Monthly Archives: Haziran 2014

Şarkıların kanadında yola çıktık Aylin Aslım’la, Zümrüdüanka’nın peşi sıra…

Standard

Kurtlarla koşan kadınlar;
Arkalarında bıraktıkları rüzgarla         1890542_597872400302591_803739158_o
değdikleri hayatları doğaya salar,
kafeste yaşayan kuşları özgür bırakırlar…
Ruhlarındaki kanatlarla o kuşlara katılır,
Kaf Dağı’nın ardına doğru birlikte uçarlar…
Kehanete göre yedi zorlu vadi uzanır önlerinde,
Küllerinden yeniden doğan Simurg’un sırrına erişmeye…
Kıskançlık gölünden aşk denizine, ayrılık vadisine
Hakikat ormanından inkar limanına,
Hırs ovasından bencillik dağına giden yolculukta takılırlarsa eğer;
küllerinden yeniden doğmayı öğrenirler
biraz daha güçlenerek, değişerek, yenilenerek her seferinde…
Özgürleşirler, peşinde oldukları simyayı kanatlarında keşfettikçe
Her vadide biraz daha varırlar kendilerine…

Tesadüf olmamalı “Zümrüdüanka” ismini vermesi son albümüne
Yıllardır birlikteyiz Kaf Dağ’ımıza uçarken sözleri ve müziğiyle…
Güçleniyoruz, anlattığı hikayeler yolumuza kesiştikçe
Aylin Aslım müziğin doğasını ve şifasını dansıyla ruhumuza taşırken sahnede
Bir kez daha karşılaştık geçtiğimiz vadilerle;
Değişen, yenilenen, yenilen, küllerinden yeniden doğarken kanadı da eksilen
Renklerini özleyen, özgürleşen, öğrenen kendimizle…
Varlığımızı kutluyor gibiydik tek başımıza söylerken şarkılarını birlikte o gece…
Vardığı sırrı bıraktı herkes hepimizi bir anda saran müziğe…
Daha mutlu, daha güçlü, daha özgür döndük kendi gökyüzümüze…

Kuliste buluştuk konserden önce…
Balkanlar’dan Kazdağları’na
Kaşlarında martıları taşıyan güzel çocuğa……
Kurtlarla koşan kadınlardan kadın olmaya
Herşeye rağmen anlatmaya, hissettikçe var kalmaya
doğaya, yolculuğa, şarkılara…
ve röportaj arasında her daim baş ucumda saklayacağım çok özel sözler bıraktı Aylin Aslım
tayfasıyla iyi ki de uğradığı Çanakkale’den devam ederken yoluna…
Savurduk küllerimizi, yana yana yeniden doğmaya…

DSCF6112

“Aylin Aslım şehrine geliyor” haberini gördüğümden beri sabırsızlıkla bekliyordum Çanakkale’ye de gelmenizi… Hoşgeldiniz, iyi ki geldiniz… Farklı şehirlerle yoğun geçen bir turne bu öyle değil mi?…

Hoş bulduk, çok teşekkür ederiz. Evet, gidip geliyoruz. Çıkıp bir ay gelmeme gibi değil de gitmeli gelmeli bir turne bu diyelim. Bir hafta sonu Güneydoğu, bir hafta sonu Akdeniz… Çanakkale’den sonra Ankara var, sonra Denizli, İstanbul… Gidebildiğimiz kadar değişik; daha önce hiç gitmediğimiz şehirleri zorlamaya, çalabildiğimiz kadar çalmaya çalışıyoruz.

Şarkılarınızı götürdükçe, dinleyiciden ne geçiyor size, özellikle de daha önce hiç gitmediğiniz şehirlerde?

Sürpriz olabiliyor konserler… Bazı şehirlerde hiç ummadığımız bir sıcaklıkla karşılaşıyoruz; daha önce hiç gitmediğimiz için tahmin edemiyoruz o kadar çok eşlik edeceklerini şarkılara… Bazılarının da daha farklı geçmesini bekliyoruz; daha donuk kalabiliyor mesela… Değil şehrine, gecesine göre bile değişiyor. Aynı şehirde, ayrı gecelerde; ayrı seyirci bile olabiliyor. Ama her zaman, beni de grubumu da daha önce gitmediğimiz, görmediğimiz bir şehirde olmak bile tek başına mutlu ediyor. O şehri merak ediyoruz, sokaklarını geziyoruz. Önceden araştırma yapıyoruz; nereye gitmeli, ne yemeli, ne almalı, nesi meşhur, nerelerini görmeli…  Tüm bunlar bizi daha da heyecanlandırıyor.

Çanakkale’de biraz ötemizde, sizi çok heyecanlandıran bir yer daha biliyorum; Kazdağları…

Evet : ) Çok özledim Kazdağları’nı…  Geçen yaz gidemedim ama 7 – 8 senedir, belki daha bile fazla, her yaz gittiğim bir yer oldu orası… Kuzey Ege çok güzel, Trakya sayılır zaten… İnsanı da doğası da, yemesi içmesi de, herşeyi güzel… Çanakkale’yi de ayrıca seviyoruz. Güzel de bir havaya denk geldik, çok kısa da olsa kordonda bir yürüyüş yapabildim. Güzel bir şehir burası…

“Sessiz Olmaz” müzik belgeselinde Kazdağları’nda anlatıyorsunuz ya zaten müzikle ve doğayla ilişkinizi, görüntülerde bile köylü kadınlarla iletişiminizden aldığınız keyif ve doğada arınma haliniz çok belli…
O köyü çok sevdim, çok da merak ettim; neresi?

Zeytinli vardır Edremit’de… Eskiden Zeytinli Rock Festivali de vardı, çok sık gitmişizdir oraya… Zeytinli’nin hemen üstünde köyler, onların üstünde de Kazdağları var zaten… O köylerden biri; Mehmetalan’ın biraz üzerinde bir kamp bölgesi orası… 8 – 9 yıl önce bir tek orası vardı, sonra ufak ufak kamplar, hatta bazı sağlık kampları da kurulmaya başladı. Birkaç yıl önce yabancı şirketlere devlet izin verdi ve Kazdağları’nda altın aramaları başladı. Çok ciddi hasar gördü; oranın mitolojide geçen tertemiz, pırıl pırıl toprağı, suyu arsenikle zehirlendi. Bir kısmı hala canlı ve sağlıklı. Gitmeye devam ediyoruz, Kazdağları çok özel bir bölge…

O özel bölgenin daha fazla zarar görmemesi için direniyor Çanakkale; gittikçe güçlenerek, kalabalıklaşarak devam ediyoruz altın şirketlerine karşı mücadeleye…
Şöyle bir habere rastladım bir gazetede; “Balkan kızı Ankara’ya geliyor.”
Almanya doğumlu olduğunuzu ve ananenizle  büyüdüğünüzü biliyordum sadece, Balkanlarla bağınızı çok merak ettim…  9/8’lik ritimler var mıdır Aylin Aslım’ın içinde de : )

İşte kanto var : ) Benim annem de babam da Makedonyalı, ananem de oralı zaten, o büyüttüğü için öyle kaldı adım : ) Doğru yani ( gülüyor )

“Balkan Kızı Çanakkale’de” diyelim o halde biz de: )

Trakya’yı seviyorum, Çanakkale tam Trakya olmasa da bizim toprak sayılır : )
Çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum bu kadar heyecanlanmana…

                  (Aylin Aslım’la tam da bu esnada yaptığımız, kaydı ve her anı hep gülümsemeyle başucumda saklı kalacak konuşmadan sonra daha da artan heyecanımdan bir süre toparlayamadığım sorularımın sessizliğini, ancak müzik aralayabilirdi : )   

13442580012116664310588123612

 

“Canını Seven Kaçsın” albümüyle”Gülyabani” arasında geçen dört senede kendinize dönme, yazamama, arama, sorgulama hali hasıl olmuş da bir kitaba tutunup yenilenerek çıkmışsınız ya,  son albüm “Zümrüdüanka” nın üzerinden bir yıl geçti; nasıl hissediyorsunuz kendinizi?

Bir üç sene daha beklemeyeceğimi ve beklememen gerektiğini hissediyorum : ) Beklemek de istemiyorum. Yakın bir dönemde tekrar yeni kayıtlara başlayacağız gibi ama ne yönde gidecek, ondan çok emin değilim şu anda…

Şarkılarınız gibi, albümlerinizin dizilimi de bir hikaye taşıyor aslında…  Elektronikle rock müzik arasında gidip gelen ilk albüm “Gelgit”den sonra bu halden özgürleşmiş rock ruhunuzla kanto bile yaptığınız “Gülyabani” ve dört yıl ara… Ararken karşınıza çıkan “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ın gücünün neredeyse her şarkıya sindiği  “Canını Seven Kaçsın” ve o esnada kuşandığınız boyalardan arınıp en yalın halde karşımıza çıktığınız “Zümrüdüanka”…  Neredesiniz şimdi Simurg’un tüyünün peşinde, yedi vadiden kendinize doğru çıktığınız yolculukta?  

