmediği için yer yerinden oynayacak. Marsa gitmek gibi bir şey… Dergi bir heyecan dergisi olduğu için bu tür şeyler de yapacağız. Dergi çıkmadan dergide şunlar var diyerek okurun heyecanını çalmak istemiyoruz. Başlığını bile vermiyoruz. Dergiyi eline aldığında görsün. Magma bir merak dergisi olduğu için, o duyguyu azaltmak istemiyoruz. Türkiye’nin, dünyanın her tarafından konular, Magma okurlarını bekliyor. Biz daha çok sabırsızız ama söylemek istemiyoruz, şunu yapacağız demek okurlara haksızlık olur. Öyle yerler var ki önümüzdeki sayılarda, google da bulamazsınız.

960255_825935494145825_5101257372543289784_n

Peki Magma dergisi nasıl bir yer çiziyor yayıncılıkta, rakip mi Atlas’a?

Biz dünyaya rekabetçi olarak bakmıyoruz. Rekabet duygusunu belki sadece futbol maçlarında yaşıyoruz. Ben Beşiktaşlıyım, gol attığımızda seviniyorum. Magma’yı rekabet üzerine kurgulamak istemiyoruz. Güzel bir şey yapmaya çalışıyoruz, başkası kötü bir şey yapsın da biz iyi olalım istemiyoruz, dünyaya da böyle bakıyoruz. Gezegenin tehlikeye girmesinin en büyük sebebi; bu gözü kara rekabet… Hepimiz rekabet duygusuyla yetiştiriliyoruz, sınavlara zorlanıyoruz. Dergiyi yaparken o duyguyu aşmayı büyük ölçüde öğrendik. Magma gibi, Atlas gibi dergilerin çok olması önemli… Nasıl ki çok kadın dergisi varsa, coğrafya dergisi de çok olsun. Atlas’ın üzerine ‘Keşif Dergisi’ diye yazmıştım, Magma’ya ‘Yeryüzü Dergisi’ dedik. Keşif dergiciliği kategorisinden sonra şimdi de yeryüzü dergiciliği… Bütün samimiyetimle söylüyorum, bu tür dergilerin çok olması iyi bir şey, ilgi alanını çoğaltır. Tabii bu herkesin böyle düşündüğü anlamına gelmiyor. Yıllar önce Altaylar’da öğrendiğim bir Şaman duası var; bilmek isteyen yola çıkar…  Magma’yı bu duyguyla yapıyoruz.

Özcan Bey, çok teşekkür ederim, şahane bir sohbetti. Son olarak, bilmek isteyen yola çıkar Şaman duasıyla hem Magma’nın hem de masalların peşi sıra yollara çıkmış birisi olarak,  ne söylersiniz yoldan? 

Yolu sadece asfalt, kara yolu, hava yolu gibi düşünmeyelim. Duyularımızla algılanamayan, bizden uzaklaşmış, bizden koparılmış, kaçırılmış şeylere de bir yol anlamında bu dua aslında… Kartallarla, ormanla, ağaçlarla, böceklerle, insanlarla aramıza mesafeler konmuş. Belki burada insanlar birbirini tanıyor ama İstanbul’da, İzmir’de öyle değil; kimse selam vermiyor. Bize artık normal geliyor ama çok ürkütücü bir şey… İnsanlar birbirinden koparılmış… Yol biraz da insanlar arasındaki mesafeyi azaltma anlamına geliyor. Masallar bunu biliyor.

1546130_768047086601333_5571759773176312406_n

                                                                                           (Fotoğraf : Magma)