Monthly Archives: Eylül 2014

“Karabiga’nın nefesi azalıyor”

Standard

Kömürlü termik santrallere dur demek için rotasını Türkiye’ye çeviren Greenpeace’in çevre mücadelesinde aktif rol oynayan gemisi Rainbow Warrior III – Gökkuşağı Savaşçısı – Karabiga Limanı açıklarındaki eylemiyle bölgedeki
termik santral tehlikesine dikkat çekerken; Çanakkale Tabip Odası karada önemli bir çalışmaya imza attı.

unnaggmed

Greenpeace aktivistleri Cenal Elektrik Üretim AŞ”nin Çanakkale İdare Mahkemesi tarafından ÇED raporu iptal edilen atık depolama sahası proje alanı yakınlarında “Kaz Dağı Kömür Solumasın” pankartı açıp bölgede yapılması planlanan ve mevcut termik santrallere tepki gösterirken; Çanakkale Tabip Odası’nın standında,termik santrallerin insan sağlığına zararları anlatıldı. Karabiga halkına, solunum fonksiyon testi yapıldı.

10659180_350038278491845_8928409025108966529_n

Greenpeace ile ortak yürüttükleri çalışma hakkında bilgi veren Çanakkale Tabip Odası Yönetim Kurulu Üyesi Doçent Doktor Coşkun Bakar, termik santrallerin faaliyet alanlarında alınan her nefesin; en az sigara kadar zararlı olduğu konusunda uyardı:
 “Gökkuşağı Savaşçısı’nın Karabiga’ya geleceğini öğrendiğimizde, Çanakkale Tabip Odası olarak termik santrallerin havaya ve insan sağlığına zararları konusunda farkındalık yaratmak için buradayız. Solunum Fonksiyon Testi çalışmasıyla, Karabiga’daki mevcut ve yapılması planlanan termik santrallerin solunum fonksiyonlarında zamanla kötü yönde değişim yaratabileceğini anlatmak istiyoruz. İnsanın sağlıklı kalabilmesi için sağlıklı bir çevreye ihtiyacı olduğu bilinciyle oda bünyesinde kurduğumuz Çevre Komisyonunda yıllardır mücadele ettiğimiz alanlardan biri de termik santraller. Bölgedeki mevcut termik santrallerle birlikte planlanan termik santraller de faaliyete geçerse insan sağlığı çok kötü etkilenecek. Hava kirliliği akciğer hastalıklarının en büyük sebeplerinden biri. Özellikle kış aylarında hava kirliliğiyle birlikte akciğer hastalıklarına eğilim de artacak Karabiga gibi termik santral olan bir bölgede yaşayanlar şunu iyi bilsinler ki, sigara içiyorlar. Hiç içmeyenler o havayı soluyarak aslında sigara içiyor, içenlerse daha fazla içmiş oluyor. “

unnamed

Çanakkale Tabip Odasıyla Greenpeace’in ortak yürüttüğü çalışmaya Türkiye Solunum Araştırmaları Derneği adına katılan Göğüs Hastalıkları Uzmanı Prof. Dr. Arzu Mirici; solunum fonksiyon testi hakkında hakkında merak edilenleri yanıtladı:
“Solunum fonksiyon testi, solunumun ölçülebileceğine dair yapılan çalışmalardan biridir. Kişilerin akciğer kapasiteleri, akciğerlerinin işlevini iyi yapıp yapmadığını gösterir. Oldukça basit, ağrısız, acısız bir işlemdir. Sadece komutlara uygun bir şekilde nefes alıp vermek ve arından nefesin ölçülmesini içerir. Tansiyon, kolesterol gibi nefes de ölçülebilir. Akciğerlerimiz bozulmaya başladıktan hemen sonra bizi uyarmazlar. Şikayetler ve  bulgular, akciğerlerimizin önemli bir bölümünü kaybettiğimizde; deyim yerindeyse iş işten geçtiğinde ortaya çıkar. Bu testle, henüz kişilerin bir şikayeti olmadığı dönemde, solunum fonksiyonlarının ne durumda olduğunu, azalıp azalmadığını tespit edip, erken teşhis koyabiliyoruz. Bu bir farkındalık projesi. Hava kalitesi solunum fonksiyonlarını yavaş yavaş bozduğundan, etkisi sonra ortaya çıktığından; insanların birden hastalanmadıkları için termik santralleri zararsızmış gibi düşünmelerinin önüne geçmek istiyoruz.”

10653675_350038261825180_2397900705902044959_n

Solunum fonksiyon testinin sonuçları değerlendiren Prof. Dr. Mirici; “Karabiga’nın nefesi azalıyor.” dedi:
Her 100 kişiden 18’inin nefesiyle ilgili bir problemi var ve asıl önemli olan; bu durumun farkında değiller. Kişiler daralan nefeslerini yaşlılıklarına veriyorlar. Tedavi yolu aramıyorlar. Termik santral gibi hava kalitesini bozan yapıların yol açtığı zarar yavaş yavaş ortaya çıkacağından solunum fonksiyonlarının düzenli olarak ölçtürülmesi gerekiyor. Bu farkındalık çalışması bu yüzden çok kıymetli. Karabiga’daki durum da Türkiye genelinden farklı değil. Hasta olanların yarısından fazlasının bunun farkında olmadığını saptadık. Karabiga’nın nefesi yavaş yavaş azalıyor.”

