Tag Archives: Kampüs FM

Luxus Orta Dünya Müzikleriyle Güler Yüzlü Bir Sokak Hareketinin Peşinde…

Standard

Korunaklı masalında etrafı milimetrik çizgilerle sarılanlara;  e57dcda5cd209d9de47a8452e1b505648dfa6910
Kapacak köşe ararken zarardan dönülecek köşeleri kaçıranlara,
sabahın sekizinde fırfırlı eteğiyle, kravatıyla
telaştan, koşuşturmaktan derbeder
herşeyden kaçmak isterken;
yüzünde zoraki bir gülümseme bulanlara,
Aklı karışanlara, başı zonklayanlara;
Balansı tutturamayınca toleransı olmayanlara,
Şirin babanın bile bunaldığı dünyaya dayanamayanlara,
dayatılanların farkında; sistemin bebeği olmayanlara
kendi sesini, rengini, şarkısını arayanlara merhaba,
diye yaparım açılış anonsumu radyo programında…
Luxus çalar fonda; ‘Hayat zaten Bi’lareya…’

Onlar da yeri hazin gözlerle arşınlayan bakışlardan sıkılanlara,
Tekrarlandıkça içi boşalan bir takım karanlık argümanlar yerine
hayatın dandikliğine takla atanlarla, dil çıkaranlarla birlikte söylüyorlar şarkılarını
bıyık çiziyorlar sevimsiz suratlara…
Müziklerini yolcu kapasitesi geniş bir cadı süpürgesine benzetmeleri ondan manifestolarında…
Şarkı sözleri de bir o kadar kıvrak, eğlenceli
Gönlüm kupkuru bir çöl, susuzum yanıyorum derken zıplattıkları,
sen bunu al felek diye diye göbek attırdıkları müzikleri gibi…

luxus
Luxus güler yüzlü, kendine özgü müziğiyle sahnede 2005’den bu yana…
Kah iflah olmaz muzip ruhlarını katarak yaptıkları coverları,
kah Alper Bakıner’in lezzetli kaleminden çıkan kendi şarkılarını söylüyorlar
türler arası ve ya Oriental Blues olarak betimlenebilecek bir tavırda…
Kamucan Yalçın klarnetiyle eşlik ediyor Alper’in kemanına…
Ozan Akgöz akordeonda, Burak Beyrek davulda,
Payam Ghasemi ve Cem Kurt gitarda
Grubun fıtratında var doğaçlama.
İki albüm çıkardılar, üçüncüsü ekimde raflarda
İlk albüm Acayip Şeyler’in ismine yakışır biçimde bir hikayesi var ikincisinin;
Bildiğimiz bir lira, Bi’lareya’ya düşmüş işportada
Al sana sistemin diline bir çizik daha…
Albüm kayıtları için stüdyoya girmeden,
sıcaklarda bünyeyi hoş tutan müzikleriyle güneye göç etmeden önce
‘ahaliyle’ buluştukları son konserlerden birinden denk geldik Luxus’la Çanakkale’de…
Yeni albümden artık ‘orta dünya’ diye tanımladıkları müziklerine,
sistemin bize yapmak istediklerinden dans ederek gerçekleşecek güler yüzlü devrimlere
neler konuştuk neler konser öncesinde…
Buyrun, Luxus eşrafından Kamuan Yalçın ve Alper Bakıner sizlerle 🙂

DSCF6043

Latince’de ‘ışıklar’ mış Luxus’un kelime karşılığı…
Müziği sokakta arayan, öğretilenlerin dayattığı kalıbın dışında nefes alan, uymayan, derdini de neşesini de eğlenerek anlatan, ritmin peşinden çağırdıkça kalabalıklaşan, kişisel özelliklerini ayrı ayrı koruyup özgürce müziğini yaparken bir yandan da bir arada bu kadar güzel duran müzisyenlerden oluşan   gruptan saçılan rengarenk ışıklar, olarak da genişletebilirim sıkı bir dinleyeniniz olarak bu tanımı…

Alper Bakıner: Herkesin yakalayabileceği bir şey değil bu, çok şanslı hissediyorum kendimi. Grup arkadaşlarıma yoldaşlarım diye bakıyorum, sonuna kadar beraber yürüyeceğim insanlar… Onların da böyle hissettiğini biliyorum. Grubun akordeoncusu Ozan ve klarnetçisi Kamucan’la 1996’da Marmara Üniversitesi Müzik Bölümü’nde tanıştık. Orada bile bizi mutlu edecek, kendimizi ifade edebileceğimiz müziği konservatif bilginin dışında bir yerde aradık. Bilgilerimizi de hiçbir zaman reddetmedik; o bilgiler hep durdu ve bize çok yardımcı oldu ama bir noktada artık başka şeylerin peşine düşmek lazım; yaşayan müziklerin… Biz hep böyle düşünüyorduk, o yüzden de bir aradaydık. Luxus’u 2005’de kurduk. O zamandan beri birlikteyiz. Gruba sonradan katılan arkadaşlarla sıkı bir şekilde devam ediyoruz yola…

Kamucan Yalçın: Tutkuyla bağlıysan eğer yaptığın işe; müzikte ya da herhangi bir meslekte, bir sorun olmuyor. Bu iş de dışarıdan göründüğü kadar keyfekeder ve entelektüel değil sadece; çok ciddi bir beden eğitimi istiyor. Kendinize çok iyi bakmak zorundasınız; serserilik kısmı işin biraz cilası, dışa yansıması… Bu tip koşullarda tutunmak ve performansa sağlıklı bir şekilde devam etmek istiyorsanız, gerçekten çok sağlıklı yaşamanız gerekiyor. Bizim hiçbir zaman hayattan çok büyük maddi beklentilerimiz olmadı. Başka tür bir ahlak peşindeyiz. Üç otuz paraya çorba kaynasın ki biz severek yaptığımız işi yapmaya devam edebilelim derdindeyiz. Elbette harika paralar kazansak harika olur ama eğer başka şeyler yapmamız gerekiyorsa para kazanmak için; yapmadık, yapmıyoruz, yapmayacağız. O yüzden de çok mutluyuz, çok eğleniyoruz. Sokak sadece bir tür alternatif sahne biçimi değil, hayatın ta kendisi… Dolayısıyla da orada olmak gerekir.

‘Biz son kalan kar birikintisini oynaşmaya mekan tutmuş iki çılgın kedi için çalarız yalnızca, lakin herkes bundan sebeplenir’ diyorsunuz ama en çok siz sebepleniyorsunuz, sahnedeki enerjinize bakınca : )

Alper: En önemli kıstas bu. Birbirimize baktığımız bir dairede gibi hissediyoruz kendimizi sahnede. Evet hepimiz seyirciye dönüğüz ama sanki birbirimizle müzik yapıyoruz ve bundan büyük keyif alıyoruz. Biliyoruz ki biz keyif almazsak karşımızdakinin keyif alması mümkün değil…

Kamucan: Enstrümanınıza hakim olmanız gerektiği kadar, yaptığınız müzikten keyif almalı, o anın içinde olmalısınız. Bir ameliyat masası başında akşam ne pişirsem diye düşünen cerrah kadar tehlikeli, sahnede başka şeyler düşünen bir müzisyen… Çok ruhsal bir şey sahneden dinleyiciye geçen… Bunu anlamak için hiç kimsenin korkunç bir akademik eğitime, müzik eleştirmeni donanımına ya da iyi bir kulağa sahip olmasına gerek yok. Biz seyirciyi mutlu etme derdindeyiz. Galiba sahnenin önünden de eğlenceli görünüyoruz; iyi şeyler geçiyor insanlara, başka hiçbir şey istemiyorum hayatta...

Ben ilk kez canlı izleyeceğim sizi ama videolarınızdan bile geçiyor o yerinde duramama hali…

Alper: O zaman sıkı durun, umarım antrenman yapmışsınızdır çünkü bu akşam epey zıplayacaksınız 🙂
Kemerleri çözün, uçuşa geçiyoruz !


Sosyal medyaya da yansıyor Luxus’un eğlenceli ritimleri, bu kendine has dili… İyi bir iletişim halindesiniz “ahali” diye seslendiğiniz Luxus muhipleriyle… Grubun günlük hallerini, gelişmeleri hemen paylaşıyorsunuz facebook sayfasında; konserlerle ilgili aksaklıklar da dahil buna.

Alper: ( gülüyor) Evet, bunu önemsiyorum çünkü; içten olmak lazım. Arada naylon bir his gördüğüm ya da hissettiğim zaman hoşuma gitmiyor. En yakın arkadaşımla nasıl konuşuyorsam, sosyal medyada da aynı şekilde konuşmayı seviyorum. Buradan da söylemiş olayım, ben yazıyorum o yazıları, yanıtları 🙂 Bir manifestomuz var, onu da Kamucan’la beraber yazdık; Luxus, boynunuzdaki kravatın yasaklanmış göbek atma isteğidir. Terli terli su içmenin yegane bahanesidir.

Web sitesi de en az Luxus ve manifestosu kadar renkli, eğlenceli …

AlperSite Kamucan’ın çizimi… İkinci albüm kapağındaki çizimler, yazılar da ona ait, eli oldukça maharetli : )

luxus1

 

Kamucan: Bize daha çok gider gibi düşündüm öyle bir şeyi, imkan ve vakit olsa başka fikirler de var. Parlak parlak, oradan buradan fırlayan birtakım aplikasyonlar yerine, bizim hayatta kotarmaya çalıştıklarımıza benzer bir şey olsun istedim, derdimizi doğru düzgün bir şekilde ifade etmesini… Çok da pırıl parlak, steril bir halimiz yok bizim, o yüzden sitenin bizi yansıttığını düşünüyorum. Zaten ilk mesajının da hala ‘site açıldı’ olması 🙂
Onu bir ara güncellemeliyiz 🙂

Lokomotifi çok sık kullanmışsınız çizimlerinizde… Var mı özel bir anlamı Luxus sözlüğünde?

Kamucan: Alper’in şarkı sözleriyle alakalı bir şey… Kişisel hayatımda birisi beste yaptım diye geldiğinde her zaman büyük bir tedirginlik hissederim. Fikriniz sorulduğunda, kötü olan bir şeye iyi olmuş diyemezsiniz, bu çok önemlidir. Alper’in bütün bestelerini hep çok beğendim. Aynı şey yazdığı sözler için de geçerli. Bunlar çok güzel, bizim hayatımızla birebir bağlantılı sözler…  Lokomotifin hikayesine gelince, ilk albümü hazırladığımız zamanlar Alper insanüstü bir çalışma temposu içindeydi. Günde 4 – 5 saat uyuyordu, özel bir okulda öğretmenlik yapıyordu. Çok mutsuzdu, kravat takıyordu. Sirkeci tren hattını kullanıyordu. Bu onun için; oradaki kentsel dönüşüm ve bize benzemeyen ölsün tavrıyla yeniden tasarlanan şehrin turistik yıkım turu gibiydi. Bizim en büyük sıkıntımız, ilerleme adı altında bize sunulan ve kendine özgü, çeşitli olan ne varsa öldüren ideoloji biçimi… Diyor ya zaten şarkıda; bu trenin ben hoşuna gitmem , hayat zaten bi’lareya… Tren neşeli, içinde şenlik barındıran farfarlı bir şey biryandan da… Bir sürü müzisyenin bir trene doluşup gittiği an da öyle… Alper’in etrafında dolaşmayı sevdiği çeşitli imgeler var böyle hayatlarımızla ilgili; tren ve elma gibi… Hayatlarımız ortak olduğu için bunlar, üzerine düşünmeyi sevdiğimiz, kendi içimizdeki kadim arketiplerimiz…

logo

Luxus, 3. albüm için geri sayıma başladıSosyal medyada paylaşıyorsunuz gerçi prova, kayıt hallerinizi ama biraz tüyo istesem, bu kez nasıl süprizler bekliyor bizi? 

Alper: Sürpriz coverlar olacak yine, bir tanesi garanti, bir tanenin arayışı içindeyiz. Umuyorum ki sekiz şarkı olacak. Şu an altısı ve bir coverımız tam olarak bitti. Yedincisinin provaları bitmek üzere. Ben iki şarkıyı daha yazmak için inzivaya çekildim. Kayıtlara başladık. Ekim ayında albümün çıkmasını umuyoruz, buradan da onun müjdesini vereyim.