O yolculuk tek başına değil de hayatında irili ufaklı rol alan bütün insanlarla yapılan bir yolculuk ya… Zaten Zümrüdüanka’nın hikayesi de o ya… Otuz kuşla beraber yola çıkmak ve tek olmak… Aslında insanı hayatta gideceği yere sadece kendisi götürmüyor; yanında, arkasında, önünde duran, iyi ya da kötü etkiler bırakan insanlarla birlikte o hayat yolculuğu yapılıyor. Bazen onlardan ayrılıyorsunuz, bazen beraber uçuyorsunuz. Bazen desteklerini alıyorsunuz bazen alamıyorsunuz. Ben o yolculuğun neresindeyim, çok da emin değilim aslında… Çünkü ölene kadar yapılan birşey herhalde bu yolculuk… Bu arayış… Yaş itibariyle belki biraz daha sakin, biraz daha sabit hızda uçuyor olabilirim. (gülüyor) Ama ne zaman ne olacağını da hiç bilemiyor insan tabi…

 

Sizi dönüştüren şarkılarınızla karşılaşıyor, değişiyoruz kendi yolumuzda biz de… Zümrüdüanka’nın peşinde…  Türkülerin az sözle çok şey anlatan sade diline ulaşan iyi bir söz yazarı olmak istediğinizi söylemişsiniz bir röportajınızda… Buna daha mı yakın duruyor Zümrüdüanka?

İlk şarkılara bakınca bir aşama kaydettiğimi düşünüyorum naçizane… Az sözle çok şey anlatmak, daha halk ozanlarına dair, çok hayranlık duyulası birşey… Aslında hayatta da öyledir ya; az konuşup öz konuşan insanlar daha saygı görür ve önemsenir. Öyle olabilmek, az konuşmak kolay değil çünkü tepki verilmesi gereken ya da vermek istediğiniz çok şey olabiliyor. Sadelik her zaman daha güçlüdür, etkilidir. Çok geveze şarkıları sevmiyorum.

Hayatımın kitabı dediğiniz Clarissa Pinkola Estes’in”Kurtlarla Koşan Kadınlar” ı size sadece rüzgarını değil, kaleminizin gücünü de farkettirmiş olmalı… Kitap hakkında yazdıklarınızdan öyle etkilendim ki hemen alıp okumak istedim.

Çok tavsiye ederim. ilk 30 – 40 sayfa biraz sıkıcı gelebilir; zor, ders kitabı gibi… Başta sıkın dişinizi, sonra çok güzel açılıyor kitap; size karşılaştırmalı hikayeler okutmaya başlıyor. Her kadının okuması gereken bir kitap… Ben de bu yaz baştan okumayı düşünüyorum.

Peki büyürken biriktirdiğiniz göç hikayelerini yazmaya da başlayacak mısınız?

O çok büyük bir proje… Çok büyük ama hayatımın projesi de olabilecek bir iş… Çok da çekici… Bakalım… 

Sadece kendi hikayenizi değil; sokaktan farklı hayatları, özellikle kadınları anlatmayı da seviyorsunuz şarkılarınızda…

Şarkı yazmak hikaye yazmak demek… Başkalarının hikayelerini de merak etmek, iyi hikayelerin peşinden gitmek, sevmek…  Film de olabilir bu, şans eseri sokakta tanıştığınız birinin ya da bir arkaşınızın hiç bilmediğiniz bir hikayesi de… İyi hikaye her zaman heyecanlandırır beni… Hikayenin peşinden gitmek diye birşey var, ondan yapılıyor şarkılar…

Bazen anlattıklarınıza müzisyen arkadaşlarınızı da dahil ediyorsunuz, bazen de siz onların hikayesine konuk oluyorsunuz… Ahmet Kaya’ya saygı mahiyetinde düzenlenen “… bir eksiğiz” albümünde “İçimde ölen biri var” ı söylediniz. Nasıl dahil oldunuz projeye, ne hissettirdi o şarkı size?

İlk kez ölümünün 10. yılında bir anma gecesi yapılmıştı Ahmet Kaya’ya… Çok hızlı gelişti o gecenin organizasyonu… O şarkıyı söyler misin dediler, söyledim ben de… Eşi Gülten Kaya çok memnun kalmış o yorumdan… Anma albümü projesinin başında o şarkıyı tekrar söylememi istedi,  ben de kabul ettim tabii ki… Prodüksüyonunu, kaydını, düzenlemesini Barış Yıldırım yaptı; Zümrüdüanka’nın da yan prodüktörlerinden biri, aynı zamanda grubumuzun gitaristi… Karanlık bir şarkı çok… Açıkçası ne zaman yazdığını araştırıp bakmadım; Türkiye’den gitmek zorunda kaldığı zamana mı denk geliyor, öncesine mi, depresyon yıllarına mı bilmiyorum ama çok üzücü bir şarkı…

 

Ahmet Kaya’ya Saygı albümü hakkında olumlu, olumsuz birçok eleştiri yapıldı. Sizin içinize sindi mi, genel olarak?

Bazıları şarkının orjinalinden çok kopmamış, bazıları tamamen kendi yorumunu yapmış. Biraz dinleyicinin takdirine kalacak birşey… Ahmet Kaya’nın çok kemik bir fan kitlesi var. Mesela ben bizimkini de beğeneceklerini düşünmüyordum, çünkü Ahmet Kaya’nın o şarkıdaki yorumu çok kuvvetli. Bir kadından duymaya ya da benim yorumuma ne kadar açık olacağına emin değildim. Meğerse o konuda benim sandığım gibi tutucu değilmiş Ahmet Kaya dinleyicisi… Beklemediğim kadar güzel yorumlar aldık; beklemediğim diyorum çünkü ben çok kötü bir pozisyonda seslendirdim şarkıyı, hastaydım. Dura dura şarkının vokal kaydını tamamladık. Hatta 15 – 20 gün erteledik geçer diye hastalığım, geçmedi. Ben daha iyi olabilir miydi derken böyle güzel yorumlar almak hoşuma gitti ama herkesin kendi takdiri… Çok hayran olduğum isimlere anma albümleri yapıldığında, bazılarını ben de çok seviyorum, bazılarını hiç beğenmiyorum. O şarkı eskisi gibi aklımda kalsın istiyorum. O yüzden dinleyici tutuculuğuna karşı bir hoşgörüm var, ben de bir dinleyiciyim çünkü; benim de sevdiğim ya da biraz daha tutucu olduğum isimler var.

En az bu şarkı kadar sizden dinlemeyi çok sevdiğim, her seferinde çok etkilendiğim bir şarkı daha var;
Ulaşır sana…

Onun doğru dürüst bir kaydı var mı bilmiyorum, youtube da çok kötü bir kaydı vardı… Çok acayip bir şarkı o, sadece bir kez söyledim, bir de provalarda Grup Yorum’la… İki sene geçti o konserin üzerinden, hala haftada en az iki üç defa o şarkıyla ilgili yorumlar geliyor bana… Tüyleri diken diken eden bir şarkı… Benim için de artık maalesef başka türlü bir anlamı var onun… Bir hafta 10 gün öncesindeydi zannediyorum vefat etmeden önce… Berkin’in ailesi bir gün Berkin’in twitter hesabından o şarkıyı paylaştı… Berkin de o konserdeydi diye… Bazen o şarkı kafamda çalmaya başlıyor ve ben onu düşünüyorum. Artık öyle bir şarkı benim için…… Ama o şarkıyı bir daha canlı seslendirmeyiz diye düşünüyorum, Grup Yorum şarkısı çünkü… Öyle…


Nasıl hissediyorsunuz son zamanlarda olanlar karşısında; ifade edebiliyor musunuz kendinizi, düşüncelerinizi?

Bazen hiç birşey anlatmak istemiyor canım; öyle bir bezginlik yaratıyor bir çoğumuzda olduğu gibi… Ama bazen de öyle birşey oluyor ki tutamıyor insan kendini… Bizden önce de çok tuhaf, karanlık günler geçirmiş bu ülke 60’larda 70’lerde ama herhalde en azından bizim kuşağın görüp görebileceği en tuhaf zamanları yaşıyoruz. O yüzden, bilmiyoruz ne olacak, izliyoruz öyle… İnsanlar o kadar çok anlatarak birşeyleri değiştirmeye çalıştılar ve geri püskürtüldüler ki bu ülkede, artık biraz yoruldular, inançları kırıldı belki de…  Onun için anlatmak da yoruyor insanı bir noktadan sonra, kime ne anlatıyorum duygusu geliyor.