16722_10204550366905337_8862328341704438669_n

Termik santral etkisine maruz kalanların nefes alırken kocaman bir sigara içmiş gibi olduğunu vurgulayan Prof. Dr. Arzu Mirici; sigarayla mücadelede olduğu gibi hava kirliliği yaratan faktörlere karşı da birlikte hareket edilmesi, merkezi otoritenin de dahil olması gerektiğinin altını çizdi.  Gün boyu süren solunum fonksiyon testine Karabiga halkı yoğun ilgi gösterdi. Karabiga Temiz Doğa Derneği Başkanı Aslı Badem, Gökkuşağı Savaşçısının gelişinin ve Çanakkale Tabip Odası’nın uyguladığı solunum fonksiyon testlerinin; Karabiga’daki mücadeleyi, termik santrallere tepkiyi büyüttüğünü söyledi.

Haberin, Evrensel gazetesinin internet sitesinde yayınlandığı link;

http://www.evrensel.net/haber/92274/tabip-odasindan-karabiga-halkina-solunum-fonksiyon-testi.html#.VCKuep1rOhg

Reklamlar

Işığın ardındaki hikayelerin peşinde

Standard

Doğup büyüdükleri, anılarını ve hayallerini biriktirdikleri şehirlerini bir gün aniden terk etmek zorunda bırakılanların
yarım kalan hikayeleri; fotoğraflarla döndü ait olduğu topraklara geri. Fotoğrafçı / akademisyen Aykan Özener’in,
16 Mart 1964 Rum Sürgününü, Dereköy’de tehcirden geriye kalan mekânlar ve eşyalar üzerinden anlattığı çalışması
‘Aynı Şehirde Aklar Düşemedi Saçlarına’, artık Gökçeada’da.

10458064_605940032859312_104467816072930879_n

2005’den bu yana bir çok şehirde sergilenen fotoğraflar; Gökçeada Günleri kapsamında ilk kez buluştu adayla.
Her yıl adaya gelip geçmişten izler arayan Rumlar, bu kez büyük bir sürprizle karşılaştılar Cumhuriyet Meydanında.
Adada yaşayanlarla birlikte baktılar fotoğraflar(ın)a…

10613983_10152678733311585_1699952258_n

Kimi şaşırdı, kendini bir fotoğrafın içine koydu; anladı.
Kimi konuşamadı, ağladı. Anılarla birlikte acılar da canlandı.
Buruk bir özlemle dokunduğu fotoğraflarda doğduğu evi aradı.
Tehcirin eksik bıraktığı hayatlara yeni hikayeler yazıldı.
Ne olsa bir şeyler eksik kaldı, sergiyi izleyenler o boşlukla ayrıldı. 

10578301_10152678830186585_825727504_n

Sergisinin başında yaşanan tüm bu anlara tanık olan fotoğrafçı Aykan Özener; tehcir ve mübadele yaşanan şehirlere sinen hüznü taşıyan fotoğraflarının yıllar sonra adayla buluşmasından kendisine ve izleyenlere kalanları anlattı.

Sergiyi Gökçeada’da açınca huzur buldum, bu benim bir görevimdi sanki… Rum vatandaşlar fikirlerini, hissettiklerini paylaştılar benimle; çok beğendiklerini, bir yandan çok duygulandıklarını, böyle bir sergiyi ilk kez gördüklerini ve buna mutlu olduklarını söylediler. Bunlar olumlu şeyler. Sergim küçük de olsa bir katkı sağlar umarım barışa, dostluğa. Çok duygusal anlar yaşandı fotoğrafların başında, ağlayanlar oldu. Bir Rum; bu serginin adada açılması çok önemli, bunu ileride hepimiz anlayacağız, dedi. Bu cümleyi kullanması çok önemliydi. Yine sergide tanıştığımız Rum fotoğrafçı Mihali de çalışmayı çok beğendiğini, anlatım tarzını naif bulduğunu söyledi. Dereköy’e ilk geldiğimde çok etkilendim gördüklerim karşısında. Geçmişte yaşananlara dair merakım, tehcire, mübadeleye dair okuduklarım bağladı beni adaya. Döndükten sonra burayı çekmeliyim fikri döndü kafamda sürekli. İnsan kullanmadan, eşyalar üzerinden o hüzünlü evlerle empati kurmak istedim fotoğraflarımda. Bu duygunun geçtiğine inanıyorum çünkü bu çalışmayı gerçekten duyarak yaptım. Çektiğim her kare, ömür boyu benimle…

10634305_10152678897591585_1021216366_n

1950 nüfusuyla bir zamanlar ülkenin en büyük köyü olan Dereköy’ün bir kısmı; 1964 sürgününde Yunanistan’a zorunlu göçten dolayı boşaldı. Köyde kalanlarsa 1974 Kıbrıs olayları sırasında devletin resmi olmayan baskıları sonucu evlerini terk etmek zorunda kaldı. Aykan Özener tehcirin izini, gidenlerin hikayelerini; geride kalan ölü evlerde ve eşyalarda aradı.