Kamucan: Mutfak fokurduyor, iyi gidiyor. Luxus’un kendi içindeki diskogrofisinin de iyi gittiğini düşünüyorum. Genel ortalama söz konusu olduğunda; ritmik olarak sakin demek iyi olmaz, kudurmayı seviyoruz sonuçta, biraz daha kıvamlı, demli bir durum söz konusu…  Sözler geçen sene başımıza gelen, başına gittiğimiz olaylarla paralellik içeriyor. Başımıza gelenleri anlatıyor yine Alper, biz de destekliyoruz. Daha fazla detaya girmiyorum, albüm süreci değişken ve hassas olduğu için yalan söylemiş olmaktan korkuyorum. Dediklerim değişebilir, grup başka bir hale sokabilir. Sağlıklı gidiyor.

Grubun tromboncusu Mikail Şimşek, toprak beni çağırıyor deyip Olimpos’a yerleşmeden önce 7 kişiydiniz ve Bi’Lareya’da aynı ekiptiniz. O albümün dişi enerjili olduğuna dair bir yorum okudum ve bu çok hoşuma gitti, nihayetinde Kamucan kalabalık grubun tek kadın sesi…    

Kamucan: Metin de dişi… Benim solo olarak söylediğim bir şarkı var, Felek, Alper onu kadın vokal düşünerek yazdı. Bu albümde de en az bir tane olur diye düşünüyorum. Kadın önemli ve neşeli bir şey 🙂 Albüme o havanın sinmesi de öyle… İkinci albümde olduğu kadar yoğun mesai yapamadık ilk albümde; daha çok Alper o işi çekip çevirdi, biz geldik, çaldık, gittik gibi oldu fakat ikincisinde Alper’le bolca yanyanaydık mesaide… O yüzden ikinci albüm daha çok içme sindi ve elimin kokusunu, tadını daha çok hissettim. Bunda da öyle olur dilerim.

15191_831479880201811_1690091464_n

İlk albüm Acayip Şeyler’de Müslüm Gürses efsanelerinden Yuvasız Kuş ve Neden Saçların Beyazlamış Arkadaş’ı Luxus’ca yorumlayarak hem sizi sahneden tanıyanlara sürpriz yaptınız, hem de Adana’da arabeskle tanıştığınız lise yıllarınıza selam çaktınız. İkinci albümde Kamucan’ın söylediği Felek, bu niyetin devamı mı?

Alper: Felek için ekşi sözlükte birisi, bu şarkı sadece hoppa bir şarkı diye yazmış. Çok hoşuma gitti, tam karşılıyor. Başka türlü tanımlamak bence çok gereksiz. Orada zaten gönderme yapılan şey arabesk ya da arabesk kültürü  değil. Ben severim arabeski, çok da barışığım ama o değil… Felek sadece hoppa bir şarkı o arkadaşın deyişiyle, ona da teşekkür ederim bu vesileyle…

Grubun tavrını, hayata ve müziğe bakışını yansıtan şarkıların başında geliyor benim için Sistematik Bebeğim…
Ne zaman o şarkıyı çalsam radyo programımda, arkasından şöyle derim;
‘Bu şarkı, bir sabah fırfırlı eteği, yüzünde riyakar gülümsemesiyle karşılaşanlara,
telaşından, koşuşturmaktan derbeder olanlara, korunaklı masalında üstü başı perişan kalanlara ama bütün bunların farkına varıp, sistemin bebeği olmayanlara, yeniyi arayanlara…’

Kamucan: Kadın kadar güzel, hala kendine dönük, kendisiyle temasını yitirmemiş bir varlıkta çok daha ezici ve can sıkıcı oluyor sistemin etkisi… Alper, sistemin kadınlara yaptıklarından dolayı çok mutsuz. Sabah saat sekizde sokakta çok yorgun bir insan görüyorsunuz, yüzünde iki ton makyaj… Aslında üzgün; o yüzden diyor ya şarkıda, üstün başın perişan… Ne kadar şık giyinsen de, makyaj yapsan da, saçına fön de çektirsen, üstün başın perişan; çünkü toprakla bağ halinde değilsin. Sevmediğin bir işi üç otuza yapmaya devam ediyorsun. O insanları kesinlikle yargılamıyoruz, bu da bir tercih… Hatta çok daha güvenli ve sağlıklı bir tercih olabiliyor çoğu zaman çünkü biz önümüzü göremiyoruz, hiçbirimizin sigortası  yok. Sığ suda yüzmüyor oluşumuzun bir sürü avantajı ve dezavantajı var. Bir tür soluk alma, uyanış noktası olabilir belki o şarkı… İşini bırakmak isteyen bir insan varsa ve bu şarkı onu teşvik ediyorsa çok seviniriz tabii… 🙂

Alper: ( gülüyor) Bunu da yapabiliyorsak, maşallah diyeceğim bize : ) Çok teşekkür ederiz, bunlar hep alternatif müzikler, alternatif şiir arayışları, dinleyiciye çok ulaşabilen şarkılar değil… Böyle karşılıklar bulması bizi çok mutlu ediyor.


B
undan birkaç ay önce Hüsnü Arkan’la yaptığım röportajda Abbas’ı konuşmuştuk onunla… Cahit Sıtkı Tarancı’nın ölüm temalı şiirinin nasıl bu kadar keyifli bir şarkı haline geldiğini, giriş müziğinden sonra Haydi Abbas Vakit Tamam derken gülümsettiğini… O da bunu bana değil, Luxus’a sor dedi: )

Alper: (gülüyor) Neden saçların beyazlamış arkadaş da aynı hikayedir. Biz şarkıdaki ya da şiirdeki hissiyatı öbür tarafa çevirmeyi, yani taşın kara yüzüne değil ak yüzüne bakmayı seviyoruz. Sağolsun Hüsnü de böyle bir davette bulundu bize, bu şarkıyı siz yapar mısınız, eti sizin kemiği benim şeklinde… Biz de zevkle dedik. Sadece gitarla çalıp söylediği bir demosunu gönderdi. Biz bir gün oturduk onu nasıl düzenleyelim diye, biraz düşündük ve o dinlediğiniz şey çıktı ortaya… Ben de çok hoşnutum o şarkıdan, çok hafif bir şey çıktı, hatta bunu çok kısaca tartıştık kendi aramızda; bu bir ölüm şarkısı aslında… Dedik biz hep böyle bakmadık mı ölüme ya da hayata; öbür tarafından, içindeki neşeli şeyi bulmaya çalışarak… Bir yandan da evet bir ölüm şarkısı ama aslında Cahit Sıktı da çok neşeli bir şekilde giriyor; Haydi Abbas Vakit Tamam diye… Ölüm bu kadar basit işte…


“Yıllardır soruyorum bu soruyu kendime, bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim” derken bir yandan neşeyle dans ettirmek, Luxus’a has olsa gerek…

Alper: Ancak bizim yapabileceğimizi iddia etmek bizi çok fazla büyüksemek olur, bunu yapabilecek çok insan vardır. İş; istemek. Sana göre sadece biz yapıyorsak, buna çok mutlu olurum 🙂 Böyle devam edeceğiz sonuna kadar. Hayattan zevk almamızı sağlayan hikaye bu…

Dayanışma konserlerine de destek veriyorsunuz müziğinizle… ‘Eğlenerek eylem’ mümkün mü? 

Alper: Belki de yapacağımız, arkamızda bırakacağımız en önemli şey bu olacak. Biz Emma Goldman’ın izinden gidiyoruz; ‘Dans edemediğim devrim, devrim değildir.’ Yani güler yüzlü bir müziğin, güler yüzlü bir isyanın, güler yüzlü bir sokak hareketinin peşindeyiz. Kendi kişisel tarihimde de 90’ların ortalarında o asık yüzlü sol gelenekle çok haşır neşir olduğum için bunu söyleyebiliyorum, çok uzun zamandır o geleneğin de tam karşısında yer alıyorum. Bu iş asık suratlı, çatık kaşlı olmaz, güler yüzlü olur. Ancak o zaman dans edebileceğimiz devrimler inşa edebiliriz.

Kamucan: Bunu çok önemsiyoruz. Herkes istediği biçimde müzik yapma özgürlüğüne sahip. Sırf gülelim gibi bir durum da olmaz ama biraz daha gülümseyerek anlatmayı önemsiyoruz çünkü dünyanın ve memleketin haline bakınca, biraz dil çıkarmaktan başka çaremiz yok. Dolayısıyla da bu sadece seyirciye sunulan bir şey değil, kendi kendimizi de uyguladığımız bir tür tedavi, şifa hali, bir kahkaha terapisi… Oradaki neşe bir tür sektörel malzemeye dönüşmediği, gerçekten içten olduğu müddetçe, sahnede bir sürü eğlenceli şey söylemek derdindeyiz.

luxus

Oldukça sık çıkıyorsunuz turneye, albüm için stüdyoya kapanmadığınız dönemlerde hep sokaktasınız müziğinizle… Ve festivallerde… Sadece müzik değil;  film, edebiyat gibi farklı festivallere katılmışlığınız da var geçmişte… 

Kamucan: Böylesi bizim için çok daha keyifli… Bir keresinde Binnur Kaya’yla şöyle bir şey olmuştu; Yabancı Damat’da oynuyordu o sıralar ve Binnur Kaya fenomeni daha yeni beliriyordu. Ben de sırf İlker Aksum’la muhabbeti için diziyi izliyordum. Bir gün ona çok güldüm, Allah da seni güldürsün falan deyip çıktım evden. Akşam Hayal Kahvesi’nde çalıyorduk, konserin sonunda fark ettim, kenara dayanmış bizi dinliyor. Dedim işte budur, işte bu gerçek bir alışveriştir. Bu kişi beni mutlu etti, harika performansıyla beni çok eğlendirdi ve gelmiş bizi dinliyor. Bilmiyorum bizi her zaman dinliyor muydu yoksa tesadüfen mi oradaydı ama gelmişti işte, eğleniyordu, alkışlıyordu. Acayip mutlu olmuştum. Bir edebiyat, tiyatro, film festivaline gittiğiniz zaman da böyle kıymetli temaslar oluyor. Sizin izleyip alkışladığınız insanların sizi alkışlıyor olması harika bir şey…  Ankara Sinema Derneği’nin yaptığı gezici festivalde de kar amacı gütmeden koşa koşa gittik nereye giderlerse, iki yıl çaldık, çok eğlendik. Sonra onlar da bizi Berlin Film Festival’ine götürdü. Türk resepsiyonunda çaldık, çok keyifli oldu. Dilerim böyle karşılaşmalar devam eder.