Yine de iyi ki anlatıyorsunuz, özellikle de kadına dair anlattıklarınız, paylaştıklarınız, okuyup etkilendiğiniz bir kitabı bile müziğinize yansıtarak çoğaltmanız, yolculuğunda sizin şarkılarınızla güç toplayanlar için ne kadar kıymetli…

Çok teşekkür ederim, birkaç kişiye öyle bir cesaret verdiyse, ne güzel… Ben de öyle şeylerden cesaret alarak bu yaşıma geldim. En dipte olduğum zamanlarda örnek aldığım bazı insanların zor zamanlarında ne yaşadıklarını, nasıl üstesinden geldiklerini, onların düşünce sistemlerini okuyarak kendimi yalnız hissetmemeyi başardım. O yüzden öyle bir yol arkadaşı olduysa şarkılarım, ne mutlu bana… Hikayeler bu işe yarar aslında; hiç tanımadığın bir insanın hayatında hiç bilmediğin bir etki yaratır ve senin de hiç tanışmadığın birisinin söylediği bir şarkı sende bir şeyler uyandırır. Okuduğun bir kitap hayatınla ilgili başka türlü kararlar almana sebep olur… Vesaire, vesaire...

Ve ne güzel ki arkadaşlarınız da eşlik ediyor tek başınıza çıkıp gittikçe kalabalıklaştığınız bu yolda size…
Harun Tekin, Cem Adrian, Teoman… Ne güzel düetler dinledik Ses Bir Ki Üç’te de…

Evet çok şanslıyım, en başta ekibim… Bu iş kolektif bir iş, eline gitarı alıp 3o yıl boyunca tek başına sahnede takılabilirsin de hiç zevkli olmaz herhalde… Ne kadar çok insan severek bir parçası olursa; o kadar büyüyor iş…


Naim Dilmener; rock müziğin olmazsa olmaz özelliği çok sağlam bir soundun yanında eleştirelliktir, demiş.
“Rock müzik bugünden memnun değildir; eleştirir ve hep daha iyi bir yarın için hayaller kurar. Aylin Aslım da hem şarkılarını söylerken hem de yazarken ve bestelerken bu ilkeyi hiçbir zaman göz ardı etmez…

Bu yorumdan sonra aklıma ilk ‘Aşk Geri Gelir’ ve ‘Güzel Günler’ geldi…

Sağolsun… Bazıları daha umutlu şarkılar, bazıları umutsuz…  Umutlu olanlar da aslında kendime vermek istediğim bir umuttan çıkan şarkılar… Dünyada herkes tek, biricik ama bir yandan da yaşadığımız hiç birşey aslında sadece bize özgü değil… Her türlü acıyı, sıkıntıyı, dünyanın değişik yerlerinde çekiyor insanlar… Aşk acısı, ölüm acısı, yalnızlık… Çok insani şeyler, sizde birşey varsa; o başkalarında da var… Siz bunun adına bir şarkı yazdığınız zaman, başka birinin de şarkısı olabiliyor çok rahat; çünkü belki o da o anda yaşıyor onu, belki bir yıl önce o kadar yalnızdı falan… İnsanların hikayeleri birbirine çakıştığı için o buluşmalar sağlanabiliyor. Hayat böyle tuhaf bir şey işte…

Hikayelerinizi, piyasa tabir edilen mecraca dayatılan kalıplarda değil, ruhunuzun seçtiği şarkılarla anlatmaya çalışırken yıllarca; kendi maddi imkanlarınızla albüm bile çıkardınız zamanında… Aylin Aslım isminin müzik sektöründeki yeri, duruşu gittikçe güçlendi ve dilediğiniz şarkıyı albümünüze alma, istediğiniz tarzda söyleme özgürlüğündesiniz şimdi… Bu anlamda yol da açtınız belki… 

Aslında yol açtım diyemem, bunu yapan çok insan var, bizden önce de yapan çok insan olmuş… Sistemin içine kabul etmediği, ama ben bu işi yapacağım kardeşim ve böyle yapacağım diyen insanlar; sistemin dışına çıkarak ve ya etrafında dolanarak albümlerini çıkarmaya çalışmışlar. Tarih boyunca vardır bu müzikte… Onun bedelleri var tabii ki…

Bu arada içinden müzik ve kadın geçen bir filmde de rol aldınız; “Şarkı Söyleyen Kadınlar…” Her ne kadar albüm çıkalı bir yıl olsa ve promosyon çalışmalarından hiç hoşlanmasanız da, hala ödüllere aday gösteriliyor Zümrüdüanka… Ve görüyorum ki Aylin Aslım şarkıları hep en iyi listesinde, özellikle de kadın şarkılarında…

Öyle oldu… Ben yazıp çizdikçe, konuştukça o konuda; bazı şeyler öyle gelişti, ben de memnunum aslında… Keşke kadın problemleri olmasa da kadın problemleri üzerine konuşmamız gerekmese; üzerine konuşması zevkli bir konu değil…

Çok uzun zaman yoğunlaşıldığında her sıkıntılı alan gibi o da insanı boğmaya başlıyor. Sürekli kadın cinayetlerinden mi konuşacağım, hep bunları mı okuyacağım, bunların üzerine mi birşeyler söyleyeceğim derken insan kendini çok öfkeli ve ya depresif bulabiliyor. Sonra da bu tür şeylerle nasıl başetmesi gerektiğini öğreniyor. İçinde çok kaybolmamak gerekiyor yani; ilgilenmek ve tepki vermek ama hayatının bundan ibaret olmaması gerekiyor; çünkü o zaman çok karanlık bir yere doğru gidebiliyor hayat…

Kadınların doğayla bağını koparmaması gerektiğini sık sık tekrar ediyorsunuz ya; kendi güçlerini keşfedebilmeleri ve iyileştirebilmeleri için… İstanbul’da, bu gündemin ortasında, nasıl yolları vardır Aylin Aslım’ın, kendi ruhunu beslemek, temize çekmek ve zincirlerinden kurtulmak için doğaya…

Çok uzun yıllar bunu yapmak için baya bir zorladım hayatımı… Son 4 – 5 yıl şehrin çok ortasında bir yerde oturduğum için de epey koptum. Sadece mümkün olan tatilimsi zamanlarda, Kazdağları’na kaçtım ama şehirdeki günlük hayatta bunu son yıllarda hiç uygulayamadım.
Bu da beni gerçekten bir girdabın içine çekti. Ne olursa olsun uzun yürüyüşlere çıkardım, hep hayvanlarım oldu evde; apartman dairesinde otursam bile… Neyse ki bu kopukluğu şimdi, yeni yaşamaya başladığım yerde biraz giderecek gibiyim; küçük bir bahçe, köpek gibi güzel şeyler girdi yine hayatıma…

Evet, gördüm twitter’da, Co : )

Co… ( gülüyor)  Co meşhur oldu : )

Fotoğrafını paylaşırken, onu evlat edindiğinizi yazıp bir de sokak hayvanlarını evlat edinme çağrısı yaptınız…

Evet, o kadar tatlı hayvanlar var ki; maalesef süs olsun diye alınıp sonra bakılamayıp sokağa bırakılan… Şunu anlayabiliyorum, bazı insanlar çok kafaya takıyor; çok cins birşey almak, mesela yarışlara sokmak istiyor, secereli alman kurdu alıyor. Onu anlayabilirim ama insanların gidip bir pet shopdan çocuğuna karne hediyesi golden retriever almasını anlayamam. Çünkü zaten çok zorlu bir süreç o yavruya birşeyler öğretmek; 1 – 1,5 yılı buluyor. Daha üç ayda pes edip sokağa bırakıyorlar. Barınağa bırakmasına bile saygı duyacağım nerdeyse; bildiğin sokağa atıyor yani ! Yazık hayvanlara… Hayvan ticareti de çok kötü birşey… Herkese tavsiye ediyorum bir canlıyla yaşamalarını; ama iguana olur, kedi olur, kuş olur…  İnsan haricinde bir başka  canlının evde olması, başka türlü bir ayna efekti veriyor insana… 

800 bine yakın takipçiniz hem bu çağrınızı aldı hem de Co’yu tanıdı…

Nazar değmesin : )

Hem fikirlerinizi, tepkilerinizi, size dair şeyleri paylaşabiliyorsunuz bu oldukça kalabalık kitleyle, hem de tatsız bir hadise geçirdiniz troll tabir edilen ve açtığınız davayla ilk kez bu kavramı mahkemeye taşımış olan bir takipçinizle… Nasıl bu sıralar aranız twitter la?

O olay benim twitterla aramı açmadı ya da değiştirmedi; çünkü o insanlar twitterdan önce de vardı. Ben de onların varlığının farkındaydım. O tür insanların bana yaptığı ilk çirkinlik de değildi bu; o yüzden ben gayet şerbetliyim onlara karşı… Twitterın sadece beni değil, bizi şu aralar çok yormasının sebebi; orada kaçınılmaz bir şekilde çok yoğun olan siyaset gündemi… Boğdu biraz bizi, çok sertleştirdi, kutuplaştırdı ama onun dışında; dünyada insanlar güzel şeyleri de paylaşıyorlar twitterda… İlk bir kaç yıl çok zevkliydi, çünkü müzik, sinema, kitap önerileri paylaşılıyordu. İlginç şeyler öğrenebileceğiniz insanları takip edip onlardan yaşam fikirleri alıyordunuz.