Üç gün boyunca köyü ve girebildiğim tüm evleri dolaştım, 250’ye yakın fotoğraf çektim. Mimari dokuları çalıştım. Evlerin içinde bavullar, çeyiz sandıkları, gazeteler, toplanamayan yataklar… Beni görsel olarak çok etkileyen ama çekemediğim, aklımda kalan daha çok detay var; kül tablasında yarım kalmış bir sigara mesela. Adam kalkmış gitmiş; gitmek zorunda kalmış. Her şeyi öylece bırakmış. Çekebilmem için kapıyı ya da pencereyi kırmam gerekiyordu, bunu yapmadım. Kilitli evlere girip anılarına saygısızlık etmek istemedim. Oralar onlara ait. Bianel işlerinden uzak kalmasaydım yapmayı çok istediğim bir çalışma vardı; hatta geçenlerde İstanbul’da Bavullar sergisinde bir benzeri yapıldı. Kocaman bir salonun ortasında 20 kiloluk bir bavul ve içinde de boş bir not kağıdı olacaktı. O kağıda herkes, giderken evinden götüreceklerini yazacaktı, bu arada da düşünmüş olacaktı. Keşke olsaydı da o bavul müzeye konulsaydı.

557308_339564769435831_2000282849_n

İnsanlara şunu anlatmak istiyorum; bir gün sen de böyle bir şey yaşamak zorunda kalabilirsin. Bunu hissetmelerini istiyorum. Birileri sana 20 saatin ve 20 kilo yük hakkın var; pılını pırtını topla ve git bu ülkeden diyor. Sadece Türklerin ya da Rumların yaşadığı bir şey de değil bu, aslında insanlığın en büyük sorunu. Gökçeada’daki mübadele değil, tehcir; yani zorunlu göç. Biriktirdiğin anılarından bir anda ayrılmak zorunda kalmak çok zor. Dokunuyor insana… Bu çalışmanın ikinci ayağını, Yunanistan’dan Türkiye’ye mübadele sonucunda boşaltılan Türk köylerinde yapmayı çok istiyorum. Eskiden bu konular konuşulmazdı, tartışılmazdı bile. O yüzden bu sergiyi çok önemsiyorum. Şimdi en azından gören gözler görüyor, anlamak isteyenler anlıyor ama bunların yavaş gitmesi, birçok şeyin hala aynı çemberde dönmesi, bu sergi çerçevesinde yaşadıklarım ister istemez canımı sıkıyor. Bir adım attığımızı zannederken bir adım da geriye atıyoruz, yerimizde sayıyoruz. Böyle giderse bahsettiğimiz dostluk, barış daha çok uzun zaman alacakmış gibi geliyor bana. Ben arkeoloğum, bu topraklarda insanlar neler yaşamışlar, kaybetmişler, kazanmışlar bütün bunları anlayabiliyorum ama bu yakın çağda, özellikle Cumhuriyet gibi güçlü siyasal sistemlerin yaşandığı yüzyılda olması bana sıkıntı veriyor. Bunların  yaşanmaması için mücadele etmek varken; geçmişle yüzleşmekten korkmanın hiç bir anlamı yok. Bu sorunları çözmediğimiz, onlarla yüzleşmediğimiz takdirde safralarımız olarak bizi zehirleyecek. Sırtımızda hep kambur kalacak.

10637626_10152678714366585_1159651019_n

Aykan Özener; aynı şehirde yaşlanamayanların anılarına dokunduğu sergisinin en az fotoğraflar kadar etkileyici olan
ismini koyarken, Kavafis’in Şehir şiirinden esinlendi.

Hümeyra’nın Şehir şarkısını çok severim. O şarkının sözlerinin Kavafis’in şiiri olduğunu, Cevat Çapan’ın çevirdiğini sonra öğrendim. Cevat Çapan’ın Yunan şiirleri çevirisinde üstat olduğunu da belirtmeliyim. Fotoğraflarımın altında onun çevirdiği Kavafis’in Şehir şiirinden ve Ritsos’un Ölü Ev isimli şiir kitabından dizeler yer alıyor. Mübadele yaşayan şairler oldukları için mübadeleye dair çok güçlü şiirler yazmışlar. Aynı Şehirde Aklar Düşemedi Saçlarına ismi de; Kavafis’in “Yeni bir ülke bulamazsın, başka bir deniz bulamazsın. Bu şehir arkandan gelecektir, sen yine aynı sokaklarda dolaşacaksın.” dizelerinden çıktı. 2005 yılında sergiyi ilk açtığımda fotoğrafların altında dizeler yazması güzel bir etki yaratmıştı.  Sergileme teknikleri çok çabuk değişiyor, şimdi olsa belki bu sergiyi daha farklı bir şekilde açabilirdim. O zaman için, fotoğrafların büyük baskı ve sepya olması oldukça beğeni toplamıştı. Herkes sepya sergi açmıyor, sepya çalışarak geçmiş hissi vermek istedim. Geçmişte yaşananlar bugün hala o evlerin içinde, fotoğraflarda…

10621041_10152678766296585_1307036581_n

Ritsos’un Ölü Ev isimli kitabını herkesin okumasını çok isterim. Adada görüp etkilendiğim, fotoğrafını çektiğim şeyleri gerçek bir şekilde anlatmış şiirlerinde. Mübadele, tehcir ve İmroz’da yaşananlar hakkında daha fazla bilgi sahibi olmak isteyenlere, okuduğumda beni çok etkileyen ve konuyu kafamda şekillendiren, bitiren Kemal Yalçın’ın Emanet Çeyiz, Hülya Demir ve Rıdvan Akar’ın İstanbul’un Son Sürgünleri, Yaşar Kemal’in Bir Ada Hikayesi serisi ve son çıkanlardan, kapağında benim çektiğim bir fotoğrafın yer aldığı Deniz Kavukçuoğlu’nun Hüzün Adasında Bir Köy isimli kitaplarını tavsiye ederim.