Bayılıyoruz ya etiketlere, kategorileştirmeye; farklı bir şey duymayagörelim, illa bu gibi demeye, benzetmelere… Luxus’un müziği de konumlandırılamadı uzunca bir süre… Gogol Bordello gibi diyenler de oldu, dünya müziği, balkan esintili de… Oriantel Blues ifadesi karşıladı sanırım beklentiyi…

Alper: O kavramı artık kullanmıyoruz. 4 kişilik akustik bir ekip olarak kurulduğumuzda doğaçlamaya dayalıydık. O zaman yarattığımız bir kavramdı Oriantel Blues ancak Acayip Şeyler albümü çıktığından beri karşılamıyor artık müziğimizi… 20 tür müzik var neredeyse yaptığımız; tango, arabesk, ska, punk, gipsi, balkan…  O yüzden bunların hepsini sıraya dizmektense, türler arası demek müziğimize daha makul… Dünya müziği kavramını ben çok sevmiyorum ama bizi hep dünya müziği kategorisine koyuyorlar. Geçen gün bir arkadaşım çok güzel bir kavram buldu, ilk defa burada söylüyorum; orta dünya müziği… Dedi ki, Luxus’unki dünya değil, orta dünya müziğidir. Çok hoşuma gitti 🙂

Kamucan: Aslında başından beri öyleydi fakat insanlara orta dünya müziği deyip de geçemiyorsunuz . Siz nasıl bir şey çalıyorsunuz dediklerinde kalakalıyorsunuz; ya sekiz tane şey sunmak ya da pop değil demek zorundasınız. Her tarafa sirayet eden bu hakim totaliter yapıda böyle bir şey var; insanlar sizi tür cenderesine sıkıştırmaya çalışıyorlar. Bu durumda bir şey uydurmak zorunda kalıyorsunuz ama biz o zaman da sürekli altını çizdik; oriental blues bizim uydurduğumuz bir müzik türü değil, bir ruh halidir. Blues da öyle… Aslında oriental sözcüğüyle de meselemiz var, orada da onu bir miktar dalga geçer gibi kullandık. Oryantalizm mevzusu da başka bir röportajlık konu… Bir süre sonra baktık insanlar ne çaldığımızı anlıyorlar, ortaya karışık demeye başladık sordukları zaman. Keyfekeder demeye başladım. Biz sevmiyoruz bu tür cenderesini… Tango olabilir, hip hop olabilir, funky, soul, türkü… Hiç farketmez.  Kulağıma hoş gelen her şeyi dinlerim klişesi aslında çok sağlıklı bir klişe… Kulağı açık tutmak lazım. Radyo işi yapıyorsun, bilirsin; kendine verilen her türlü müziği bir balkon konuşması edasıyla dinleyen bir topluluk var. O insanları da anlıyorum, yeni bir şey sunulmadıkça bu durum genişlemez, değişmez. Dolayısıyla biz bu işi zengin tutma eğilimindeyiz. Her şeyden önce kendimiz için… Sıkılırız sek bir rock band olsak, ya da sadece etnik tınılar kovalasak… Bütün dünyanın müziği bizim müziğimiz…

O gece taktık kemerleri geçtik uçuşa… Gevşedi kravatlar, bıraktı herkes kendini Luxus’un müziğinin ortasına…  Bıyık çizdik asık suratlara, dil çıkardık öğretilip tekrarlandıkça içi boşalan her ne varsa… Bilmem ki bu dünyaya ben niye geldim derken keman ve klarnet müthiş bir hızla eşlik ediyordu doğaçlama dansımıza… Bir çizik de biz attık bizden mükemmel sıradanlar olmamızı bekleyen sisteme; Bi Lareya…
Luxus’a, menajerleri Banu Saman’a, Öküz Kültür Cafe’nin işletmecisi Ayla Eroğlu’na ve çalışanlarına, Kampüs FM Genel Yayın Yönetmeni Osman Cevizci’ye ve gazeteci Şebnem Yüksel’e, bu röportaja keyifli katkılarından dolayı, şükranla….

 

 

 

 

Reklamlar

Şarkıların kanadında yola çıktık Aylin Aslım’la, Zümrüdüanka’nın peşi sıra…

Standard

Kurtlarla koşan kadınlar;
Arkalarında bıraktıkları rüzgarla         1890542_597872400302591_803739158_o
değdikleri hayatları doğaya salar,
kafeste yaşayan kuşları özgür bırakırlar…
Ruhlarındaki kanatlarla o kuşlara katılır,
Kaf Dağı’nın ardına doğru birlikte uçarlar…
Kehanete göre yedi zorlu vadi uzanır önlerinde,
Küllerinden yeniden doğan Simurg’un sırrına erişmeye…
Kıskançlık gölünden aşk denizine, ayrılık vadisine
Hakikat ormanından inkar limanına,
Hırs ovasından bencillik dağına giden yolculukta takılırlarsa eğer;
küllerinden yeniden doğmayı öğrenirler
biraz daha güçlenerek, değişerek, yenilenerek her seferinde…
Özgürleşirler, peşinde oldukları simyayı kanatlarında keşfettikçe
Her vadide biraz daha varırlar kendilerine…

Tesadüf olmamalı “Zümrüdüanka” ismini vermesi son albümüne
Yıllardır birlikteyiz Kaf Dağ’ımıza uçarken sözleri ve müziğiyle…
Güçleniyoruz, anlattığı hikayeler yolumuza kesiştikçe
Aylin Aslım müziğin doğasını ve şifasını dansıyla ruhumuza taşırken sahnede
Bir kez daha karşılaştık geçtiğimiz vadilerle;
Değişen, yenilenen, yenilen, küllerinden yeniden doğarken kanadı da eksilen
Renklerini özleyen, özgürleşen, öğrenen kendimizle…
Varlığımızı kutluyor gibiydik tek başımıza söylerken şarkılarını birlikte o gece…
Vardığı sırrı bıraktı herkes hepimizi bir anda saran müziğe…
Daha mutlu, daha güçlü, daha özgür döndük kendi gökyüzümüze…

Kuliste buluştuk konserden önce…
Balkanlar’dan Kazdağları’na
Kaşlarında martıları taşıyan güzel çocuğa……
Kurtlarla koşan kadınlardan kadın olmaya
Herşeye rağmen anlatmaya, hissettikçe var kalmaya
doğaya, yolculuğa, şarkılara…
ve röportaj arasında her daim baş ucumda saklayacağım çok özel sözler bıraktı Aylin Aslım
tayfasıyla iyi ki de uğradığı Çanakkale’den devam ederken yoluna…
Savurduk küllerimizi, yana yana yeniden doğmaya…

DSCF6112

“Aylin Aslım şehrine geliyor” haberini gördüğümden beri sabırsızlıkla bekliyordum Çanakkale’ye de gelmenizi… Hoşgeldiniz, iyi ki geldiniz… Farklı şehirlerle yoğun geçen bir turne bu öyle değil mi?…

Hoş bulduk, çok teşekkür ederiz. Evet, gidip geliyoruz. Çıkıp bir ay gelmeme gibi değil de gitmeli gelmeli bir turne bu diyelim. Bir hafta sonu Güneydoğu, bir hafta sonu Akdeniz… Çanakkale’den sonra Ankara var, sonra Denizli, İstanbul… Gidebildiğimiz kadar değişik; daha önce hiç gitmediğimiz şehirleri zorlamaya, çalabildiğimiz kadar çalmaya çalışıyoruz.

Şarkılarınızı götürdükçe, dinleyiciden ne geçiyor size, özellikle de daha önce hiç gitmediğiniz şehirlerde?

Sürpriz olabiliyor konserler… Bazı şehirlerde hiç ummadığımız bir sıcaklıkla karşılaşıyoruz; daha önce hiç gitmediğimiz için tahmin edemiyoruz o kadar çok eşlik edeceklerini şarkılara… Bazılarının da daha farklı geçmesini bekliyoruz; daha donuk kalabiliyor mesela… Değil şehrine, gecesine göre bile değişiyor. Aynı şehirde, ayrı gecelerde; ayrı seyirci bile olabiliyor. Ama her zaman, beni de grubumu da daha önce gitmediğimiz, görmediğimiz bir şehirde olmak bile tek başına mutlu ediyor. O şehri merak ediyoruz, sokaklarını geziyoruz. Önceden araştırma yapıyoruz; nereye gitmeli, ne yemeli, ne almalı, nesi meşhur, nerelerini görmeli…  Tüm bunlar bizi daha da heyecanlandırıyor.

Çanakkale’de biraz ötemizde, sizi çok heyecanlandıran bir yer daha biliyorum; Kazdağları…

Evet : ) Çok özledim Kazdağları’nı…  Geçen yaz gidemedim ama 7 – 8 senedir, belki daha bile fazla, her yaz gittiğim bir yer oldu orası… Kuzey Ege çok güzel, Trakya sayılır zaten… İnsanı da doğası da, yemesi içmesi de, herşeyi güzel… Çanakkale’yi de ayrıca seviyoruz. Güzel de bir havaya denk geldik, çok kısa da olsa kordonda bir yürüyüş yapabildim. Güzel bir şehir burası…

“Sessiz Olmaz” müzik belgeselinde Kazdağları’nda anlatıyorsunuz ya zaten müzikle ve doğayla ilişkinizi, görüntülerde bile köylü kadınlarla iletişiminizden aldığınız keyif ve doğada arınma haliniz çok belli…
O köyü çok sevdim, çok da merak ettim; neresi?

Zeytinli vardır Edremit’de… Eskiden Zeytinli Rock Festivali de vardı, çok sık gitmişizdir oraya… Zeytinli’nin hemen üstünde köyler, onların üstünde de Kazdağları var zaten… O köylerden biri; Mehmetalan’ın biraz üzerinde bir kamp bölgesi orası… 8 – 9 yıl önce bir tek orası vardı, sonra ufak ufak kamplar, hatta bazı sağlık kampları da kurulmaya başladı. Birkaç yıl önce yabancı şirketlere devlet izin verdi ve Kazdağları’nda altın aramaları başladı. Çok ciddi hasar gördü; oranın mitolojide geçen tertemiz, pırıl pırıl toprağı, suyu arsenikle zehirlendi. Bir kısmı hala canlı ve sağlıklı. Gitmeye devam ediyoruz, Kazdağları çok özel bir bölge…

O özel bölgenin daha fazla zarar görmemesi için direniyor Çanakkale; gittikçe güçlenerek, kalabalıklaşarak devam ediyoruz altın şirketlerine karşı mücadeleye…
Şöyle bir habere rastladım bir gazetede; “Balkan kızı Ankara’ya geliyor.”
Almanya doğumlu olduğunuzu ve ananenizle  büyüdüğünüzü biliyordum sadece, Balkanlarla bağınızı çok merak ettim…  9/8’lik ritimler var mıdır Aylin Aslım’ın içinde de : )

İşte kanto var : ) Benim annem de babam da Makedonyalı, ananem de oralı zaten, o büyüttüğü için öyle kaldı adım : ) Doğru yani ( gülüyor )

“Balkan Kızı Çanakkale’de” diyelim o halde biz de: )

Trakya’yı seviyorum, Çanakkale tam Trakya olmasa da bizim toprak sayılır : )
Çok teşekkür ederim, çok mutlu oldum bu kadar heyecanlanmana…

                  (Aylin Aslım’la tam da bu esnada yaptığımız, kaydı ve her anı hep gülümsemeyle başucumda saklı kalacak konuşmadan sonra daha da artan heyecanımdan bir süre toparlayamadığım sorularımın sessizliğini, ancak müzik aralayabilirdi : )   

13442580012116664310588123612

 

“Canını Seven Kaçsın” albümüyle”Gülyabani” arasında geçen dört senede kendinize dönme, yazamama, arama, sorgulama hali hasıl olmuş da bir kitaba tutunup yenilenerek çıkmışsınız ya,  son albüm “Zümrüdüanka” nın üzerinden bir yıl geçti; nasıl hissediyorsunuz kendinizi?

Bir üç sene daha beklemeyeceğimi ve beklememen gerektiğini hissediyorum : ) Beklemek de istemiyorum. Yakın bir dönemde tekrar yeni kayıtlara başlayacağız gibi ama ne yönde gidecek, ondan çok emin değilim şu anda…

Şarkılarınız gibi, albümlerinizin dizilimi de bir hikaye taşıyor aslında…  Elektronikle rock müzik arasında gidip gelen ilk albüm “Gelgit”den sonra bu halden özgürleşmiş rock ruhunuzla kanto bile yaptığınız “Gülyabani” ve dört yıl ara… Ararken karşınıza çıkan “Kurtlarla Koşan Kadınlar” ın gücünün neredeyse her şarkıya sindiği  “Canını Seven Kaçsın” ve o esnada kuşandığınız boyalardan arınıp en yalın halde karşımıza çıktığınız “Zümrüdüanka”…  Neredesiniz şimdi Simurg’un tüyünün peşinde, yedi vadiden kendinize doğru çıktığınız yolculukta?  

O yolculuk tek başına değil de hayatında irili ufaklı rol alan bütün insanlarla yapılan bir yolculuk ya… Zaten Zümrüdüanka’nın hikayesi de o ya… Otuz kuşla beraber yola çıkmak ve tek olmak… Aslında insanı hayatta gideceği yere sadece kendisi götürmüyor; yanında, arkasında, önünde duran, iyi ya da kötü etkiler bırakan insanlarla birlikte o hayat yolculuğu yapılıyor. Bazen onlardan ayrılıyorsunuz, bazen beraber uçuyorsunuz. Bazen desteklerini alıyorsunuz bazen alamıyorsunuz. Ben o yolculuğun neresindeyim, çok da emin değilim aslında… Çünkü ölene kadar yapılan birşey herhalde bu yolculuk… Bu arayış… Yaş itibariyle belki biraz daha sakin, biraz daha sabit hızda uçuyor olabilirim. (gülüyor) Ama ne zaman ne olacağını da hiç bilemiyor insan tabi…

 

Sizi dönüştüren şarkılarınızla karşılaşıyor, değişiyoruz kendi yolumuzda biz de… Zümrüdüanka’nın peşinde…  Türkülerin az sözle çok şey anlatan sade diline ulaşan iyi bir söz yazarı olmak istediğinizi söylemişsiniz bir röportajınızda… Buna daha mı yakın duruyor Zümrüdüanka?