 

‘Usta’ şarkısında demişsiniz ki; 18 hızlı ve öfkeli,  20’ler neydi, 30’lar bedelli… 40’lardan ne beklemeli?

Hiç bilmiyorum, daha gelmedim oraya : ) Bakalım ne olacak, yaşayınca göreceğiz. O zaman yazarım herhalde : )

Şarkının şu sözlerini de çok sevdim; Yanında bir sevdiğin yoksa /şarkılar var kardeşim /söyleriz sana …

Öyle, başka türlü olmuyor zaten : ) İyi ki şarkılar var gerçekten…

İlk albümde kendinize dair hikayeler anlattıp, başka hikayelerin ve aşkı anlatmanın da önemli olduğuna karar verdikten sonra sokaktaki hikayelerin de peşine düşüyorsunuz ya… Evet hep güçlü bir kadın var Aylin Aslım şarkılarında ama konu aşk olunca özlemini, sitemini, acısını, tutkusunu, kızgınlığını, hayal kırıklığını da anlatan naif bir kadın… Ne dersiniz, aşil topuğumuz aşk mı? 

Evet, bence öyle… Kadının en güçsüz olduğu taraf… O yüzden “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı mutlaka okumalısınız, çünkü bin yılların getirdiği öğretilmiş bazı kurallar var ve onlar neredeyse artık genetik kod haline gelmiş. Kadınlar akıllarını kullanabildikleri sürece o öğretilmiş şeylerin dışına çıkabiliyorlar, fakat akıl aşkta işlemiyor. İşte o zaman, akıl devreden çıkınca, bir takım öğrenilmiş rollere bürünebiliyor kadınlar farkında olmadan aşkın içinde… Genellikle kendini azımsayan, kendini feda eden kadın karakterine bürünüyor çünkü o öğretilmiş bin yıllarca ona… Onu ne kadar hakimiyetimiz altına alabilirsek aslında, o kadar kendimiz olarak yaşayabiliriz aşkı… Ama işte konuşması kadar kolay olmuyor yapması… Bu farkındalığı sürekli okuyarak,  üzerine düşünerek, belki yazarak hep korumak gerekiyor yoksa unutuyor insan ve o girdabın içine çekilebiliyor.

Peki ‘İşte Sana Bir Tango’ şarkısında öykündüğünüz, hala eski moda aşklara inanma hali?

Hayat artık çok hızlı… Tartışılıyor ya şairlerin özel hayatlarını; öldükten sonra mektuplarını yayınlamak doğru mu yanlış mı diye… Ben de aslında doğru bulmuyorum ama o mektuplara, o aşklara baktığınız zaman, ulaşmak ne kadar zor birbirine… Dolayısıyla tek başına düşünecek çok zamanı var aşıkların… Aşk çok daha uzun sürüyor; çünkü çok kolay tüketemiyorsun çok kolay ulaşamayınca… Daha büyük aşklar oluyor o zaman da…

Aylin Aslım, müthişsiniz… Çok teşekkür ederim hem bu şahane röportaj hem de güzel sözleriniz için …

Ben teşekkür ederim… Çok güzel sorular sorulardı…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Reklamlar

Bergama’dan Kozak’a,Kazdağları’na #üçbeşağaçkervanı yolda…

Standard

Yanlarına müzik aletlerini, makyaj malzemelerini, kostümlerini alıp
çıktılar yola,
Sahneleri karavanlarında,
Meseleye sadece ‘3-5 ağaç’ olarak bakmayanlarla
sokakta buluşmaya, birlikte anlatmaya…
Suyunu, havasını, doğayı, özgür yaşamı savunanlarla
HES’lere, termik santrallere, altın madenlerine,
nükleer enerjiye karşı siper olmaya sanatlarıyla…
Uğradıkları yerlerden topladıkları hikayeleri kulaktan kulağa aktarıp,
Çevre mücadelesi verenlerin selamını taşımaya…
Yürüdükçe kalabalıklaşan #üçbeşağaçkervanı’yla…

pppppkkkkgff
Kendilerini “Aslolan değişmektir’e devinen,
şarkılarla özgürleşmeye eşlik ve öncülük eden sosyalist devrimci bir müzik grubu”
olarak niteleyen Praksis, kervana saksafon, trampet ve gitarla katılıyor.
Konaklamayı  seçtikleri yerlerde neden bulunduklarını
Merhaba Sanat Tiyatrosu’ndan meddah anlatıyor.
Kervanın gönüllüleri kukla Hüsnü Amca’yla birlikte çocuklarla resim yaparken,
Pandomim sanatçısı çocukları sahneye çağırıyor.
Ardından Soma’da kaybettiğimiz madencilerin
Adeta verdikleri son nefes oluyor.
Sessiz performansıyla facianın çığlığını ve çaresizliği anlatırken
kelimenin tam anlamıyla, izleyenlerin nefesini düğümlüyor.

praffff
Ve Praksis enstrümanlarını alıyor eline;
türkülerden çevre mücadelesine büktükleri doğaçlamalar ve şarkılarıyla
doğa talanına geçit olmadığını haykırıyorlar sahnede…
Kalabalık, eşlik ediyor onlara farkettikleri gücün coşkulu hissiyle…
İnanarak değiştirebileceklerine…
Kervan yaklaşık bir aydır yollarda işte bu etkinlik çerçevesinde…
Program şekillenebiliyor sorunlara ve yapıya göre…
Dere tepe düz gittikten sonra hikayelere değe değe,
13 Haziran’da vardılar Çanakkale’ye…

pkkkkll
Yıllardır çevre için büyük mücadele veren Çanakkale Çevre Platformu ve Düş Yola grubunun ev sahipliğinde,
Bergama’dan Kozak’a, Kozak’dan Kazdağları’na
altın madenciliğinin doğa talanına karşı duranların selamını getirip,
yolda  doğaçladıkları şarkıyı hediye ettiler Kazdağları direnişine…
O gün Çanakkale’de,
Soma Maden Faciası’nın birinci ayı olması sebebiyle
Adalet ve Vicdan Nöbeti vardı…
‘Çanakkale Dayanışması’ ruhuyla her ayın 13’ünde o günü hatırlatacakları,
baretler ve yaşananları anlatan görsellerle, sessizce nöbet tutanları;
müziğiyle, Praksis karşıladı.

ppppppp

Üç beş ağaç kervanı o gün durakladığı Çanakkale’de hem Soma için Adalet ve Vicdan Nöbeti’ne, hem de yıllardır süren çevre mücadelesinin hikayesine dahil oldu, biz de onlarınkine; Çanakkale Çevre Platformu Dönem Sözcüsü Filiz Tekin ve Düş Yola grubunun kurucusu Ali Furkan Oğuz ile…
Mersin’den başlayan yolculuk Antakya’da tamamlanmak üzereyken;
işte bizimle paylaştıkları 3-5 ağaç kervanının seyir defterlerinden…

pra atıra

Nasıl başladı #üçbeşağaçkervanı’nın hikayesi?

5 Haziran, Dünya Çevre Günü’nde çıktık yola…  Ağacının altında serinleyeceğimiz doğamızı elimizden almaya çalıştıkları sürece, çevre günü bizim için kutlanılacak değil; ancak bir mücadele günü, doğayı savunma günü olabileceği için o günü seçtik. Her gün tartışmalar yürüttük kendi içimizde; nerelerde olmalıyız diye…  Kabaca ikiye ayırdık; mücadele olan ve mücadele olmayan yerler… Temel gayemiz; mücadele olan yerleri belli bir moral düzeyine getirmek mi, yoksa mücadele olmayan yerlerde de, bakın siz burada yatıyorsunuz ama sıra size de gelir. Tombul ıstakoz gelecek hepimizi yiyecek, çünkü tombul ıstakoz doymaz ki,  demek mi… Hangisini yapmalıyız? İkisini de yapmaya karar verdik; gücümüz yettiği sürece…

Sosyal medyada adım adım takip ettik kervanı yola koyulduğunuzdan itibaren biz de… “Doğanın talanına  karşı bir sanat siperi” vazifesi atfettiğiniz sahnenizi Mersin’de kurdunuz bu uzun yolculuğun ilk seferinde… 

Mersin’deki temel problem, Büyükeceli Köyü yakınlarında kurulması düşünülen Akkuyu Nükleer Santrali… Büyükeceli köylülerini size iş vereceğiz diye kandırmışlar, köylüler de buna inanmışlar. Halbuki bu, bir yerde çevre talanı yapılırken söylenen birinci yalandır; nükleer enerjinin çok güvenli, çok temiz bir enerji olduğu da bir diğeri… Bunlar; madem nükleer santralden korkuyorsunuz; tüpte de risk var, tüp de kullanmayın denmesi kadar absürt. Mersin halkı da, ülkede çevre mücadelesi veren herkes gibi çevre gününü kutlamadı. Mersin’de Emek ve Demokrasi Platformu’nun yaptığı, Nükleer Karşıtı Platform ve Greenpeace’in de katılımcı olarak yer aldığı bir etkinlikle başladı kervan çevre mücadelesine sanatla selam vermeye…

Ve nihayet bugün Çanakkale’desiniz, tekrar hoşgeldiniz… Sabırsızlıkla bekliyorduk yolunuzun Çanakkale’den de geçmesini… Geride bıraktığınız şehirlerde, başka ne notlar düştünüz kervanın seyir defterine?