Aykan Özener’in, Gökçeada Günlerinin en ilgi çeken köşesi olan fotoğraf sergisinin adaya gelinceye kadar süren uzun yolculuğuna dair unutamadıklarından biri, İstanbul’da sergiye ilgi gösterilmemesi.

Sergiyi 2005 yılında Erdal Öz’ün teklifiyle Can Yayınları’nın Galatasaray’daki galerisinde açmıştık.
6 – 7 eylül olaylarının yaşandığı İstanbul’da bu sergiyi açmak, o zaman için zordu. Genç kuşak fotoğrafçı arkadaşlarım dışında sergiye kimse gelmemişti.  Erdal Abi, basına Can Yayınları olarak 150’ye yakın davetiye göndermesine rağmen serginin haber dahi olmamasından dolayı şaşkın ve üzgün olduğunu söylemişti. Çok sonra biri bana dedi ki; sergine
Bartholomeos’u çağıracaktın, sergiyi gezerken biri onun üstüne çay dökecekti, bak o zaman olay olacaktı, sergin büyük sükse yapacaktı. Serginin basında haber olmamasının altında böyle kirli düşünceler yatabilecek olmasına çok şaşırdım. Şimdi bak geldik, adada açıyoruz. Yine biraz zorlandık belki ama sorun değil.

10585552_10152678721786585_1272980941_n

Aynı Şehirde Aklar Düşemedi Saçlarına fotoğraf sergisi, 9 yıl boyunca bir çok şehir dolaştıktan sonra artık son durağında; doğduğu ve ait olduğu adada. Başka bir yerde sergilenmeyecek bir daha o fotoğraflar ama devam edecekler gitmek zorunda kalanların yarım kalan hikayelerini, hayallerini anlatmaya, gidenlerin anılarıyla; karşılaştıkları yeni hayatlara dokunmaya… Aykan Özener’in hediye ettiği Zeytinliköy’deki İmroz Derneği’nin duvarlarında.
Bir de kitap olacak, tehcirden geriye kalan izleri saklayacaklar yerleştikleri raflarda; üzerlerine sinen ölü evlerin tozuyla…

429825_322755331116775_1455750563_n

“Yaşam binlerce öyküyle dolu… Başka öyküler kendi öykülerimizi de etkiler.” diyen fotoğrafçı Aykan Özener;
rastlayıp anlatmak ya da baştan yazmak istediği öykülerde onu heyecanlandıran anları, kahramanları fotoğraflıyor.
Kendi öyküsünden de bir iz katıp; hayatın belleğine bırakıyor.

80’lerin başında fotoğrafa başladığımda, çevremizdeki bir çok fotoğraf sevdalısının yaptığını ben de yaptım. Işığın peşinde koşmak, düzgün kompozisyonlar yaratmak, renklerle oynamak, fotoğrafı biçimsel güzellik olarak algılamak, tekil çalışmak… Belgesel fotoğrafa varıncaya kadar bunların hepsini yaşadım. Bu her halde insanın kendisiyle yüzleşmesi ve olgunlaşmasıyla ilgili bir süreç; çünkü o zaman kültürel yönden beslenmemişsin henüz, çok gençsin ve fotoğrafın anlatımcı yönünü es geçiyorsun. Kendimi bildikten sonraki bütün çalışmalarımda hep öyküler anlatmak istedim. Fotoğrafta seri çalışırken sadece güzellik peşinde koşmak zorunda kalmıyorsun; bir konuyu anlatmak için gerekli olan anahtar kelimelerin peşine düşüyorsun ve farkında olmadan kendi iç dünyanı keşfediyorsun. Bilinçaltın, eğitimin, dünyaya verdiğin önem, yakalamaya çalıştığın değerler ortaya çıkıyor. Yunan fotoğrafçı Nikos Economopulos’un; ‘Her belgeselci kendi yalanını söyler aslında’ sözü burada ortaya çıkıyor. Sen neyi nasıl algılıyorsan, nasıl anlatmak istiyorsan fotoğraf o… Bugün sergide oldu mesela; ben foto – öykü yaptığımı düşünürken bir izleyici geldi, serginin içinden kendi foto – öyküsünü çıkardı. Benim için hikaye burada, bu da benim hikayem dedi. 30 yıldır fotoğraf camiasındayım, gittiğim her yerde hikayeler düşünüyorum, en iyi nasıl anlatacağımı…

419782_322748501117458_329432918_n

Hikayelerin yolu bazen kesişiyor. Bir dergi sayfasında ya da bir kitap kapağında bir fotoğrafla buluşup başka hikayeleri tamamlıyor. Mesela yüreğin götürdüğü yere gitmek gerektiğini yıllar öncesinden bir kitaptan bilenlerin aklında, pencerenin önünde oturan bir kadın olarak canlanıyor. Aykan Özener; kütüphanelerimize Susanna Tamaro’nun ‘Yüreğinin Götürdüğü Yere Git’ kitabıyla özdeşleşen fotoğrafın anlattıkları gibi, fotoğraf çekerken sadece içindeki sese kulak veriyor.