İlk şarkılara bakınca bir aşama kaydettiğimi düşünüyorum naçizane… Az sözle çok şey anlatmak, daha halk ozanlarına dair, çok hayranlık duyulası birşey… Aslında hayatta da öyledir ya; az konuşup öz konuşan insanlar daha saygı görür ve önemsenir. Öyle olabilmek, az konuşmak kolay değil çünkü tepki verilmesi gereken ya da vermek istediğiniz çok şey olabiliyor. Sadelik her zaman daha güçlüdür, etkilidir. Çok geveze şarkıları sevmiyorum.

Hayatımın kitabı dediğiniz Clarissa Pinkola Estes’in”Kurtlarla Koşan Kadınlar” ı size sadece rüzgarını değil, kaleminizin gücünü de farkettirmiş olmalı… Kitap hakkında yazdıklarınızdan öyle etkilendim ki hemen alıp okumak istedim.

Çok tavsiye ederim. ilk 30 – 40 sayfa biraz sıkıcı gelebilir; zor, ders kitabı gibi… Başta sıkın dişinizi, sonra çok güzel açılıyor kitap; size karşılaştırmalı hikayeler okutmaya başlıyor. Her kadının okuması gereken bir kitap… Ben de bu yaz baştan okumayı düşünüyorum.

Peki büyürken biriktirdiğiniz göç hikayelerini yazmaya da başlayacak mısınız?

O çok büyük bir proje… Çok büyük ama hayatımın projesi de olabilecek bir iş… Çok da çekici… Bakalım… 

Sadece kendi hikayenizi değil; sokaktan farklı hayatları, özellikle kadınları anlatmayı da seviyorsunuz şarkılarınızda…

Şarkı yazmak hikaye yazmak demek… Başkalarının hikayelerini de merak etmek, iyi hikayelerin peşinden gitmek, sevmek…  Film de olabilir bu, şans eseri sokakta tanıştığınız birinin ya da bir arkaşınızın hiç bilmediğiniz bir hikayesi de… İyi hikaye her zaman heyecanlandırır beni… Hikayenin peşinden gitmek diye birşey var, ondan yapılıyor şarkılar…

Bazen anlattıklarınıza müzisyen arkadaşlarınızı da dahil ediyorsunuz, bazen de siz onların hikayesine konuk oluyorsunuz… Ahmet Kaya’ya saygı mahiyetinde düzenlenen “… bir eksiğiz” albümünde “İçimde ölen biri var” ı söylediniz. Nasıl dahil oldunuz projeye, ne hissettirdi o şarkı size?

İlk kez ölümünün 10. yılında bir anma gecesi yapılmıştı Ahmet Kaya’ya… Çok hızlı gelişti o gecenin organizasyonu… O şarkıyı söyler misin dediler, söyledim ben de… Eşi Gülten Kaya çok memnun kalmış o yorumdan… Anma albümü projesinin başında o şarkıyı tekrar söylememi istedi,  ben de kabul ettim tabii ki… Prodüksüyonunu, kaydını, düzenlemesini Barış Yıldırım yaptı; Zümrüdüanka’nın da yan prodüktörlerinden biri, aynı zamanda grubumuzun gitaristi… Karanlık bir şarkı çok… Açıkçası ne zaman yazdığını araştırıp bakmadım; Türkiye’den gitmek zorunda kaldığı zamana mı denk geliyor, öncesine mi, depresyon yıllarına mı bilmiyorum ama çok üzücü bir şarkı…

 

Ahmet Kaya’ya Saygı albümü hakkında olumlu, olumsuz birçok eleştiri yapıldı. Sizin içinize sindi mi, genel olarak?

Bazıları şarkının orjinalinden çok kopmamış, bazıları tamamen kendi yorumunu yapmış. Biraz dinleyicinin takdirine kalacak birşey… Ahmet Kaya’nın çok kemik bir fan kitlesi var. Mesela ben bizimkini de beğeneceklerini düşünmüyordum, çünkü Ahmet Kaya’nın o şarkıdaki yorumu çok kuvvetli. Bir kadından duymaya ya da benim yorumuma ne kadar açık olacağına emin değildim. Meğerse o konuda benim sandığım gibi tutucu değilmiş Ahmet Kaya dinleyicisi… Beklemediğim kadar güzel yorumlar aldık; beklemediğim diyorum çünkü ben çok kötü bir pozisyonda seslendirdim şarkıyı, hastaydım. Dura dura şarkının vokal kaydını tamamladık. Hatta 15 – 20 gün erteledik geçer diye hastalığım, geçmedi. Ben daha iyi olabilir miydi derken böyle güzel yorumlar almak hoşuma gitti ama herkesin kendi takdiri… Çok hayran olduğum isimlere anma albümleri yapıldığında, bazılarını ben de çok seviyorum, bazılarını hiç beğenmiyorum. O şarkı eskisi gibi aklımda kalsın istiyorum. O yüzden dinleyici tutuculuğuna karşı bir hoşgörüm var, ben de bir dinleyiciyim çünkü; benim de sevdiğim ya da biraz daha tutucu olduğum isimler var.

En az bu şarkı kadar sizden dinlemeyi çok sevdiğim, her seferinde çok etkilendiğim bir şarkı daha var;
Ulaşır sana…

Onun doğru dürüst bir kaydı var mı bilmiyorum, youtube da çok kötü bir kaydı vardı… Çok acayip bir şarkı o, sadece bir kez söyledim, bir de provalarda Grup Yorum’la… İki sene geçti o konserin üzerinden, hala haftada en az iki üç defa o şarkıyla ilgili yorumlar geliyor bana… Tüyleri diken diken eden bir şarkı… Benim için de artık maalesef başka türlü bir anlamı var onun… Bir hafta 10 gün öncesindeydi zannediyorum vefat etmeden önce… Berkin’in ailesi bir gün Berkin’in twitter hesabından o şarkıyı paylaştı… Berkin de o konserdeydi diye… Bazen o şarkı kafamda çalmaya başlıyor ve ben onu düşünüyorum. Artık öyle bir şarkı benim için…… Ama o şarkıyı bir daha canlı seslendirmeyiz diye düşünüyorum, Grup Yorum şarkısı çünkü… Öyle…


Nasıl hissediyorsunuz son zamanlarda olanlar karşısında; ifade edebiliyor musunuz kendinizi, düşüncelerinizi?

Bazen hiç birşey anlatmak istemiyor canım; öyle bir bezginlik yaratıyor bir çoğumuzda olduğu gibi… Ama bazen de öyle birşey oluyor ki tutamıyor insan kendini… Bizden önce de çok tuhaf, karanlık günler geçirmiş bu ülke 60’larda 70’lerde ama herhalde en azından bizim kuşağın görüp görebileceği en tuhaf zamanları yaşıyoruz. O yüzden, bilmiyoruz ne olacak, izliyoruz öyle… İnsanlar o kadar çok anlatarak birşeyleri değiştirmeye çalıştılar ve geri püskürtüldüler ki bu ülkede, artık biraz yoruldular, inançları kırıldı belki de…  Onun için anlatmak da yoruyor insanı bir noktadan sonra, kime ne anlatıyorum duygusu geliyor.

Yine de iyi ki anlatıyorsunuz, özellikle de kadına dair anlattıklarınız, paylaştıklarınız, okuyup etkilendiğiniz bir kitabı bile müziğinize yansıtarak çoğaltmanız, yolculuğunda sizin şarkılarınızla güç toplayanlar için ne kadar kıymetli…

Çok teşekkür ederim, birkaç kişiye öyle bir cesaret verdiyse, ne güzel… Ben de öyle şeylerden cesaret alarak bu yaşıma geldim. En dipte olduğum zamanlarda örnek aldığım bazı insanların zor zamanlarında ne yaşadıklarını, nasıl üstesinden geldiklerini, onların düşünce sistemlerini okuyarak kendimi yalnız hissetmemeyi başardım. O yüzden öyle bir yol arkadaşı olduysa şarkılarım, ne mutlu bana… Hikayeler bu işe yarar aslında; hiç tanımadığın bir insanın hayatında hiç bilmediğin bir etki yaratır ve senin de hiç tanışmadığın birisinin söylediği bir şarkı sende bir şeyler uyandırır. Okuduğun bir kitap hayatınla ilgili başka türlü kararlar almana sebep olur… Vesaire, vesaire...

Ve ne güzel ki arkadaşlarınız da eşlik ediyor tek başınıza çıkıp gittikçe kalabalıklaştığınız bu yolda size…
Harun Tekin, Cem Adrian, Teoman… Ne güzel düetler dinledik Ses Bir Ki Üç’te de…

Evet çok şanslıyım, en başta ekibim… Bu iş kolektif bir iş, eline gitarı alıp 3o yıl boyunca tek başına sahnede takılabilirsin de hiç zevkli olmaz herhalde… Ne kadar çok insan severek bir parçası olursa; o kadar büyüyor iş…


Naim Dilmener; rock müziğin olmazsa olmaz özelliği çok sağlam bir soundun yanında eleştirelliktir, demiş.
“Rock müzik bugünden memnun değildir; eleştirir ve hep daha iyi bir yarın için hayaller kurar. Aylin Aslım da hem şarkılarını söylerken hem de yazarken ve bestelerken bu ilkeyi hiçbir zaman göz ardı etmez…

Bu yorumdan sonra aklıma ilk ‘Aşk Geri Gelir’ ve ‘Güzel Günler’ geldi…

Sağolsun… Bazıları daha umutlu şarkılar, bazıları umutsuz…  Umutlu olanlar da aslında kendime vermek istediğim bir umuttan çıkan şarkılar… Dünyada herkes tek, biricik ama bir yandan da yaşadığımız hiç birşey aslında sadece bize özgü değil… Her türlü acıyı, sıkıntıyı, dünyanın değişik yerlerinde çekiyor insanlar… Aşk acısı, ölüm acısı, yalnızlık… Çok insani şeyler, sizde birşey varsa; o başkalarında da var… Siz bunun adına bir şarkı yazdığınız zaman, başka birinin de şarkısı olabiliyor çok rahat; çünkü belki o da o anda yaşıyor onu, belki bir yıl önce o kadar yalnızdı falan… İnsanların hikayeleri birbirine çakıştığı için o buluşmalar sağlanabiliyor. Hayat böyle tuhaf bir şey işte…

Hikayelerinizi, piyasa tabir edilen mecraca dayatılan kalıplarda değil, ruhunuzun seçtiği şarkılarla anlatmaya çalışırken yıllarca; kendi maddi imkanlarınızla albüm bile çıkardınız zamanında… Aylin Aslım isminin müzik sektöründeki yeri, duruşu gittikçe güçlendi ve dilediğiniz şarkıyı albümünüze alma, istediğiniz tarzda söyleme özgürlüğündesiniz şimdi… Bu anlamda yol da açtınız belki… 

Aslında yol açtım diyemem, bunu yapan çok insan var, bizden önce de yapan çok insan olmuş… Sistemin içine kabul etmediği, ama ben bu işi yapacağım kardeşim ve böyle yapacağım diyen insanlar; sistemin dışına çıkarak ve ya etrafında dolanarak albümlerini çıkarmaya çalışmışlar. Tarih boyunca vardır bu müzikte… Onun bedelleri var tabii ki…

Bu arada içinden müzik ve kadın geçen bir filmde de rol aldınız; “Şarkı Söyleyen Kadınlar…” Her ne kadar albüm çıkalı bir yıl olsa ve promosyon çalışmalarından hiç hoşlanmasanız da, hala ödüllere aday gösteriliyor Zümrüdüanka… Ve görüyorum ki Aylin Aslım şarkıları hep en iyi listesinde, özellikle de kadın şarkılarında…

Öyle oldu… Ben yazıp çizdikçe, konuştukça o konuda; bazı şeyler öyle gelişti, ben de memnunum aslında… Keşke kadın problemleri olmasa da kadın problemleri üzerine konuşmamız gerekmese; üzerine konuşması zevkli bir konu değil…