Mersin’den Silifke’ye uğradık. Silifke’de yeni bir uygulamayla karşılaştık ve bir kavram ürettik: “Multitalan”. Silifke’ye yakın Büyükeceli Köyü’ne nükleer santral düşünülüyor. Bölgede maden ve termik santral  mevzuları da var. Silifke’nin turizmi, tarımı ve hayvancılığı önünde büyük tehtit oluşturuyor. Üç tane talan… Silifke bitecek yani, her yönden. Multitalan bu! Hiç bir ilişkimiz yokken Silifkeyle, gittik kurduk sahnemizi. Etkinliğimizi meydanda gerçekleştirdik, insanlar toplandı, anlattık derdimizi…

praaaaa

Oradan Manavgat’a geçtik. Manavgat yakınındaki Ahmetler ve Değirmenözü köylerinde HES projeleri var. Buradaki insanlar kendi derelerini savunuyorlar. Dereleri savunma işi bir kahramanlık hikayesi değil, bir zorunluluk. Bu insanlar o dereyle yaşıyorlar. Bir söz vardır ya Karadeniz’de; derenin sesini duyamazsam yatamam ben bu yere diye…  Bu iki köyün verdiği mücadeleyi selamlamak için Manavgat Cumhutiyet Meydanı’nda bir etkinlik yaptık.

Sonra İzmir Mordoğan… Mordoğan’daki temel sorun rüzgar enerji sistemleri… Bazen temiz enerji diye adlandırıyoruz RES’leri ama aslında hiç öyle olmadığını gördük. Bizim kafamızda Hollanda canlanıyor ya; oh ne güzel, rüzgar döndürüyor, köy elektrikle besleniyor… Oysa ki , sermaye elini nereye atsa aynı şeyi yapıyor; kilometrelerce alanı parselleyip, tarım alanlarını ortadan kaldırıyor, meraları yok ediyor. Görünüşte temiz, ama pratikte tahribata uğratıyor doğayı, bölgenin belli başlı geçim kaynaklarını…
Mordoğan’da karşılaştığımız bir başka sorun; balık çiftlikleri… Sermaye, patronlar buna kar meselesi olarak bakıyor; minimum yatırım, maksimum kar… İşçiye minimum para verecek, doğayı maksimum talan edecek, maksimum parayı cebe indirecek!  Bunun için de gidiyor en adi yemlemeyi yapıyor, 40 kiloluk orkinos balıklarını 120 kiloya çıkarmaya çalışıyor. Bu yemler dibe çöküyor, denizin ekosistemini bozuyor. İnsanlar bu duruma karşı çıkıyor,  biz de en iyi bildiğimiz şeyle, sanatımızla, bu mücadeleye katkı sunmaya çalıştık.

prr
Seferihisar Sığacık’da da bir orkinos çiftliği var. Oraya da gittik. Ardından Aliağa… Aliağa’da bir sürü fabrika var ama ondan da öte yedi tane termik santral planlanıyor. Hatta biri faaliyete geçti. Aliağa halkı da, biz yaşanabilir bir Aliağa istiyoruz diyor. Her yerde yaptığımız gibi önce kent meydanında saksafonumuzla, trampetimizle, kuklamızla turladık, herkesi etkinliğe çağırdık. Önce bir arkadaşımız meddahlıkla ne yaptığımızı anlattı, sonra pandomim gösterisi, ardından müzik… Tarsus Boğazpınar’lı çocukların şarkısını da söyledik, Karadenizlilerin uyarlamasını da, Mersinlilerin nükleer karşıtı şarkısını da… Aslında eskinin aşıklık geleneğini naçizane üstlenme gayesinde bir hareket bu…

Çanakkale’den önce Bursa’daydık, Çayönü Köyü’nde… Pırıl pırıl akması gereken Nilüfer Çayı’na Bursa sanayisinin bütün kimyasal atığı gidiyor. Bir köylü için o çayın kirlenmesi, onun bütün nesnel yaşam koşullarının ortadan kalkması demek. Onlar da bunu yaşamışlar. Tırnak içinde iyi olmuş; köydeki bütün küslükler, aman boşverin; hayat böyle geldi böyle geçer düşüncesi bitmiş. Herkes bulunduğu koşulu değiştirebileceğini fark etmiş, gündelik basit meseleleri atmış ve sanayi odasına karşı birleşmiş. Bizimle konuşan arkadaş diyor ki, biz bir dava açtık ama karşımızda kocaman bir Bursa sermayesi var. Bursa sanayisi kontra dava açmış köye… Dava da trajikomik, asıl kirliliği köylüler yaratıyor, tezekleri dereye boşaltıyorlar demişler ! Sen nerede gördün tezekle derenin kirlendiğini?  Köylü davasını geri çekmiş, şu an orada çaresiz.  Değirmenözü’ndeki insanlar kendini yalnız hissediyor, biz burada 30 kişiyiz, ne yapabileceğiz ki diyor. Bilmiyor ki Ahmetler’deki de mücadele ediyor, Hevsel’deki de, Boğazpınar’daki, Hopa’daki de Şırnak’daki de… Ortada kocaman bir talan var. Biz çevre mücadelesi verenler arasında  ulaklık misyonu sürdürüyoruz özetle.

Şimdi Çanakkale’deyiz. Kazdağları’nı savunanları selamlayacağız. Buradan İstanbul Bakırköy’deki dostlarımızın ağaç katliamına,  Zonguldak’da termik santrale karşı mücadeleye. Sinop’da Nükleer karşıtı harekete destek vereceğiz. Rize Fındıklı, Ordu, Hopa, Diyarbakır, Tunceli, derken Antakya’da bitireceğiz.

ppkkkkhh

Şahane! Ay sonunda ülkeyi sanat siperinizle çevreleyeceğiniz rotayı bir kez daha çizmiş olduk böylece… Ulaklık misyonunu Praksis’in kelime anlamına da uygun bir şekilde layıkıyla yerine getirdiğinizi bu aktardığınız notlarla ortaya koymuş olduk da, çok entresan şeyler de geldi yolda başınıza… Yedi yaşındaki çocukların şarkısına yataklık yapmaktan topluluğu müzikle dinamik tutmaya  kadar ağır ithamlarla oldukça mimli saksafonunuz, gitarınız, trampetiniz : ) En çok onları merak ediyorum, iyi mi müzik aletleriniz : )

( gülüşmeler) Saksafonun boynuzu Hatay Emniyeti’nde kaldı, önümüzdeki günlerde dilekçe vereceğiz  kullanmıyorsanız gönderin diye : )  Bunlar çok medyatik şeyler, bunları tekrar etmek istemiyoruz. Gezi sürecinde toplumu dinamik tutmaktan da yargılandık; Tarsus’taki çocuklara ‘HES yapma boşuna yıkacağız başına’ diye şarkı öğrettiler diye de… Başımıza bir sürü iş geliyor. Biz bunlara şaşırmaktan ziyade hep şunu söylüyoruz; 7 yaşındaki çocukların şarkısı suç olur mu?  Böyle bir hukuk sisteminde tabi olur; çünkü ‘HES yapma boşuna yıkacağız başına’ diyen çocuklar, çabucak büyüyecek ve HES’lere karşı çıkacaklar. Bugünün sistemi bunu istemediği için, böyle kararlar veriyorlar sonuç olarak. Biz bunu, evet; doğru, mantıklı bir iş yapıyorsunuz diye karşılıyoruz. Evet gezi sürecini de dinamik tutmuşuzdur, onların dava açması da kendi içinde mantıklıdır. Biz işimize bakacağız. Özgürlüğü, hayatı, doğayı, emeği nasıl savunacağımıza bakacağız. Tabi şu da bizi rahatsız ediyor; Praksis diye aratıyorsunuz, bize açılan davalar, yargınlanmalar çıkıyor. Ama biz müzik yapıyoruz : ) Albüm çıkardık, bu değil; bize yapılan baskı daha çok görünür oluyor, ama eminiz ki müziğin özgürlüğü de buradan geçiyor. Onun için hep sokaklarda olma ihtiyacı duyuyoruz.  Bizim için insanların rastgele bir araya gelebileceği her yer sokaktır. Hayatın içinde, ayaklarını yere basıyor olma halini çok önemli buluyoruz, bunu da müzikle yapıyoruz.