424483_323309584394683_893380216_n

Bu güne kadar beni etkilemeyen, ruhuma değmeyen hiçbir şeyi çekmedim. Fotoğrafın sadece teknik olmadığını, afsad’da (Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği) 12 Eylül sonrası kuşağından, dünya görüşü olan güzel  insanlardan öğrendim. Fotoğrafı teknik, öz ve biçim olarak ayırmışlardı afsad’da bize, tekniğin girdabında boğulmayın; öz, içerik daha önemli diye. Tamam biçim ve kompozisyon da önemli ama zaten bu temel sanat eğitimi. O kadar çok şey var ki fotoğrafın içinde kendimizi geliştirmemiz gereken… Yenilikleri sürekli internet üzerinde takip ediyorum, hala bir sürü fotoğrafçı, öykücü tanımaya, fotoğrafımı besleyecek kitaplar okumaya, farklı insanları anlamaya çalışıyorum. Bazen bana; hocam bu fotoğrafı hangi makinayla çektiniz diye soruyorlar ya da burada ışık mükemmel olmuş diyorlar. Oysa orada koskoca bir hikaye var, geçmişim var; es geçiyorlar. Evet ışığı iyi kullandığımı, fotoğraf tekniğimin güçlü olduğunu söyleyebilirim ama dediğim gibi bunlar temel sanat kuralları. Geriye kalan ve önemli olan ne anlattığın… Foto öykülerimde en çok dikkat ettiğim şey insan sıcaklığı, samimiyet, dürüstlük. Sanatsal kaygılarımı çoktan bıraktım. İnsanlar bana sanatçı diyor ama bunun bir önemi yok. Ben bir hikaye anlatıcısıyım. Özgeçmişime öyküler koymak istiyorum.

Anlatmak istediklerini blog sayfasında, açtığı sergilerde, dergilerde yer alan fotoğraflarıyla, katıldığı seminer ve atölyelerde, derslerinde paylaşan; objektifine deniz kıyısından, balık sırtından yaşamlar, yer altından gün ışığına çıkan arkeolojik kalıntılar, kentten, insandan, doğadan, andan kareler takılan Aykan Özener, fotoğrafın belge gücüne ve arşivlenmesi gerektiğine inanıyor.

Türkiye’de anlatmamız gereken o kadar çok konu var ki. Özellikle son 10 yıldır dünya çapında bir çok fotoğrafçı Türkiye’yi çalışıyor. Ama biz Türkler hala gezi fotoğrafçılığı yapıp sanat fotoğrafçılığıymış gibi sunmanın peşindeyiz. Camiler, köprüler, medreseler, kaybolan meslekler… Küçümsemiyorum; çok güzel ışıklarla, açılarla çekilmiş fotoğraflar görüyorum ama bunların hepsi tekil. Tarihin çöplüğünde kaybolup gidecek. Bunları sanat tarihçileri zaten belgeliyor. Yenisini yaptığın zaman sadece kendi gözünü, ruhunu tatmin ediyorsun, kendi arşivine güzel görüntüler koymuş oluyorsun, o kadar. Eleştirmiyorum, zaman zaman hepimiz yapıyoruz; fotoğraf çeken bir insanın hafta sonları çıkıp doğa fotoğrafları peşinde koşmasının, yediğimizi içtiğimizi paylaşmamızın, burayı gördüm gibi çekimlerimizin aslında hiç bir anlamı yok. Bunlar tarihsel süreçte sosyolojik olarak şöyle değerlendirilecek; 21. yüzyılda fotoğraf öyle popüler olmuş ki, Türklerin yüzde 80 i de bunu çok sevmiş, ellerinde makinalarla ya da cep telefonlarıyla gezip her yeri çekmişler. Oysa çok daha güçlü ve kalıcı hikayeler anlatılabilir. Avrupalılarda müthiş bir belgeci anlayış var, yaptıkları her çalışmayı belgelemişler. Akşehir’in fotoğraflarını çekmemi istemişti belediye başkanı arkadaşım benden. Çektim ama arşive daha eski fotoğraflarını koymak istediğimizde Türkiye’de tek bir fotoğraf bulamadık. Hiç unutamam, Alman Arkeoloji Enstitüsünde fotoğraf başına 6 mark verdik, Alman Konsolosluğundan Akşehir’in fotoğraflarını satın aldık. Zamanında arşivcilik zihniyetlerinin çok iyi oturmuş olmasından kaynaklanıyor bu. Biz de şimdi çok ciddi bir şekilde arşivcilik geleneğini sürdürmeye çalışıyoruz. Bunun en güzel örneğini, Taksim Gezi olaylarında verdik. Taksim Direnişinin desteğiyle, Galata Fotoğrafhanesinden Yücel Tunca arkadaşımızın önderliğinde taksimdenelinicek.org adresinde müthiş bir Gezi arşivi oluşturduk. Kitap olarak da çıktı bu çalışma. Türk fotoğrafçılar yaptı bunu. Geçtiğimiz günlerde kaybettiğimiz, çok güzel işler yapan Cem Ersavcı da Gezi’nin fotoğrafçısı olarak geçiyordu. O kuşağın hepsi gezinin fotoğrafçısıydı. Bu süreç, fotoğrafçıları çok kaynaştırdı. Şu an çok doğru bir yerdeyiz.