Çok uzun zaman yoğunlaşıldığında her sıkıntılı alan gibi o da insanı boğmaya başlıyor. Sürekli kadın cinayetlerinden mi konuşacağım, hep bunları mı okuyacağım, bunların üzerine mi birşeyler söyleyeceğim derken insan kendini çok öfkeli ve ya depresif bulabiliyor. Sonra da bu tür şeylerle nasıl başetmesi gerektiğini öğreniyor. İçinde çok kaybolmamak gerekiyor yani; ilgilenmek ve tepki vermek ama hayatının bundan ibaret olmaması gerekiyor; çünkü o zaman çok karanlık bir yere doğru gidebiliyor hayat…

Kadınların doğayla bağını koparmaması gerektiğini sık sık tekrar ediyorsunuz ya; kendi güçlerini keşfedebilmeleri ve iyileştirebilmeleri için… İstanbul’da, bu gündemin ortasında, nasıl yolları vardır Aylin Aslım’ın, kendi ruhunu beslemek, temize çekmek ve zincirlerinden kurtulmak için doğaya…

Çok uzun yıllar bunu yapmak için baya bir zorladım hayatımı… Son 4 – 5 yıl şehrin çok ortasında bir yerde oturduğum için de epey koptum. Sadece mümkün olan tatilimsi zamanlarda, Kazdağları’na kaçtım ama şehirdeki günlük hayatta bunu son yıllarda hiç uygulayamadım.
Bu da beni gerçekten bir girdabın içine çekti. Ne olursa olsun uzun yürüyüşlere çıkardım, hep hayvanlarım oldu evde; apartman dairesinde otursam bile… Neyse ki bu kopukluğu şimdi, yeni yaşamaya başladığım yerde biraz giderecek gibiyim; küçük bir bahçe, köpek gibi güzel şeyler girdi yine hayatıma…

Evet, gördüm twitter’da, Co : )

Co… ( gülüyor)  Co meşhur oldu : )

Fotoğrafını paylaşırken, onu evlat edindiğinizi yazıp bir de sokak hayvanlarını evlat edinme çağrısı yaptınız…

Evet, o kadar tatlı hayvanlar var ki; maalesef süs olsun diye alınıp sonra bakılamayıp sokağa bırakılan… Şunu anlayabiliyorum, bazı insanlar çok kafaya takıyor; çok cins birşey almak, mesela yarışlara sokmak istiyor, secereli alman kurdu alıyor. Onu anlayabilirim ama insanların gidip bir pet shopdan çocuğuna karne hediyesi golden retriever almasını anlayamam. Çünkü zaten çok zorlu bir süreç o yavruya birşeyler öğretmek; 1 – 1,5 yılı buluyor. Daha üç ayda pes edip sokağa bırakıyorlar. Barınağa bırakmasına bile saygı duyacağım nerdeyse; bildiğin sokağa atıyor yani ! Yazık hayvanlara… Hayvan ticareti de çok kötü birşey… Herkese tavsiye ediyorum bir canlıyla yaşamalarını; ama iguana olur, kedi olur, kuş olur…  İnsan haricinde bir başka  canlının evde olması, başka türlü bir ayna efekti veriyor insana… 

800 bine yakın takipçiniz hem bu çağrınızı aldı hem de Co’yu tanıdı…

Nazar değmesin : )

Hem fikirlerinizi, tepkilerinizi, size dair şeyleri paylaşabiliyorsunuz bu oldukça kalabalık kitleyle, hem de tatsız bir hadise geçirdiniz troll tabir edilen ve açtığınız davayla ilk kez bu kavramı mahkemeye taşımış olan bir takipçinizle… Nasıl bu sıralar aranız twitter la?

O olay benim twitterla aramı açmadı ya da değiştirmedi; çünkü o insanlar twitterdan önce de vardı. Ben de onların varlığının farkındaydım. O tür insanların bana yaptığı ilk çirkinlik de değildi bu; o yüzden ben gayet şerbetliyim onlara karşı… Twitterın sadece beni değil, bizi şu aralar çok yormasının sebebi; orada kaçınılmaz bir şekilde çok yoğun olan siyaset gündemi… Boğdu biraz bizi, çok sertleştirdi, kutuplaştırdı ama onun dışında; dünyada insanlar güzel şeyleri de paylaşıyorlar twitterda… İlk bir kaç yıl çok zevkliydi, çünkü müzik, sinema, kitap önerileri paylaşılıyordu. İlginç şeyler öğrenebileceğiniz insanları takip edip onlardan yaşam fikirleri alıyordunuz.

 

‘Usta’ şarkısında demişsiniz ki; 18 hızlı ve öfkeli,  20’ler neydi, 30’lar bedelli… 40’lardan ne beklemeli?

Hiç bilmiyorum, daha gelmedim oraya : ) Bakalım ne olacak, yaşayınca göreceğiz. O zaman yazarım herhalde : )

Şarkının şu sözlerini de çok sevdim; Yanında bir sevdiğin yoksa /şarkılar var kardeşim /söyleriz sana …

Öyle, başka türlü olmuyor zaten : ) İyi ki şarkılar var gerçekten…

İlk albümde kendinize dair hikayeler anlattıp, başka hikayelerin ve aşkı anlatmanın da önemli olduğuna karar verdikten sonra sokaktaki hikayelerin de peşine düşüyorsunuz ya… Evet hep güçlü bir kadın var Aylin Aslım şarkılarında ama konu aşk olunca özlemini, sitemini, acısını, tutkusunu, kızgınlığını, hayal kırıklığını da anlatan naif bir kadın… Ne dersiniz, aşil topuğumuz aşk mı? 

Evet, bence öyle… Kadının en güçsüz olduğu taraf… O yüzden “Kurtlarla Koşan Kadınlar”ı mutlaka okumalısınız, çünkü bin yılların getirdiği öğretilmiş bazı kurallar var ve onlar neredeyse artık genetik kod haline gelmiş. Kadınlar akıllarını kullanabildikleri sürece o öğretilmiş şeylerin dışına çıkabiliyorlar, fakat akıl aşkta işlemiyor. İşte o zaman, akıl devreden çıkınca, bir takım öğrenilmiş rollere bürünebiliyor kadınlar farkında olmadan aşkın içinde… Genellikle kendini azımsayan, kendini feda eden kadın karakterine bürünüyor çünkü o öğretilmiş bin yıllarca ona… Onu ne kadar hakimiyetimiz altına alabilirsek aslında, o kadar kendimiz olarak yaşayabiliriz aşkı… Ama işte konuşması kadar kolay olmuyor yapması… Bu farkındalığı sürekli okuyarak,  üzerine düşünerek, belki yazarak hep korumak gerekiyor yoksa unutuyor insan ve o girdabın içine çekilebiliyor.

Peki ‘İşte Sana Bir Tango’ şarkısında öykündüğünüz, hala eski moda aşklara inanma hali?

Hayat artık çok hızlı… Tartışılıyor ya şairlerin özel hayatlarını; öldükten sonra mektuplarını yayınlamak doğru mu yanlış mı diye… Ben de aslında doğru bulmuyorum ama o mektuplara, o aşklara baktığınız zaman, ulaşmak ne kadar zor birbirine… Dolayısıyla tek başına düşünecek çok zamanı var aşıkların… Aşk çok daha uzun sürüyor; çünkü çok kolay tüketemiyorsun çok kolay ulaşamayınca… Daha büyük aşklar oluyor o zaman da…

Aylin Aslım, müthişsiniz… Çok teşekkür ederim hem bu şahane röportaj hem de güzel sözleriniz için …

Ben teşekkür ederim… Çok güzel sorular sorulardı…

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yok Öyle Kararlı Şeyler’den ortaya şöyle bol esprili, pek samimi söyleşi; yanında ilk albüm çizimleri : )

Standard

Armut, Keyif Düğünü, Hızla Beklenen, 34 ve Nefret Söylemi…                   yökş logo)
Öğe niyetine dizince sözlerin üzerine müziklerini
İşte anlamlı, kuralsız ve kararsız beş şarkılık ilk EP
Müzik Hayvanı; etiketi…
Kararlılıkla takipteydim şarkılarını; gruptan
bir radyo programı vesilesiyle haberdar olduğumdan beri…
Evde yaptıkları kayıtları sosyal medya üzerinden paylaştılar bir süre
Okula devam ettiler bir yandan, akılları yapmak istedikleri müzikte…
Bir sarılsan tüm gücünle, geçer bir günde diyerek günün birinde,
Surların içinde kuşatılmış, kendini bile duyamayan şehirde bir araya geldiler
Çizdikleri şarkıları çalıp söylemeye…
Erdem, Emrah, Çağrı, Boğaç ve Ramazan…
Müziklerinden samimiyet geçen,
İkinci yeniden aldıkları ilhama arkadaşlıklarını ve mizahı katan,
Çaylar demlenirken, evde ekmek yokken bilerek uyuyakalan,
Tişört yakışmayınca defansta salça ekmek takılan,
Kafasına takmayan beş kararsız adam…

65656_566081910090279_1791977494_n

Çok heyecanlılar bugünlerde
İlk stüdyo albümleri nihayet iTunes üzerinde satışta ve her bir yerlerde : )
Funorg etiketiyle çıktı; yeni ve eski şarkılarının stüdyo düzenlemeleriyle 10 şarkı…
Albüme Serdar Ateşer, Harun Tekin, Akın Eldes ve Volkan Gürkan gibi isimler el attı;
Ortaya tam da Yok Öyle Kararlı Şeyler’den beklenen bir çalışma çıktı.
Acaba albümden sonra o samimiyet kaybolur mu diye endişelenen
ya da ilk günden beri takip ettikleri grubu kendine saklamak isteyen dinleyenleri de
“takmasınlar kafalarına” : )
Şarkı isimlerinden çay muhabbetine, sosyal medya paylaşımlarından Ne Var Ne Yökş buluşmalarına, alışageldiğimiz mizaha…
Değişen hiç bir şey grupta : )
Konserler, festivaller yoğun bu ara, bir de albümü satın alırken yaşanan diyalogları merak ediyorlar


Emin olun, müzik yaparken de, müziklerini paylaşırken de çok eğleniyorlar ve
kararsızca çıktıkları yolda emin, güçlü adımlarla ilerliyorlar
Müzikleriyle geçtikleri yerlerde kocaman bir tebessüm bırakıyorlar…
Bilmeyenler şaşırabilir; o çok güldüğünüz Educatedear videolarının arkasında Boğaç var: )
Detaylar az sonra, ve yeni albüme, gruba dair merak ettiğiniz her ne varsa…
Daha onlar bile bir arada değilken, evvel zamandan beri takip ettiğim grupla
ilk albüm heyecanlarını paylaştığım ve bu şahane müzisyenlerle tanıştığım için
çok mutluyum kendi adıma…
Buyrun, Yok Öyle Kararlı Şeyler Belediyesi mesire alanına
Yeni başlayanlar en öne, sadık takipçileri ortaya, hala grubumu kimselerle paylaşmam diyenler mümkünse en arkaya : )

Buraya gelirken sordular röportaj kiminle diye; Yok Öyle Kararlı Şeyler dedim… Hatta tekrar ettim : ) Bilenlerin hoşuna gitti, daha önce duymamış olanlarsa o da ne der gibi baktılar yüzüme : ) Ben biraz anlattım, sizden dinleyelim mi bir de?

Erdem Topsakal: Biz çocukluk arkadaşı, ses çıkarmaktan hoşlanan beş kararsız adamız aslında… Sonunda İstanbul’da buluşarak , şarkıları kaydetmeye başladık. Bizim de söyleyeceklerimiz olduğu için enstrümanlarımızı bir aracı olarak kullanıyoruz ve bizi anlayacağını umduğumuz insanlara ulaşma amacı güdüyoruz. Bunun için interneti kullandık bu güne kadar ve bu beş kararsız adam en mutlu günlerini yaşıyor bu sıralar; ilk albümümüz geliyor : )

Harika… Bu kararsız beş adamı yakından tanıyalım mı biraz daha ?

Erdem Topsakal: Grupta vokal yapıyorum ve gitar çalıyorum. Endüstriyel tasarım okudum, yeni mezun oldum. İstanbul’da iş, müzik ve öğrencilik arası gidip geliyorum.