O zaman biz de Praksis’in müziğinin altını çizerek devam ederiz söyleşiye, ve eğlendirirken eyleme geçiren, değiştiren, çevre mücadelesine ses veren müzikli kervanın üyeleriyle…

Praksis öncülüğünde, 3-5 ağaç kervanının içinde  Merhaba Sanat Tiyatro’sundan  Ali Sesal, İzmir’den pandomimci arkadaşımız İlker Kılıçer , İstanbul’dan mim sanatçısı arkadaşımız Mehmet Sağdıç ve çocuk etkinlikleri için gönüllü arkadaşlarımız var. Biz bir şekilde geçmişte bulmuşuz birbirimizi, bu “çılgın proje” için de bir araya gelmiş olduk şimdi… Yolda da güzel insanlarla karşılaşıyoruz; ben de  gitar çalıyorum, ben de gelmek istiyorum, ya da  ben gelemiyorum ama size poğaça yapayım, ya da gençler çok güzel bir şey yapıyorsunuz, benim bir katkım olmaz ama gelin sizi bir öpeyim…  : )) Bunların hepsi bize bir şey katıyor. Orada sana bir tane simit bile verse birisi , bir şey vermeyi de boşver, param yok size simit bile veremiyorum dese, bu bizi hem moral olarak yükseltiyor hem de yalnız olmadığımızı hissettiriyor. Facebook beğenisinden, parayle destek veren arkadaşlara kadar bunların hepsi bizim için aynı; hiç birinin değeri diğerinden daha az ya da daha fazla değil… Adı üzerinde; kervan… Yolda katılanlar da oluyor, ayrılmak zorunda kalanlar da… Bu bir ayı evimizi hiç görmeden; çoğu zaman çadırda ya da evlerinde misafir eden dostlarımızda kalarak tamamlayacağız.  Tabi bu yorucu bir şey; sürekli yolda olma halinin hem mental hem de fiziksel yorgunluğu var. Kendimizi çok da tüketmeden her yerde olmaya çalışıyoruz. Çünkü mücadele uzun, daha önümüzde yapacak çok şeyimiz var. Gidilmesi gereken çok yer, bunu yapacak az kişi var.

ucbes

Bu anlattıklarınız ‘Gezi Ruhu’ nu anımsattı bana; Gezi Parkı  nöbetinin başındaki o dayanışmayı, paylaşımı, kurulan takas tezgahlarını… İyi hoş da bir yandan devam ediyor kervan yol almaya; benzin gidiyor. Tamam çadırda kalıyorsunuz ama ne bileyim yemek yemeniz gerekiyor : ) 3-5 ağaç kervanı nasıl yürüyor?

Yola çıkma kararını ilk verdiğimizde şöyle bir hesap yaptık ve biz hayatta yola çıkamayız dedik. Bu dünyanın değişmesi gerektiğini anlayıp, bunu da kendi bulundukları yerden; sanattan doğru, müzikten doğru yapan üstatlarımız Ruhi Su, Bertolt Brecht, Yılmaz Güney’den öğrendiğimiz bir şey var: Sermayeleri olduğu için mi sanatlarını yaptılar? Yılmaz Güney’in sermayesi mi vardı da film çekti? Yapmayınca zaten olmaz. Evet bizim buyumuz yok diyelim, onlar eksik olsun; biz bir çıkalım da yola, yolda kalalım gerekirse…  Onun da değerli olduğunu düşünüyoruz.
Önce gideceğimiz yerlerdeki çevre mücadelesi veren insanları aradık. Biz geliyoruz, bize kalacak yer ayarlayın, bize çay ısmarlayın, bize 50 lira, 100 lira, neyse katkı yapabilirseniz yapın, yapamazsanız da biz orada olacağız dedik. Yakın çevremize de; sen çalışıyorsun, maaş alıyorsun, 50 lira ver bakalım bize… Bu şekilde bir havuz oluşturduk. O havuz üzerinden bir cesaretle yola çıktık. Gidiyoruz şimdi… Yola çıkma hali şu demek ya; arkanda bıraktığın yerdeki insanlar, artık sizi takip ediyorlar; bu da moral veriyor. Seninle dayanışacak insan sayısı artıyor.

prakkksss
Sponsor almayı düşünmediniz mi?

Bizim sponsor almama prensibimiz hem kendi politik kimliğimizden, hem de bu işin kendisinin sponsorlarla bu zamana kadar kirletilmesinden… İsim vermesem daha iyi olur ama bir takım kurumlar vardır, çevre mücadelesi verdiklerini iddia ederler; ama aslında bu kurumlar başka kurumlar tarafından fonlanır, insanların enerjilerini başka yönlere akıtırlar. Genel olarak biz bu halkın mücadelesini örgütleyemedikçe, organize edemedikçe bu işler yalandır. Bir dereye HES yapılıyorsa, o derenin yakınında oturan köylüler bir araya gelecekler bir kere; sen buna uğraşacaksın. Özgürleşmek için mücadele etmek zorundayız. Bu bilgiyle hareket ediyoruz.
Onun için bizim isimlerimiz yoktur, onun için sadece Praksis’iz… Ekibiz, insanlar değişebilir, bir önemi yok… Grup Yorum’da da isimler yoktur mesela; her ne kadar Grup Yorum’un eleştirisi üzerine kurulu olsak da, onlardan öğrendiğimiz birşeydir bizim bu da… Siya Siyabend’den sokakta olmak gerektiğini öğrenmişizdir, Bandista’dan eskinin umutsuz müziğine karşı neşeli müziği… Onların da eleştirisine dayanırız. O diyalektik bağı kendimizce hep kurmaya çalışırız.

Güzel insanlar, hikayeler, mücadeleler katıldığı gibi kervana yolda; yeni şarkılar da katılıyor olmalı bu karşılaşmalarda… Doğaçlama, sokak müziğinin geleneğinde vardır ya… Web sitenizde okuyup  sözlerine bayıldığım, ama video kaydını bulamadığım şarkılarınıza rastladım… Keşke kervanın şarkı belleğinde onlar da yer bulsa

Sokakta karşılıklı birşey yapıyoruz. Kendi içimizde de sadece yaptığımızı sergileme değil, yaptığımızdan keyif alma halini istediğimiz için stüdyo albümü sevmiyoruz. Stüdyoda şöyle bir samimiyetsiz durum oluşuyor; ben giriyorum tek başıma gitar çalıyorum, sonra öbürü geliyor tek başına çalıyor falan… Orada bir ruh yok. Onun için stüdyo albümünü sadece şarkılar bilinir olsun diye yaptık. Bir estetik değer yüklemiyoruz ona biz hiçbir zaman, albüm fikrine de çok yüklenmiyoruz.

“Sokaklarda isyan var”… Ücretsiz indiriliyor değil mi albümdeki şarkılar?

Onu da ayrıca bir politik hareket olarak görüyoruz. Bunun ismi “copyleft” olarak geçer. Copyright da bütün yayın hakları şirkete aitken, copyleft de yayın hakları dinleyene ve halka aittir diye kuruyoruz. Ücretsiz indirilebilir, şarkılarımız bizim için bir meta değildir. Sanıyoruz bir sene sonra bir canlı konser albümü yapacağız. O bizim için daha değerli birşey olacak. Bazı şarkılarımızın kayıtları henüz yok. Canlı kayıt şeklinde halletmeye çalışıyoruz onları…
Kervanda özel olan şey; uyarlamalar… Uyarlamalar müzisyenler için önemlidir; melodi zaten biliniyordur, sözleri değiştirirsin, herkes rahatlıkla adapte olur. Mesela ‘Senden Başka’ şarkısının uyarlaması var, bir nükleer şarkısı…  Bugün buraya gelirken dedik ki bir Ege şarkısı uyarlayalım… ‘Gaydırı Gubbak Cemilem’i büktük; Bergama’dan Kozak’a, Kozak’dan Kazdağı’na diye bir altın madeni mücadelesi şarkısına dönüştürdük.  Muhtemelen bu akşam söyleriz, daha görünür kılarız bu mücadeleyi. Şimdilik böyle gidiyor. Kervan bize çok şey öğretiyor. Bizim sloganımız; her yer sahne, her yer müzik. Aslolan bu...

Evet o şarkılar muhakkak kaydolmalı ama bence bu anlattığınız hikayeler, karşılaşmalar, tespitler de saklanmalı… Düşünüyormusunuz çevre mücadelesine verdiğiniz selamları bir araya toplamayı?

Çok özel bir bellek hazırlamıyoruz, daha çok sosyal medyada paylaşıyoruz. Çok komik şeyler var, bizim kendi içimizde yaşadıklarımız, insanların anlattıkları var. Bunları belgeselci bir arkadaşımız çekiyor, daha sonra belgesel şeklinde yayınlayacak. Bir de defterimiz var , her gittiğimiz yerde insanlar yazıyor, onu okutuyoruz bir sonraki gittiğimiz yerde…

Geçtiğiniz yollardan bize aktardığınız bütün sorunların görünür bir karşılığı var Çanakkale’de…  Kazdağları’ndaki altın arama çalışmalarından termik santrallere, HES’lere… Tek içme suyu kaynağımız Atikhisar Barajı’nın ve derelerin maruz kaldığı yok olma tehlikesinden bu talanın içinde yer alan “çevreci” görünümlü şirketlere… Yıllardır devam ediyor mücadele… Çanakale Çevre Platformu ne diyor Praksis’in bu direnişe verdiği sese?