429436_326003900791918_741182563_n

Uzun yıllardır Çanakkale’de yaşayan Aykan Özener, çektiği fotoğraflarla kentin belleğine notlar düşmeye devam ediyor. Açtığı sergilerle, düzenlediği etkinliklerle fotoğrafı ve çok önemli fotoğrafçıları kentle buluşturuyor. Üniversitede kurucusu olduğu ve danışmanlığını yürüttüğü fotoğraf topluluğu ÇOMÜFOT’da öğrencileriyle birlikte üniversiteler arası etkinlikler düzenliyor. 2007 yılında sona ermek zorunda kalan Çanakkale Fotoğraf Festivallerinin geleneğini, kurduğu Pan Görsel Kültür Derneğiyle sürdürüyor.

1948109_726873460704958_2053141251_n

Çanakkale Fotoğraf Festivali’ni ilk kez 2002’de yaptık. 5 yıl boyunca Ara Güler hariç, Türkiye’nin en iyi fotoğrafçılarını Çanakkale’ye getirdim. Çok güzel iletişimler kuruldu festivalde, benim arkadaşlarım öğrencilerimin arkadaşları oldu, çok önemli çalışmalar kentin çeşitli yerlerinde Çanakkalelilerle buluştu. Fotoğrafa gönül veren güzel insanlar Çanakkale’de bir araya geldi. Yalnız ilk festivalde yaşadığım zorluklardan sonra bırakmam gerekiyordu. Yaptığın işi kabul ettirebilmek, ne yaptığını anlatabilmek çok zordu ama beşe kadar dayanacağım dedim. Hiç unutmuyorum, Cumhuriyet Gazetesi şöyle bir başlık attı; ‘Çanakkale’den Küba’ya fotoğraf’… Çanakkale’deki bir fotoğraf sergisiyle Küba’daki bir fotoğraf sergisi Cumhuriyet Gazetesi’nin kültür sanat sayfasında birleşti. Bunu başarmışken, elimizde böyle güçlü bir festival varken, kurumlardan; biz size nasıl yardımcı  olabiliriz, ne yapabiliriz gibi bir destek bekledim. Çanakkale’ye Balkanlardan, Ortadoğu’dan fotoğrafçılar gelmesini ve bu festivalin büyüyerek devam etmesini istedim ama olmadı, 2007’de bitirdim.

 

Çanakkale küçük bir şehir gibi gözüküyor; onlar gelse ne olacak gibi ama işin aslı öyle değil. Etrafımızda İzmir, İstanbul, büyük metropoller var. Festivalleri hafta sonunda yapıyordum, birçok şehirden izlemeye geliyorlardı. Kente bir devinim sağlıyordu. Bu festivali çok önemsedim, bir kaç kişiye anlattım. Hiç heyecan duymadılar. Tavşan dağa küsmüş, dağın haberi yok derler ya hani, kimseden bir destek gelmeyince ben de küstüm.
İki yıl önce Pan Görsel Kültür Derneğini kurduk. Okulda ve kentte destek alarak yapamadıklarımı imece usulü burada yapmaya çalışıyoruz. Fotoğrafla, sinemayla, kitapla, söyleşilerle dolu dolu beslendiğimiz dost bir ortam kurduk. Pan Görsel Kültür Derneğine dair çok olumlu dönüşler oldu. Maddi yönden sıkıntıya düşüp derneği kapatmaya kalktığımızda biz burada soluklanıyoruz, kapatırsan bize kötülük yaparsın gibi sözlerle vazgeçirdiler beni. Şu anda yolunda gidiyor. Bu yıla dair de çok daha güzel düşüncelerimiz var.
 
http://www.arsivfotoritim.com/yazi/aykan-ozener-ayni-sehirde-aklar-dusemedi-saclarina/

https://www.facebook.com/pangorselkulturdernegi?ref=ts&fref=ts
http://aykanozener.wordpress.com/

“Aynı Şehirde Aklar Düşemedi Saçlarına” sergisine ait yazıda kullanılan fotoğraflar; Aykan Özener Photography sayfasından alınmıştır.
Işığın ardında saklanan hikayelerin peşine düşüp bambaşka görme biçimleriyle hayatlarımıza kattığı, bildiği her şeyi biz öğrencileriyle paylaştığı, Pan Görsel Kültür Derneğini açarak ve her şeye rağmen açık tutarak kente ve bizlere anlam kattığı, sergisinin Gökçeada’dayla ilk, son ve çok özel buluşmasına tanık olmama sağladığı, bu şahane söyleşiyi yaptığı ve anlattıklarıyla, fotoğraflarıyla adanın hikayesinden bir iz bıraktığı için çok sevgili Aykan Hocama sonsuz teşekkürler…

 

 

Karadağ ve Kocayayla Köylerinden Altına Karşı Güç Birliği

Standard

Köylerine sondaj makinaları kurulduğu günden bu yana altın madenciliğine karşı büyük bir direniş sürdüren Karadağlılara,
komşu köy Kocayayla’dan da destek geldi. Çanakkale’nin Çan ilçesine bağlı Karadağ ve Kocayayla köyleri;
su havzalarını da içine alan yaklaşık 46 bin metrekarelik alanda, 600’den fazla noktada altın arama ve sondaj
çalışması yapmayı planlayan Esan Eczacıbaşı AŞ’ye karşı güçlerini birleştirdi.