Çağrı Özer: Klavye ve geri vokaldeyim. İki üniversite terk ettikten sonra iki yıllık bir üniversiteden mezun oldum, sonra da ses mühendisliği üzerine eğitim aldım.

Emrah Fıçıcı: Gitar çalıyorum. Elektrik okuyorum. Elektrik çok sevdiğim ve ilk görüşte çarpıldığım… (gülüşmeler) Öyle… Elektrik gitar çaldığım için herhalde : )

Ramazan Kırdı: Bas gitar çalıyorum, Ege Üniversitesi su ürünleri bölümünü terk ettim, Uludağ Üniversitesi’nde ekonometri bölümünü kazandım. Bitirmeye çalışıyorum hala, uzadı okul. Bursa İstanbul arası gidip geliyorum.

Boğaç Soydemir: Kültür Üniversitesi’nde İletişim Tasarımı okudum. Kurgu, montaj, video yapımıyla uğraşıyorum, bir yandan da grupta davul çalışıyorum.

DSCF6116

Grubun mottosunu artık daha iyi anlıyorum; mütevazi rock yapıyoruz ama tersi de olabilirVe ne kadar kararsız olduğunuzu : ) Eminim okuyucularımız da hissetmişlerdir grubun isminin bu beş kararsız adamla müthiş uyumunu : ) Albümü konuşmaya başlamadan önce, ‘şarkı çizip resim çalan’ grubun şimdiye kadar yaptıklarından biraz daha bahsedelim mi?

468273_414718438559961_1938513768_o

 

Erdem: Teşekkür ediyoruz, çok güzel tarif ettiniz. Memnun oluyoruz böyle anlaşıldığımızı karşıdan görünce… Resim çalıp, şarkı çizme olayına gelince, şarkı sözü yazarken bir yandan da derslerime hazırlanıyordum. Elim sürekli kağıt kalemdeydi, çizim yapıyordum. Bir şey çizip, acaba bu nasıl bir şarkı olur diye çok düşünmüştüm bir ara… Oradan çıkma bir şey o aslında… Çok üşendiğimiz için çok fazla yapamadık ama eskiz olarak tüm şarkıların çizimleri var.

 

Şarkı sözlerinde de klişeden ve bencillikten uzak durmayı tercih ediyoruz. Bir milyon tane ayrılık şarkısı zaten var, biz bir milyon birinciyi yapmak istemedik. Kimi zaman mizah, kimi zaman bir şairin dokunuşu ya da kimi zaman gündelik dille; aynı hisleri farklı yöntemlerle anlatmak hoşumuza gidiyor. Evde ekmeğin olmaması da bir şarkı olabilir bize göre, tişörtün yakışmaması da…  Endüstrileşti müzik de,  şarkılar da… Unutulmaması gereken onlarca farklı his var. Çayın şurada çıkardığı sesten, Çanakkale’ye gelmekten bile bir sürü söz çıkabilir. On beşi aşkın şarkımız var ve hepsinde bir konu, konsept var.

Emrah: Benim de çok dikkat ettiğim hatta rahatsız olduğum bir konuydu; radyoda dinlediğim şarkıların çoğu aşk üzerine… Hayatımızın tamamını kaplayan bir şey değil ki, neden bütün şarkılar aşk üzerine olsun? Hayattaki küçük mutlulukların ya da mutsuzlukların toplamı, detayları belki de aşktan daha fazlasını hissettiriyor bize… Bunları şarkılarda işlemek bizim kendimizi daha iyi anlatmamıza yol açıyor ve insanlar da bunu keşfediyor. Hissediyorlar bu mottomuzu, tanıdık geliyor ve bu yüzden de hoşlarına gidiyor.

34 isimli şarkınızda mesela, İstanbul’la olan meselenizi ve o şehirde yaşama hallerini anlatıyorsunuz ya, nasıl aranız; siz alışabildiniz mi İstanbul’a?

Erdem: Aslında o İstanbul’a misafir olarak giden birinin gözünden bir şarkı, İstanbul’da yaşamıyorduk yazdığımda… Benim ilk gözlemlediğim şey şu olmuştu, şarkıda da geçiyor; gizli bir memnuniyet var İstanbul’a karşı… Herkes sitem ediyor, küfür ediyor, bir çekememezlik var, trafik, kaos, kalabalık… Ama orada kalıyor insanlar, bir şekilde terk edemiyor. Sonunda biz de içinden görebiliyoruz, hakikaten doğru bir tespitmiş. Ben de artık daha çok nefret ediyorum ama gitmek de istemiyorum İstanbul’dan…

Bana kalırsa tam da burada başlamalıyız albümden konuşmaya, şahane bir deneyim olmalı Harun Tekin’in size eşlik etmesi bu şarkıda : )

yyy_n

 

Erdem: Müzik Hayvanı’ndaki çalışmada da vardı bu şarkı, yeni albümde de olmasını istedik. Sevgili Serdar Ateşer prodüktörlüğünde stüdyoda kaydettik. Serdar Abi, Mor ve Ötesi’nin “Güneşi Beklerken” albümünü de prodükte etmişti. Son gün, Harun Tekin geldi. Biz albümü kutluyorduk neredeyse, bitmişti her şey…  Bir bakalım ne yaptınız dedi, oturup her beraber tüm albümü dinledik. 

 

 

Harun Tekin’i çok seven çocuklar olarak gelmesi dahi çok hoşumuza gitmişti fakat biraz daha büyüdü olay; 34’ü çok beğendiğini ve söylemek istediğini dile getirdi. Çok mutlu olduk, hep birlikte zıpladık liseli kızlar gibi ( gülüşmeler : ) Stüdyoya girdi ve nakaratları söyledi. Bizim çok içimize sindi. Klibi de Boğaç ve ekibi çekti. Klipte de oynamasını çok istedik ama işleri gereği kendisi tercih etmedi. Sesi önemli zaten, sesi yeter, inanması çok önemliydi. Klip de çok güzel oldu, şarkı da… Bizi iyi anlattığına inanıyoruz.

Sürpriz bir isim daha var albümde, Akın Eldes… O nasıl dahil oldu hikayeye ?  

Boğaç: Hikayeyi daha da geriye alırsak, Serdar Ateşer’le yolumuz “Be The Band” müzik yarışmasında kesişti… Finalist gruplarla compilation albüm yapılacaktı, prodüktörümüz Serdar Ateşer’di.  Onunla çalışmaktan çok büyük keyif aldık. Bizi hiç engellemedi, sadece yol gösterdi. Bizim hep şu korkumuz vardı; birileri gelecek ve arkadaşlar böyle yapmışsınız ama tutması için böyle yapmanız lazım gibi yönlendirecek… Yeni albümde de onunla çalışmak istedik, Akın Eldes bizim için de gerçekten sürpriz oldu. Geldi ve bizim de çok sevdiğimiz şarkılardan “Hiçbirşeyizm”e o güzel solosuyla destek oldu. Şarkı bambaşka bir hal aldı. Aslında sadece solo atmadı; şarkıya el attı. Serdar Abi’yle birlikte aranje etti. Bu iki isimle çalışmaktan çok mutlu ve keyifliyiz.

Erdem: Serdar Abi’yle buluşmamız çok enteresan… “Evde ekmek yok” şarkımızla yarışmadaydık. On prodüktörün on grup arasında bir tercih yapması gerekiyordu, sırf sonunda çay karıştırma sesi var diye Serdar Ateşer bizimle çalışmak istemiş… Sempatik geldi sanırım; bu vesileyle tanıştık. Gruptaki çay muhabbeti de oradan geliyor; çay çok önemlidir bizim için… Harun Tekin, Akın Eldes gibi Volkan Gürkan da bu süreçte bizimleydi; çok önemli bir ses mühendisidir, çok değerli isimlerle çalışmıştır. Bahadır Cüneyt Yalçın da benim çok sevdiğim bir yazardır. Bir şiirini kullanmama müsaade etti; hobi… “Gitme demiyorum, hobi olarak yine git” : ) Bize çok yakındı, onun mizahına hastayımdır zaten… Yola çıkarken sırtımıza vuran, gönül bağı kuran çok güzel insanların dahil olduğu bir proje oldu bu dediğiniz gibi… Biz de yüzlerini kara çıkarmayacağız. İyi çalışıyoruz, bol konser veriyoruz. Güzel geçeceğine inanıyoruz.

Sabırsızlıkla beklenen ilk albümde bu kadar güzel isimler eşlik edince Yok Öyle Kararlı Şeyler’e, beklenti de yükseldi haliyle : )

Emrah: Bu sefer evden çıkıp stüdyoya girdiğimiz için işler farklı bir boyuta taşındı; kendi sesimizi bulma imkanımız oldu. Hamuru bozmadan, daha güzel şekil verdik. Beklentileri karşılayacak bir albüm oldu bence çünkü eski Yok Öyle Kararlı Şeyler’ i bozmadan, birkaç tık daha öteye taşıdık.

Erdem:  Beklentinin yüksek olduğunun ben de farkındayım. Aslında bu gizliden gizliye sakat bir durum… İnsanların yeni nesil gruplar için; bunlar da bozdu, albümden sonra çok değiştiler, popüler oldular, o samimiyet kalmadı,  şarkılar da değişti falan gibi yorumlar getirmeleri bana çok yanlış geliyor… Eminim ki her müzisyen, herkes gibi kendini aşma gayesinde daha iyisini yapma çabasındadır. Dolayısıyla herkesin içi rahat olmalı bu konuda… Bir şey yapılıyorsa daha iyi olması içindir ve ya imkanla çok alakalıdır… Öncekiler ev kaydıydı, bu bir stüdyo albümü, üstelik dokunan çok fazla insan var. Güzel şeyler olacağına inanıyoruz.

Albüm için hazırladığınız tanıtım videosu da çok eğlenceli…

Boğaç: “Keyif düğünü” şarkımıza kamerayı yanımızda taşıyıp, enteresan anları çekelim, sonra da bir klip yapalım gibi bir fikir vardı… İlk albümü yapma aşamasına gelince bunu erteledik ama bizim kamerayla gezip eğlenceli anlarımızı kaydetme alışkanlığımız devam etti. Madem ki hayatımızda ilk kez stüdyoda albüm kaydedeceğiz birlikte, bu çok heyecanlı, çok güzel birşey bizim için dedik ve kayıt anlarını kaydettik. Bir sürü malzeme oldu elimizde, albüm tanıtımı için farklı ve eğlenceli olacağını düşündük. Daha sonra ben en komik sahneleri şarkılarla iç içe koydum böyle bir video hazırladık. İyi tepkiler aldı, mutluyum ben de 🙂

Erdem: 3 dakikalık videoyu 15 dakika açıkladı, sanat filmi gibi ( gülüşmeler : )

Dinleyenleriniz albümden sonra değişip değişmeyeceğiniz hususunda kaygılanadursun; şarkıların isimlerine bakınca YÖKŞ geleneğinin bozulmadığını görüyoruz aslında… Bir Sherlok Değilsin, Hiçbirşeyizm, Domates…

Erdem: Grup ismi gibi önemsediğimiz bir tavır şarkı isimleri de… Büyük Ev Ablukada, Yüzyüzeyken Konuşuruz, Halimden Konan Anlar gibi son dönem gruplarının isimleri bana kalırsa ifade cesareti, dönemsel bir akım… Biz de bunun içindeyiz ve albümde anlaşılacak kendi yolumuzu iyice çizdiğimiz… Şarkı isimlerinde Aşksın, Zalimsin gibi şeyler yerine şarkının içinden daha anlaşılır ya da daha “saçma”  şeylerin dikkat çekici olduğunu düşünüyorum. Albümdeki şarkı konseptlerine gelince de dediğiniz gibi, bir fark yok aslında eski şarkılarla; yine gündelik tespitler, farkındalık cümleleri, bencillikten uzak aforizmalarla dolu şarkılar…

“Bir Sherlok Değilsin”… Nasıl ki o suç çözmek için ip uçları toplar, biz de mutlu olmak adına ip uçları topluyoruz mantığında… İstanbul gibi kaotik bir şehirde, suçlu sen değilsin olanlardan; sen güzelsin, fikirlerin güzel, Sherlok kadar olmasa da… Ama sen önemli birisin, bunu da unutma gibi bir tema işliyor.

https://soundcloud.com/yok-oyle-kararli-seyler/bir-sherlock-de-ilsin

Hep bir gerçeklik sorgusu vardır ya, Hiçbirşeyizm’de bunu irdeledik aslında… Ben dönemsel olarak okuduğum kitaplardan etkilendiğim cümleleri hep yazarım bir kenara, bir melodi bulduğumda da hangisi yakışıyor diye üstüne okurum sayfalarca… Hep gerçeklikle ilgili cümleler geldi “yanlışlıkla.” : ) Nakarata kadar şarkı kendisini ve karşısındakini sorguluyor ve nakaratta da diyor ki; gerçek aslında tatmin edilenlerin aklında yaratılan bir yanılsamadır ve tek büyük; hiçbirşeydir. Belki biraz nihilist, belki biraz geç kalmış bir farkındalık ama bizim için önemli bir şarkıdır.