Filiz Tekin :Praksis’i şimdi dinlerken Çanakkale Çevre Platformuyla benzeştiğini farkettim. Biz de bölgenin böyle bir saldırıya mağruz kaldığını öğrendiğimizde koyulduk yola… Ben de 5  yıldır aktifim bu mücadelenin içinde… Köy köy dolaşarak, ilde, ilçelerde bir sürü çalışma ürettik, eylemler yaptık. Birileninin bu mücadeleyi yazmasına, çizmesine, birilerinin bunun üzerine müzik yapmasına çok ihtiyacımız var. Çünkü pratikte sahada hepsine yetişemiyorsunuz. Bunun için morale, desteğe ve güce ihtiyacımız var. Bu açığımızı Praksis kapatmaya başladı. Çok hoşumuza gitti.

Ali Furkan Oğuz: Öncelikle hoşgeldiniz diyoruz tekrar Praksis’e… Kendilerini Çanakkale’de aramızda görmek bizi çok mutlu etti. Güzel bir plan içerisindeler. Türkiye’deki ekolojik soykırıma dair güzel bir etkinlik yapıyorlar. Mersin’den başladılar, Çanakkale’ye geldiler Antakya’ya kadar gidecekler. Mücadelemizde bize destek verdikleri için sağolsunlar. Umarım akşam da güzel olacak herşey…

Bu yolda yalnız olmadığınızı bilmek, kervana güç veriyor olsa gerek…

Kesinlikle… Zonguldak’da bir arkadaş, siz ne yapacaksınız ki, burada biz 20 kişiyiz dedi. Biz de zaten o 20 kişiye ulaşmak istiyoruz dedik. Ama sadece çevre mücadelesi veren 20 kişi değil, vermeyen binlerce kişiye de temas edebilecek birşey yapmaya çalışıyoruz. Sürekli kafa patlatıyoruz, Zonguldak’daki arkadaşın kendini yalnız hissetme halini de tartışıyoruz. Dedik köye gidelim, oradan kovulalım, ne olacak sanki . Şanımıza mı zarar gelir? Oradaki bir kişiye bile dokunursanız, o köyü örgütlüyor. Biz bunu gördük. Şu an Tarsus Boğazpınar’da bir genç var, ona birisi zamanında dokunmuş demek ki… O da kendi köyünü örgütlemiş. O bir kişiyi arıyor olabiliriz. Onun için kovulmakta fayda var, çay içmekte fayda var. Sadece müzik yapmakla da olmaz; gerekirse enstrmanların elinde, konuşmasını da susmasını da bileceksin. Gezi süreci boşuna değil. Aynı barikatın önündeyiz. İster Hevsel’de ol ister Çanakkale’de… Bunlar bir araya gelecek. Ne zaman bilmiyoruz ama biriktiriyoruz. Bizler bu biriktirme evresinde birer ulağız…

hh

Şahane bir sohbetti, çok teşekkür ederiz Çanakkale’ye geldiğiniz ve kulaktan kulağa taşıdığınız mücadele hikayelerini bizimle paylaştığınız, buradaki çevre direnişine de destek verdiğiniz, gittiğiniz yerlere taşıyacağınız için… Son olarak; ne söylemek istersiniz yıllardır doğası, dağı, suyu için verdiği mücadeleyi sizin gibi ulaklıkla kulaktan kulağa aktarıp güçlenerek yoluna devam eden Çanakkale’deki çevre gönüllülerinin direnişine?

Bergama’dan Kazdağları’na kadar olan hatta altın madenlerine karşı bir mücadele yürüyor. Neden bu mücadele Türkiye’nin diğer ucunda bilinmiyor? Çünkü birleşme aracı yok. Bu ülkedeki altın mücadeleleriyle HES mücadeleleri farklı şeyler mi? En azından bütün bu çevre mücadelelerinin birleşebileceği müşterek bir yapı gerekiyor. Bu henüz yok, dışarıdan görünen temel eksiklik bu… Çan, Karabiga termik santrallere, altın arama madenciliğine karşı mücadele ediyor. Bu çok değerli…  Bu bizce insan olmanın erdemli davranışlarından biri… Çanakale bizim için doğru, çok güzel bir yer. Rotamızın bütünlüğü korumak açısından da bizim çok isteyerek, Çanakkale Çevre Platformu’yla, Filiz’le, Ali Furkan’la çok güzel iletişimler kurarak geldiğimiz bir yer. Bizce etkinlik de şahane geçecek. Son olarak, biz devrimci bir müzik grubuyuz; sosyalist bir ekibiz ama çevre yalnızca sosyalistlerin değil, bütün ideolojilerin mücadelesi… İnsanların bizimle olmak için devrimci, sosyalist olması gerekmiyor. Bu bütün halkın mücadelesi… 

#üçbeşağaçkervanı’nın Çanakkale’den sonraki duraklarda neler yaptığını, bundan sonraki güzergahlarını  facebook.com/Praksis adresini beğenip takip edebilirsiniz. Yolları sizin oraya düşerse eğer bir gün, bir bardak demli çayınızla, selamınızla ya da nasıl dahil olmak isterseniz, yer alabilirsiniz kervanda : )

Praksis yola çıkacağını duyurduğundan beri büyük bir heyecanla Çanakkale’ye gelmelerini bekleyen ve  kervandan bizi haberdar eden Çanakkale Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. İlhan Pirinçciler’e, kervana ev sahipliği yapan Düş Yola ve Çanakkale Çevre Platformu’na, Çanakkale Dayanışması’nın Soma için Adalet ve Vicdan Nöbeti’yle Praksis buluşmasını belgelediği fotoğraflarını yazıda kullanmama izin veren değerli hocam, fotojurnalist Aykan Özener’e, birlikte izlediğimiz etkinlikten yakaladığı karelerle yazıya renk katan Berçem Abul Gümüş’e, ayaklarının tozuyla hikayelerini bizimle paylaşan Praksis’e, kervanın güzel kalpli üyelerine, Çanakkale’deki çevre direnişinden aktardıklarıyla röportaja renk katan Filiz Tekin’e ve Ali Furkan Oğuz’a, #üçbeşağaçkervanı’na selamını ve hikayesini bırakan herkese  kocaman teşekkürle…

 

Eksik kalan bir hikaye Soma… Unutma…

Standard

O gün bindiğimiz otobüs ilk kez sapacaktı
Çanakale İzmir yoluyla uzun yıllara dayanan tanışıklığımda
önünden hep hızla geçtiğim tabeladan, Bergama’ya…
Yaklaşık bir saat sonra da,
coğrafya dersinde yeraltı kaynaklarımızı ezberlemeye çalışırken
yakaladığım bir harf benzerliğinden,
linyit kaynaklarımızda ilk aklıma gelen, Manisa – Soma’ya…
Soma
çocukken kurduğum bu yarım uyaklık masum oyundan şimdi çok uzakta..
Yüzlerce çocuk var orada oysa…

Çoğu çok küçük, ders kitabımdan öğrendiğim yaştan Soma’yı…
Yağmurdan mı havanın ağırlığı, yoksa değil şehre; ülkeye sinen ağıttan mı…
Şehrin girişinde kömür karası dumanını aralıksız gökyüzüne salan o termik santralin ürkütücü bacasından mı?

Yakınından geçtik bir kamyon dolusu oyuncakla…
Kitap, defter, kalem, flüt, top, uçurtma… Ve bisiklet…
Tüm bunlar yeter mi kömür karasının bulaşıp eksik bıraktığı hayatlara bir an olsun renk katmaya?

Babasıyla hiç oyun oynayamamış, tanışamamış ya da oyunu yarım kalmış çocuklara dokunmak,
sarılmak için çıktık yola…
Annelerinin elini tutmaya, konuşmaya,  susmaya, ağlamaya, dinlemeye, acılarını paylaşmaya…
Unutmamaya… Dayanışmaya…

Çanakkale Tabip Odası önderliğinde başladı kampanya…
Soma’da babasını maden faciasında kaybeden çocuklara psiko-sosyal travma noktasında destek vermek amacıyla, özellikle yaz tatilinde dikkatlerini başka alanlara odaklayacak kitap, oyuncak, bisiklet, uçurtma ve kırtasiye malzemeleri gibi yardımlar toplandı iki hafta boyunca…
Çanakkale Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. İlhan Pirinçciler; Fotoğraf Sanatçısı Aykan Özener aracılığıyla,
eski öğrencisi olan Soma Galatasaray Taraftar Derneği Başkanı, sürecin, gelişmelerin Soma’daki canlı takipçisi, maden işçilerinin ailelerini ve hikayelerini çok iyi bilen gönüllü Mehmet Ali Işık’la birlikte planladı izlenecek rotayı…
Çanakakale Tabip Odası’nın başlattığı kampanyaya çeşitli kamu kurumları, meslek kuruluşları, sendikalar ve Çanakkale halkı da büyük destek verince hızla büyüdü “Çanakkale Dayanışması”na…
Çanakkale’den Soma’ya…