10660639_10152693106866585_2075028526_n

Köylerinde altın madenciliği yapılmasını istemeyen köylüler; şirketi Karadağ’da ve Çan’da oldukça ses getiren eylemlerle protesto etmişti. Son olarak Çanakkale’de gerçekleşen büyük yürüyüş, dikkatleri direnişe iyice çekmişti.
10617324_10152646012891585_831059905_n
Çanakkale Çevre Platformu, Karadağ’da düzenlediği bilgilendirme toplantısına büyük ilgi gösteren kadınlar, mücadelenin simgesi haline gelmiş; Çanakkale İl Genel Meclisindeki 3 siyasi parti temsilcisi de köylülere destek sözü vermişti.

10660439_10152693079396585_1373532701_n

Karadağ’daki dayanışmadan etkilenen Kocayaylalılar, kendi köylerinde de bilgilendirme toplantısı talep etti.

10660395_10152693114371585_947381426_n
Çanakkale Çevre Platformu üyeleri, doktor, avukat ve köyün eski sakinlerinden oluşan bir grup, Kocayayla’da
altın madenciliği, çevre ve sağlığa etkileri, mücadelenin hukuki süreci ile ilgili bir panel gerçekleştirdi.

10649586_10204437139594725_4642827353674854033_n
Panele katılım, Karadağ’da olduğu gibi yüksekti. Kadınlar yine çoğunlukta ve ilgiliydi.
Karadağ ve Kocayayla köylüleri yan yana oturarak, altın madeni direnişine kararlılıkla devam edecekleri mesajını verdi.
10660937_10152693058511585_339651215_n
Karadağ ve Kocayayla köylerinin altın madeni direnişinde birlikte olmalarının önemine dikkat çeken Çanakkale İl Genel Meclisi CHP Grup Başkan Vekili ve Çanakkale Çevre Platformu Üyesi Hicri Nalbant; “Burada yapılmak istenen, daha önce Kızılelma, Söğütalan, Karaköy’de olduğu gibi altın işletmeciliği. Sondaj için ruhsatlandırdıkları 19 bin dönüm alan içinde arama yapacaklar. Sondaj sırasında suyunuz, toprağınız, sağlığınız ve hayvanlarınız büyük zarar görecek ama esas zarar, şirket işletmeye geçince olacak. Çevreye siyanürle kirletilmiş tonlarca atık bırakılacak. Mücadele sürecinde sizi de ikiye bölmek, birbirinize düşürmek isteyeceklerdir. Bu oyunlara gelmeyin. Mücadeleyi her birlikte, dayanışma ve kararlılığımızı sürdürerek kazanacağız”  dedi.

10656390_10152693080546585_534507014_n

Çanakkale Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Dr. Nihat Gülhan “Havamıza, suyumuza, toprağımıza karşı yapılan bu saldırı, sadece sizi değil; hepimizi ilgilendiriyor. Bu mücadelede üzerimize düşeni hep birlikte yapacağız.” diyerek güç birliğinin önemine işaret etti.

Kocayayla Köyü Muhtarı Ali Azap; “Tehlike kapımıza dayandı. Bu belayı, yöredeki bütün köylerin ve Çanakkale’nin katılımıyla bertaraf edebiliriz. Karadağ ve Kocayayla, Çan’ın kuzeyini ayakta tutan köylerdir. Altın madeni sadece bizi değil tüm kenti etkileyecek. Bizi bölmek için her yola başvuracaklar. Kulaktan dolma bilgilere, söylentilere inanmayın. Köy muhtarı olarak maden şirketinin bir bardak çayını içmedim.” diyerek iddialara açıklık getirdi.
10656665_10152693046381585_439862873_n

Halk Sağlığı Uzmanı Doçent Doktor Coşkun Bakar’ın altın madenciliğinin doğaya, canlılara ve insan sağlığına etkilerini anlattığı video destekli sunumu; büyük ilgiyle izlendi.

10538549_10152693056026585_751930376_n

Çanakkale Barosu Çevre Komisyonu Üyeleri Avukat Şebnem Çıtak ve Ali Furkan Oğuz; çevre mücadelesinde yürüttükleri davalar ve kazanılan başarılar hakkında bilgi vererek; gereken her hamlenin hukuki süreç içinde yapılacağını söyledi.
Güç birliği; her iki köye de moral verdi.
10668253_10152693069866585_1377165877_n

Çardak Çamlığında Baz İstasyonu Protestosu

Standard

Çanakkale’nin Lapseki ilçesine bağlı Çardak Çamlığında kurulması planlanan baz istasyonu, halkı ayağa kaldırdı.
Bir GSM operatörü tarafından baz istasyonu yapmak üzere bölgenin merkezine dökülen betonun etrafında toplanan yaklaşık 200 kişi, inşaatın durdurulması ve uzağa taşınması için eylem yaptı.

20140901_191314

Çardak halkı; Çardak Belediyesi’nin baz istasyonu için izin verdiği alanın çocukların spor yaptığı futbol sahasının bitişiğinde, beldenin en işlek caddesi üzerinde, evlerine ve her gün gittikleri çay bahçelerine yakın olmasına karşı çıkıyor.