Domates dünyanın en saçma şarkısı olabilir : ) Bahadır Cüneyt’in şiiri de orada… Geniş bir adamın sevgilisine hitabı; gidiyorsun evden ama kapıyı da iyi it, kapı kolu bozuk biraz… Gitme demiyorum hobi olarak git : )

Ayaz’a var bir de… Geçtiğimiz Aralık ayında Konya’da 40 günlük bir bebek vefat etmişti soğuktan… Çok etkilemişti beni, keza Van’da donarak ölen çocuklar da… Gezi döneminde de böyle dönemlerde de mikrofon uzatıldığında bir şeyler söyleme ihtiyacı duyuyoruz. Dönem aslında bir şeyler ifade etme dönemi; biz bu konuda korkmuyoruz, çekinmiyoruz, fikirlerimiz açıkça söylüyoruz.  O çocuğun ölmesinde hepimiz suçluyuz, şarkıda bunu vurguluyoruz.

Gezi direnişi için yazdığınız “Kökler” niye yok albümde?

Erdem: Albüme almak istemedik çünkü bir şey ne kadar hassassa, onu lanse etmesi, reklamını yapması da o kadar ironik oluyor. Biz samimi bir grubuz diye her röportajda samimi samimi demenin irite edebileceği gibi…  Kökler de hassas bir şarkıdır bizim için… Konserlerde çok özgüvenli, rahat çalarız ama açıkçası onu albüme koyup tekrar onunla bir yerlere gelmek istiyormuş gibi gözükmek istemedik. O şarkıyı yapmak 15 dakikamızı aldı, biz iki gün yayınlasak mı diye düşünmüştük aynı sebeplerle… Güzel bir şey yapıyorken basit bir hatayla yanlış anlaşılmak istemiyoruz, o yüzden bu güne kadar yavaş ve sağlam ilerleme yolunu seçtik. Bundan sonra da öyle devam edecek. Belki bu bizim kuruntumuz ama tercih ya neticede…


Sizi takip edenler heyecanla bu albümü “her bir yerlerde” bulacakları anı bekliyorlar fakat şöyle de bir durum var; “yaşasın albüm çıkıyor evet ama kimselere söylemeyim de herkes bilip dinlemesin, sadece ben bileyim
: ) Ne diyorsunuz bu durum için?

RamazanFarklı grupları dinlediğimizde bizde de başka kimse dinlemesin, bize özel kalsın hissi oluyordu kimi zaman fakat sonradan anladık ki bu biraz bencillik… Grubun önünü de kapatmış oluyorsunuz, o yüzden çok fazla katılmıyoruz bu duruma ve paylaşmalarını istiyoruz ( gülüşmeler : )

Erdem:  O olay bütünüyle yanlış bir fikir karmaşası geliyor bana da; özellikle alternatif piyasada müzik yapmak için uğraşanlara yapıldığında… Yüzde sekseni pop olan bir piyasada beklentisiz müziğini yapmaya çalışırken, “popüler” olma ihtimalin zayıfken bir de dinleyenlerin, yani bizi esas anlaması gereken kişilerin böyle düşünmesine biz çok üzülüyoruz. İzmir’de kimse konsere gitmesin diye konser afişlerimizi indirecek kadar bizi seven fanlarımız var mesela, ben böyle bişey göremedim : )) Hem hoşumuza gidiyor , böyle bir şeyle ilk kez karşılaşıyoruz, çok sevdiğinin göstergesi, masum da bir yandan; diğer yandan da bize zarar verdiğinin farkında değil… Keşke ozaletçiden gidip daha fazla çıktı alsa, assa her tarafa, bu değil midir aslında sevginin göstergesi?

Yok Öyle Kararlı Şeyler’i keşfettiğimden beri değil kendime saklamak,  radyo programımda çalıyorum, bahsediyorum; içim rahat : )  Grubu albümle birlikte yeni tanıyacak olanlar için grubun mizah yönünü niteleyen kendinize has kavramlarınızdan da bahsedelim mi ? Mesela, YÖKŞ Belediyesi : )

Emrah:  Böyle isimler kullanmayı çok seviyoruz, kendi aramızda muhabbet ederken de çok kullanıyoruz, çok güldüklerimizi de paylaşıyoruz sosyal medya üzerinden… YÖKŞ Belediyesi’nin de çok derin bir hikayesi yok, söylenmiş komik birşey  : ))

Erdem: Yerel seçimlerden önce, alternatif belediyesiyiz gibi saçma bir sosyal medya esprisiydi. Ama güzel, benimsedik : )

Peki, Ne Var Ne Yökş ?   10254010_739240506107751_3153798679045724221_n

Erdem:  Ne Var Ne Yökş bana kalırsa bizim müzikten sonra en doğru yola saptığımız bir aşamaydı. İnsanlarla neden sadece sahne günleri, performans öncesi görüşelim düşüncesinden çıktı. Sevdiğim bir müzisyenle dışarıda görüşmek keşke mümkün olsaydı, neden olmuyor diye sorgulamıştım. Biz de hazır yolun çok başındayken bu işe başlayalım dedik.

Emrah: İşin aslı, Erdem bizimle takılmaktan sıkıldı : )

Erdem: Birincisini Büyükada’da yaptık, YÖKŞ konseri olarak organize ettik, iki üç kişi beklerken kırk kişi geldi. Esprisi de sucuk alan en önde, biber ortada, domates en arkada oturabilirdi : ) Onsekiz yaş altı kitle yasalar gereği giremiyorlar ya mekanlara, onlarla da konser öncesi görüşmüş oluyoruz. Bence bu son derece önemli,  her grubun yapması gereken birşey. Geleneksel hale getirdik bunu.

Hem bu organizasyonla hem de sosyal medyada mesajlara verdiğiniz yanıtlarla samimi bir ilişki içindesiniz dinleyicilerinizle… Çok eğleniyorum paylaştıklarınızı okurken ben de… Kim yazıyor onları?

Erdem: Twitterı, facebooku ağırlıkla ben kontrol ediyoruım ama bununla anılmak istemiyorum açıkçası : )) Hepimiz aynı anda basıyoruz klavyeye diyorum; ben yönlendiriyorum, onlar ateş ediyor : )) İfşa oluyorum tabi yavaş yavaş, hoşuma gidiyor yazmak… Boş vaktim de var, neden cevaplamıyım ki? Gruplar artislik boyutuna geçer ya bir süre sonra, cevap vermez, ciddiye almaz… Bunu da aşmak niyetindeyiz… Grup olabilirim, ama konuşabilirim. Hoşumuza gidiyor bütün bunlar…

Sizin aranızdaki iletişim de en az bu anlattıklarınız kadar keyifli, durmadan gülümsüyorum röportajın başından beri : ) Şarkılarda da hissediliyor bu enerji, mesela Geçen Yine Oturuyoruz : ) Kim anlatmak ister hikayesini? 

(gülüşmeler ) Emrah: Yeni albüm kayıtlarından sonra boş bir günümüzde sıkıldık. Geç olmuştu eve gidemedim galiba : ) İçimizden bir şarkı yapmak geldi, o gün de Boğaç gelememişti… Şarkıya başladık, sözleri yoktu, Erdem diğer odaya geçip böyle sözler yazdı.

Erdem: O durumu yazdım aslında, hiç hatırlamıyorum, çal deseniz çalamam : )

Emrah: Şarkı artık bitmek üzereydi, Boğaç’ı da arayalım dedik, o da olsun şarkıda… Telefonla aradık ve sesini kaydettik.

Erdem: Haberi yok, aradık ve mikrofon tuttuk : )

Telefondaki elma soyuyorum cevabını şarkının esprisi değil miydi : )

Boğaç: Gerçekten elma soyuyordum, ki ben normalde elma soyan bir insan değilim : ) Benim için enteresan bir aşamaydı, o yüzden paylaşmak istedim arkadaşlarımla… Onlar daha sonra solo geliyor, kapat deyince biraz şüphelendim bişeyler olduğundan, sonra rahatsız etmedim. Bir saat sonra arayıp sorunca çıktı ortaya, biraz kulanıldım o şarkıda : )

https://soundcloud.com/yok-oyle-kararli-seyler/yok-yle-kararl-eyler-ge-en

Şahane bir hikaye : ) Albümde yer almasına sevindiğim  şarkılardan biri de, Nefret Söylemi …  Grubu iyi anlatıyor bence, klip de öyle…

Erdem: Tamamen bir arkadaş jestidir o klip bize, sevgili Hakan ve Berkay…  Çok emek var, ödünç kameralarla ve arkadaşlarımızla çıktık sokağa, iki günde çektik. Senaryosunu sarılma üzerine; bir süper kahraman ya da bunun mesleği olsa, sarılarak sorun çözen bir figür nasıl gözükürdü diye kurguladık. O imkanlarla çok içimize sinen bir iş oldu.

 

yökşthe2Bundan iki yıl önce kendi kendinize yapıp facebook’da yayınladığınız röportajlara bakılırsa sadece uzak bir ihtimalmiş albüm de konser verebilmek de… Şimdi bütün bunları konuşuyor olmak neler hissettiriyor size?   

Erdemİki yıl önce bizi kimsenin dinlemediği, röportaj yapmak istemediği dönemlerde kendi kendime sorup kendi kendime cevaplıyordum çok sıkılınca evde: ) Evet herşey çok kendi imkanlarımızlaydı, aslında hala öyle… Gönül bağı kuran, bize kapı açan insanlar oldu; imkan sağlayanlar oldu. O güne göre çok daha iyi tabi şimdiki imkanlarımız, daha da iyi olacak… Sizce nasıldı ilk günler?

Emrah: Arkadaşlığımız çok eski, Çorlu’ya uzanıyor.  Aramızdaki muhabbetleri ortaya koyduğumuz şarkılar üretmeye başladık ve YÖKŞ 2011’de yavaş yavaş şekillenmeye başladı. Dilerim böyle devam ederiz. 