Sıla ve abisi Samiyle tanıştık ilk girdiğimiz evde…
Savaştepe köyünde…
Sıla kitaplarına sarıldı, çok sevdi,
Babasının iş güvenliği kurallarının hiçe sayıldığı maden ocağına inmeden önce evden çıkarken önünden geçtiği,
kapısında; uyulmadığı takdirde 5 TL ceza isteyeceği “kurallar” ını yazdığı çizgili defter kağıdının asılı olduğu odasını
ve oyuncaklarını gösterdi…
Duvarda Sami’nin sünnet kıyafeti…
Neyse ki iki yıl önce giymişti…

Babasına son dokunuşu, ona veda ettiğinden, herşeyden habersiz
tabutuna kondurduğu öpücük olan 2 yaşındaki Hira Nur’un evindeyiz şimdi…
Bu anı haberlerde izlerken boğazımız düğümlenmişti…
Uyuyor… Melek gibi…
Annesi lokum tutuyor; oğlunun fotoğrafının siyah bantlarla asılı olduğu pencerenin gerisinde, gözü yaşlı,
oğlunun Hira Nur’unu  10 yıl nasıl beklediğini, ona hiç doyamadığını anlatıyor…
Odanın kenarında, üzerinde Hira Nur’un kıyafetlerinin asılı olduğu bir soba…
Yanmıyor… Nasıl yanar ki bundan sonra?
Ellerim lokum, rutubet ve acı kokuyor…

Arada, küçücük bir ev tarif ediyorlar sonra…
Ev diyorum ama; tek göz oda, mutfak aynı zamanda…
İçeride dünya tatlısı esmer bir oğlan…  Hasan… 4 yaşında…
Meğer daha büyük bir ev yapabilmek için girmiş babası madene
son çıkarılanlardanmış…
Ne anlatayım ki diyor annesi, dert ortağımdı, eşimdi
Şimdi kimseye bir şey anlatamıyorum, kimse anlamıyor…
En fenası geceleri, boşluğu herkes gidince ortaya çıkıyor…
Oğlumuz doğuştan  hasta, köylüyüz biz, garibanız…
Hep garibanlar mı ölür?
Ne anlatayım diyor yine, birşey soramadım ki, ne sorulur ki…
Röportaj yapan muhabirlerin “kaç yıldır madendeydi” sorusundan öteye neden gidemediklerini şimdi anlıyorum…
Ne söylenebilir ki… Hiç birşey Hasan’ın babasını geri getirmez ki…
İki çam fidesi siyah poşette, leğenin içinde, evin önünde…
Başına dikeceğim diyor, ellerimle… Ne söyleyeyim ki…

Bizim ziyaretimizden yaklaşık bir hafta önce dernek kurdu madenciler Savaştepe’de…
Hayat… Davullu zurnalı gelin çıkacak birazdan bir evden az ötede…
Derneğin camında düğün davetiyeleri, yanında ölenlerin isimlerinin listesi..
Ayda 15 TL aidat, 25 kuruş çay…
Bu dernek çok önemli, ilk yürüyüşlerini o hafta başında yaptılar…
Konuşurken madencilerle, genç bir kadın geldi yanımıza…
3 kızı var, bundan 8 ay önce kaybetmiş eşini madende…
Duyulmadı dedi, tekti…
Senin öldüğünü zannetmiştim dedi sonra içlerinden birine… İyi olduğuna sevindim…

Sarıbeyler köyüne geçiyoruz oyuncak kamyonuyla…
Acı elle tutulacak kadar büyük burada da
Evler daha küçük ve bakımsız Savaştepe’ye bakınca…
Tek oğullarını kaybetmiş, barakadan bozma bir evde yaşayan çok yaşlı bir madenci ailesine sarılıyoruz…
Dostlar sağolsun evladım diyor dede…
Yufka açılıyor hemen aşağıda taşların üzerinde…
İkram etmeden göndermiyorlar…

Köyün çocukları kamyonun başında, etrafta flüt sesleri,
bozuk yollarda bir aşağı bir yukarı bisiklet sürenlerin neşesi…
4 yaşında iri gözleri mahçup gülümsemesiyle küçük bir kız çekiyor hepimizin dikkatini…
Adı Ceren, dünya güzeli…
Çok şükür ki babası hala yanında, o da madenci…
Bebeğini çok sevdi, bir de bisiklet istedi…
Onun boyuna göre bisiklet kalmamıştı, başka hediyeler verdik ama çocuk ya işte…
Çok ağladı, babası ben sana alırım kızım dedi, çaresizdi…
Ağlamasına çok üzüldüğü için gitti…
Berçem Ablası giderken ona bisiklet alacağına söz verdi
Birkaç gün sonra Mehmet Ali Abisi götürdü Ceren’e pembe bisikletini..
Ceren bir daha hiç ağlamayacağım dedi, önce bisikletinin üzerinde Berçem Ablası içinpoz verdi,
sonra tekerleklerini annesine sildirtip babası .gelinceye kadar evde bekledi…
Baba madenden eve geldi, mutluluktan ağladı, Ceren babasına kocaman sarıldı…

Çanakale Dayanışma’sı; çocukların hayatlarına değerken, avuçlarımızda kaldı minik elleri…
Emirhanla Sudenaz gibi…
Anne, anneanne, babaanneyle birlikte yaşıyorlar aynı evde
Dört kadınlı bir evin 11 yaşında, tek erkeği…
Bisikletleri bahçede kuruldu, Sudenaz’ınkinin bir vidası o an kayboldu…İlhan Hocam vidayı nasıl halledeceğimiz konusunda endişelenirken Aykan Hocam, Emirhan halleder dedi,
Emirhan hemen atılıp, bisikletçinin yerini tarif etti, ben yarın yaptırırım dedi…
Aykan Hocam, ayrılmadan önce, sizi hep bisikletlerinizle hatırlayalım çocuklar diyerek o anı fotoğrafladı…
Benim ömür boyu unutamayacağım kareyse; Emirhan’ın, bahçenin ortasında kalan iş çantasını kenara kaldırışı, ağır adımları…

Soma’da hayaller de eksik kaldı hayatlar gibi, hikayeler de…
Belki de onun için babalarının mezarları başına bırakmış çocuklar en sevdikleri oyuncaklarını, sallanıp çıkan süt dişlerini, kıyafetlerini, fotoğraflarını…
Madenin içinde kalan parçalarına, yeryüzünden bir hatıralarını…
Arkada kalan sevgililer gözyaşlarını,
anneler parmaklarıyla takip ede ede okudukları dualarını…
Babalar, kardeşler, akrabalar ağıtlarını…
Bugün Soma Faciasının 1. ayı…
Sahi, kaç zaman geçerse unutulur ya da unutturulur acı?

Büyük bir boşlukla, yalnızlıkla, ihmaller zincirinin öfkesi
yitirdiklerinin o madene girme zorunluluğundaki çaresizlikle, güvensizlikle
eksik kalan hayalleri, dilekleri, aileleri, sevgileriyle yüzlerce insan orada,
seslerini duyuyoruz, çok yakınımızda…
Ve binlerce maden işçisi, her sabah boyunlarında fenerleri, insana yakışmayan koşullarda,
düşük ücretlerle,  kömür çıkarmaya iniyorlar;
resmi rakamlara göre 301 madencimizin yaşamını yitirdikten sonra öğrendiğimiz ortamda
kıyafetleri gibi, hayatlarını da asıyorlar o paslı zincirlerle kirli kovalara…
Hatta bazen o kovalara sokularak indiriliyorlar ocağa…
Bir gün daha çıkarsa  yüzünde karasıyla madenci ışığa
şükrediyor ailesine kavuştuğuna…
Yarının garantisi var mı yine böyle bir facia yaşanmayacağına?
Sadece madenler değil, her gün işçiler ölüyor  Soma’ya sebep olan düzende, koşullarda, iş başında…
Acımız çok büyük, derin…
Dileyelim ki, ışık olsun madencinin güneşi tüm karanlıklara…

kkkkkkkk

 

Çanakkale Tabip Odası Başkanı Dr. Hülya Görgün ve tüm odaya,
bu projede yer almamı sağlayan ve bana da büyük katkı sağlayan, Çanakkale Dayanışması fikrini çoğaltan Çanakkale Tabip Odası Genel Sekreteri Dr. İlhan Pirinçcilere, Soma ziyaretinde de, sonrasında da Soma’yla aramızda köprü kuran Mehmet Ali Işık’a, fotoğrafları ve izlenimleriyle dayanışmaya, yazıya ve bana büyük katkı sağlayan Aykan Özener’e, ziyaret boyu ve sonrası birlikte hareket ettiğimiz Berçem Abul Gümüş’e, Çiğdem Özcan’a, mesai arkadaşlarıma, Çanakkale Çevre Platformuna ve son olarak Çanakkale Dayanışmasına sonsuz teşekkürler…
Soma’yı unutturmayalım…