10656312_10152689388971585_273427335_n

Tekke Mahallesi, 18 Mart Caddesi üzerinde bulunan baz istasyonu inşaatının yanındaki futbol sahasının karşısında; halkın ağaçları altında nefes aldığı, piknik yaptığı, çocukların parklarında oyun oynadığı mesire alanı yer alıyor. Bu yıl 281. kez düzenlenen Tarihi Çardak Yağlı Güreşleri de Çardak Çamlığı mesire alanındaki ulu çınar ağaçlarının altında yapılıyor.
10668562_10152689388371585_100201467_n

Baz istasyonu kurulan cadde halk plajı yoluna; oradan da Avrupa’dan göçen Flamingo kuşlarının her yıl uğradığı Lagün Gölüne ve şifalı olarak bilinen Çamlık Kumluğuna bağlanıyor. Çardak halkı; çevre ve yaşamları için bu denli önemli olan Çardak Çamlığının baz istasyonu ile yok olmasından korkuyor. Çocuklarının sağlığından endişe duyuyor.

10643244_10152689380231585_673890818_n

Baz istasyonunun Çardak Çamlığı mesire yeri ve futbol sahasının arasına, yani yaşam alanlarının tam ortasına yapılmasına karşı çıkan Çardaklılar; baz istasyonunun belde dışına taşınması için 1020 imza topladı. İtiraz dilekçeleri Çanakkale Valiliğine ve Çardak Belediyesine verilmeden önce, baz istasyonu inşaatı önünde basın açıklaması yapıldı.

10656359_10152689371161585_152797279_n

Yapılan açıklamada; “Çardak çamlığı tüm çevresiyle ve doğal özellikleriyle korunmalıdır. Şimdi bu alanın tam ortasına, futbol sahasının kale arkasına Çardak Belediyesi’nin izniyle bir baz istasyonu kurulmaya çalışılıyor. İnsan sağlığı için son derece önemli olan spor ile insan sağlığını tehdit eden baz istasyonu yan yana düşünülebilir mi?” ifadelerine yer verilirken,
firmanın Çardak Spora maddi yardım vaadinde bulunduğu iddia edildi.

Ak Partili Çardak Belediyesinden baz istasyonu inşaatının durdurulması talep edilirken; ” Baz istasyonunun buraya yapılmasına göz yumulamaz. Belediyelerin görevi halka sağlıklı bir çevrede, huzurlu bir yaşam sağlamaktır. Çardak Belediyesini, siyasi düşüncesi ne olursa olsun Çardak’ta yaşayan herkesi etkileyecek bu yanlış karardan dönmeye, baz istasyonu için belde halkını etkilemeyecek şekilde, yerleşim alanlarının dışında bir yer bulmaya davet ediyoruz.” denildi.
10656295_10152689366666585_1851715700_n
Çardak halkı, baz istasyonu inşaatı durdurulana kadar direnmekte kararlı.

Mukaddes Türker: Torunum bir gün burada futbol oynarken ağlayarak eve geldi, çınar ağacını kestiler, jandarmaya gidelim dedi. Belediye başkanını aradık, ‘Kökü çürümüş, ziraatçilere danıştık, kesmek zorunda kaldık. Baz istasyonu zararlı değil,  ben halkı aydınlatacağım.’ dedi ama inşaat hala devam ediyor. Kimseyi dinlemiyorlar.  Baz istasyonunun çok uzaklara kurulması gerekirken çocukların futbol sahasının, insanların nefes aldığı mesire alanının yanı başına kurulmasını protesto ediyoruz.

Emine Palavur: Ben Çardak’ın yerlisiyim, yaz kış burada yaşıyorum, başka bir yere gidemem.
Burada baz istasyonu istemiyorum.

Fatma Maltepe: Ben 80 yaşındayım. Kanser olmak istemiyoruz. Onlar yapsınlar, biz ellerimizle yıkacağız. 

10647822_10152689384796585_669040121_n
Sevinç Yelkencioğlu: Burası, sadece Çardaklıların değil, çevrenin de nefes alabildiği tek yer. Burada baz istasyonu yapılmasının büyük bir acımasızlık olduğunu düşünüyorum, insanların yaşama hakkına saygısızlıktır bu.  

Fikriye Turan: Burada çocuklar, gençler futbol oynuyorlar. Neden onların sporuna ket vuruyorlar? Burada baz istasyonu istemiyoruz. Gitsinler başka yere yapsınlar. Ben 78 yaşındayım, torunlarım büyüyor.
Nefes alacağımız başka bir Çamlık yok.

Sevil Gök: Sağlıklı bir çevrede yaşamak, insanların en temel hakkıdır. Baz istasyonu sağlığımızı tehdit etmektedir, kesinlikle yaptırmayacağız.

Barbaros Palavur :  Burada baz istasyonu kurmak Çardak halkına hakarettir, insanları yok saymaktır. Bu baz istasyonunu insan, hayvan ve bitkilerin olmadığı bir alana yapmak varken yaşam alanımıza, hem de kamusal bir alana yapılmak istenmesi oldukça yanlış bir durum. Çamlık; Çardak’ın kalbidir. Çamlık olmazsa, Çardak da olmaz.

10656258_10152689370211585_157844801_n