Boğaç: Hazır laf gelmişken, grubun içindeki Çorlu dayanışmasına söyleyecek… Hiç bir şeyim yok (gülüşmeler) Beni de zaten onursal Çorlulu yaptılar, iki üç kere beni de götürüp bana Çorlu’nun bütün kritik noktalarını gösterdiler… Gezdirdiler, 15 dakika sürdü : )) Ben de o yüzden kendimi Çorlulu hissediyorum. Hep İstanbul’daydım, gruba en geç katılan benim. Şarkılarda da görünüyor; hala katılamıyorum, evde elma soyuyorum : ) Hatta benim en çok sevdiğim şarkı; Evde Ekmek Yok… Daha tanışmadan beni de anlatmışlar. Evde ekmek olmamasının getirdiği hüzün, üşendiğin için evden çıkamıyor oluşun ve benim cümle kuramayışım da buna etken : )) Bilerek uyuyakalmak diye bir sözü var Erdem’in, grup içinde de yaptığım oluyor zaman zaman… Söze nasıl girdim hatırlamıyorum ama böyle de çıkayım : ))

Hazır söz size gelmişken, bu kadar Çorlulunun arasında tek İstanbullu olduğunuzu da öğrenmişken, sözden hiç çıkmadan sizinle devam edelim. Bir röportaja hazırlanırken bu kadar güldüğümü hatırlamıyorum : ) Erteledim, daha sonra rahat rahat izlerim dedim… Müthiş takip ediliyor Ededucatear…

Boğaç: Çok teşekkür ederim bu arada, çok güzel telaffuz ettiniz. Çok zor, bazen ben de tam beceremiyorum : ) Okuldayken kısa film çekmek istiyorduk ama dersler biraz teorikti… Canım sıkıldığı için bari bir şeyler öğreneyim diye bilgisayarı kurcalamaya başlarken çıkmış, aslında bir can sıkıntısı projesi… Evde kendi kendime videolar yapıyordum. Sonra komik çalışmaların yüklendiği bobiler.org’a yüklüyordum ki kendi içinde seriler barındıran, mizah tarzı olan bir şey haline geldi. Bana fikir veren, beraber çalıştığım arkadaşlarım da var. Aslında YÖKŞ’ le ve Erdem’le tanışmama da o vesile oldu. Erdem’in kardeşi Görkem’in beni Facebook’tan eklemesiyle başladı herşey : ) Görkem Topsakal’la arkadaş oldum, Erdem Topsakal’dan da davet gelince, bir facebook profiline iki Topsakal fazla dedim ama neyse kabul ettim onu da : ) İyi ki de etmişim. Daha sonra Erdemlerin o zamanki çalışmalarını dinledim. okul için bitirme filmi çekiyordum, kısa filme bir şarkı yapar mısınız dedim. İzmir’deydi o zaman, Armut isimli şarkıyı yaptı. O zamandan beri grubu takdir ediyorum. İstanbul’a taşınırken abi beraber çalalım mı diye direk konuya girdi, ben de oğlum dur iki laf edelim, beraber elma yiyelim dedim : ))

Erdem: Sonra da Domates diye şarkı yaptık…

Boğaç: Educatedear’ı da Yok Öyle Kararlı Şeyler’e dahil etmeye çalışıyoruz; çok kötü çalıyoruz mesela o remiksleri, özellikle çalışmıyoruz. Bence çok komik oluyor konserde… İkisinin bir arada yürümesi ve ortak noktalarının mizah olması çok keyiflendiriyor beni… 

Bütün videoların hikayesini sormam mümkün değil belki ama en çok Hortum Teyze videosunu merak ediyorum, çok tatlı : )

Boğaç: Onu biri yolladı twitter’dan remiks yapar mısın diye… O teyzenin naif, içten anlatışından ben de çok etkilendim, çok tatlı bir görüntüydü… O kadar üst notalara çıkıyor ki teyze, bundan elektronik bir çalışma olur mutlaka dedim, ortaya öyle bir şey çıktı… Hortum gören teyze dışında o notalara çıkabilen iki isim daha var; biri Cem Adrian, ikincisi de Erdem Topsakal : ) Dolayısıyla biz de o yeteneği kullanalım dedik ve Yok Öyle Kararlı Şeyler’le cover çalışmasını da yaptık. Orada çok sevdiğim detaylar var; Ramaza’nın gerçek bir konser havasında çalması, seyirciler varmış gibi… Çağrı’nın şarkıyı yanlış yerde bitirip, utanıp devam etmeye kalkması da çok güzel bir detay… Tekrar izlenirse bu iki şeye özellikle dikkat edilmesini rica ediyorum : ))

Videoyu tam da bu açıklamanın altına koydum bile blogda : ) Peki ya Uzun Adam ?

( gülüşmeler) Boğaç: Onu da inşallah çalarız bir gün, her çalışmada biraz daha ince notalara çıkıyorum bakalım Erdem’in sınırı nerede diye ince notalarda : ) Gerçekten kendisinin sesini kaybetmesi için elimden gelen yapıyorum : ) Aslında o videoyu yapıp yapmamak arasında çok düşündüm. İnsan ister istemez çok üzüldüğü, dert ettiği şeyler varsa bunlara da dokunmadan yapamıyor bu tarz işleri, dolayısıyla Uzun Adam’da da öyle iki üç nokta var ama onun dışında, siyasetin dışında kalmasını istediğim bir çalışmaydı. Daha çok müziğe odaklandım.

Bir albüm de Educatedear’dan bekliyor takipçileri bu arada… 

Boğaç: Görüntülerin de etkisi var o çalışmada, albüm için o insanlara da ulaşmak, ortak bir şeyler yapmak lazım… Bu da biraz zor internet kahramanları oldukları için… İleride neden olmasın, ben de böyle bir şeyi çok isterim. Bağımsız bir proje olarak, daha elektronik müzik ağırlıklı bir şey olabilir ama o videoları nasıl entegre ederiz yoksa sadece müzik mi olur onu bilemiyorum. Biraz daha öğrenmem lazım müziği ve bu tarz şeyleri…

Eminim yine müthiş bir proje çıkacaktır bu ekipten, herşey o kadar keyifli ki…

Boğaç: Çok teşekkür ederiz. Bu arada şunu da söylemeliyim, en dolu röportajdı… Benim bilmediğim detaylar vardı o derece güzel açıklanmış… Kafa sallıyorum evet doğru diye ama hiç duymadığım şeyler yani : )

Erdem: Bir röportaj vermiştik, ilk soru şuydu, isminiz neydi sizin… Onun üstüne bu röportaj çok güzel oldu gerçekten…  Teşekkür ederiz ilgilendiğiniz için…

Çok mutlu oldum böyle düşünmenize, çok teşekkür ederim, şahaneydi benim için de… Ramazan’ın göbek dansı hikayesini öğrenmeden bu röportaj bitmemeli öyleyse : )

Ramazan: Suç bende, evde arkadaşlarla otururken geyiğine bir kere göbek dansı yaptım, sonra o her yerde yaptırmaya başladı… Erdem de facebooka yazdı. Hatta bir televizyon programında sunucu bayan canlı yayında çıkartmayı düşündü : ) Eyvah dedim…

Boğaç: Televizyona ilk çıkışı göbek dansıyla olacaktı : )

Bu arada albümün bir ismi yok, değil mi?  Yökş 2014 Poster1

Erdem: Grup ismi yeterince uzun olduğu için, isim koymadık. İlk albümü, yeni albümü dinledin mi gibi konuşmalar türeyecektir…Yok Öye Kararlı Şeyler olarak çıkıyoruz piyasaya…

İkinci albümde ne yapacaksınız?

Erdem: YÖKŞ’ün yanında hede hödö albümü diyebiliriz : ))

Boğaç: Genellikle grubun ismini söylediğimizde olsun, bu da olur, hayat gibi cevaplarla karşılaşıyoruz : ) En komiği de Ramazan’ın başına gelmiş. Yok Öyle Kararlı Şeyler dediğinde ne, Gökay’la Kararlık Geceler mi demiş : ) O da bizim kurmayı düşündüğümüz ikinci grup : )

Var mı önümüzde katılacağınız festivaller, şenlikler?

Can Şener: Bir çok festival var. Bookingleri başladı. Önümüzdeki günlerde anlaşmalar sağlandıkça, açıklarız tarihini, yerini sosyal medyada…

Harika, yakın takipteyiz hem albümün gidişatını, hem de konser programını : ) Dilerim bu çok güzel isimlerle, güzel birlikteliklerle başlayan süreç hep böyle devam etsin… Çok eğlenceli, şahane bir röportajdı, sizi tanımak da öyle…
Çok teşekkürler…

Erdem: Biz teşekkür borçluyuz. Lütfen yazın bunları da… Çok keyif aldık, ne kadar zaman geçti bilmiyorum ama çok hızlı ve keyifli geçti. En iyi hazırlamış, en rahat, en geniş röportajımızdı, sağolun varolun… Umuyorum herşey bunun gibi güzel ilerler…

Bir kocaman teşekkür de Çanakkale 1. Etnik Kültür, Sanat ve Müzik Festivali için grubu şehre davet eden ve röportaj için her zamanki gibi güler yüzünü ve yardımlarını esirgemeyen Öküz Kültür Cafe’nin işletmecisi Ayla Eroğlu’na ve çalışanlara, grubun menajeri Can Şener’e, Kampüs FM Genel Yayın yönetmeni Osman Cevizci’ye ve tabii ki şahane enerjileri ve gülümsemekten yorgun düştüğüm sohbetleri için Yok Öyle Kararlı Şeylere… Dilerim tüm güçleriyle sarılsınlar müziklerine…

 

 

 

 

 

 

Tartışmaya açık çayın altı; “Yüzyüzeyken Konuşuruz” bunları…

Standard

 

Toplum tarafından onaylanan aşkıyla deniz manzaralı bir ev düşlerken avatars-000037469266-h69yv0-crop
denizinden uzaklaşıp kovaya düşen balık gibi hissedenlerin,
Aynı dertten muzdarip, aynı kentten yorgun düşenlerin,
Kuşların uçuşuna, hayata hayret edip
Gel diyemeyip sadece hiç bir yere gitmemesini isteyenlerin,
Dışarıdan bir kase çorba içmenin sürekli keyfiyle aldanıp
Kendi evinde deplasmana düşenlerin,
Denize kıyısı olmayan insanları sevemeyenlerin,
Çocukluğunun Bakkal Osman Abi’sini özleyenlerin,
Poşet çaylara karşı savaşta demliğin safında olanların
Teknolojinin getirdiği iletişimi değil;
yüzyüzeyken konuşmanın samimiyetini seçenlerin günlük hallerini
kendi diliyle anlatan, internet üzerinde başlayan,
gittikçe kalabalıklaşan “minimalist bir canlı müzik projesi” …

 

 

Kaan Boşnak yazıyor şarkı sözlerini…
2011’in başlarında tek başına gitarıyla kaydedip internette paylaşırken şehir hikayelerini,
Engin Sevik katılıyor ona elektronik gitarıyla
Ve sokak sesleri, anlık tepkileri, bir bardak demli çay kaydettikleri şarkıların fonunda…
2013 yılında Fono Müzik etiketiyle çıktı ilk albümleri
Yapımcılığını üstlenen bas gitarist Burak Güngörmüş ve davulda Can Kalyoncu’yla
konserlerle, yeni şarkılarla, kayıtlarla birlikte devam ediyor “Yüzyüzeyken Konuşuruz” yola…
Parlak tanıtımlara ihtiyaç duymadan, gittikçe yayılıyor müzikleri kulaktan kulağa
İkinci albüm pek yakında…
Dinleyenleri, özellikle de grubun ilk zamanlarından sıkı takipçileri
kalabalıklaştıkça samimiyetin kaybolacağı, severek paylaştıkları şarkıların popüler müzik kültürünün
her sesi tekdüzeleştiren akımına kapılacağı korkusuyla endişeli…
Gizli gizli dinleseler şarkıları olacak; öyle ki : )

Denize kıyısı olmayan insanları sevememe halimi şarkılarında bulduğumdan beri
Yakın takipçileriyim ben de, radyo programımda da seve seve paylaşıyorum  farklı, naif, lirik müziklerini…
Çanakkale’den başlayan kısa turnenin tadını çıkardık fırsattan istifade hem canlı performansları,
hem de üniversite bahçesindeymiş gibi samimi, kahkahası bol sohbetimizle : )
Her ne kadar Kaan Boşnak “çay geyiğinin” bitmesini beklediklerini söylese de,
Burak Güngörmüş’ün çay içer misiniz sorusuyla röportajımıza dahil oluyor bir bardak çay yine : )
Yeni albümden dinleyicilerine, festivallerden ülke hallerine, aralarındaki “dayı” samimiyetine dayanan dostluktan popüler müzik kültüründe farklı durabilme haline konuştuk şarkılara müthiş bir enerjiyle eşlik edilen şahane konser öncesinde; yüzyüze : )

yyyyyyyyyy

Hoşgeldiniz Çanakkale’ye : ) Grubun kuruluşu ya da bu ismi nasıl aldığı kısımlarını geçiyorum; defalarca yanıtlamışsınız daha önce…

Teşekkür ederiz, çok ince bir davranış gerçekten… ( gülüşmeler )

Bundan yaklaşık üç yıl önce; lise bitmiş, müzik grubunuz dağılmışken, evde tek başınıza yazıp gitarla videoya kaydedip internette paylaştığınız şarkıları aylar sonra bu kez yüzlerce dinleyiciyle “yüzyüze” söyleyeceğinizi bilseniz, sanırım daha kolay atlatırdınız o buhran dönemini…

Kaan Boşnak: Bu durumun da kendi dönemleri içinde bazı sıkıntıları olabiliyor. Hitap ettiğimiz kitlenin bir anda büyümesi, tehlikeli bir şey olabiliyor bazen ruh sağlığımız açısından : ) Arkadaşlarım da öyle düşünüyordur herhalde…

Engin Sevik: Kesinlikle öyle… Yer yer gözümüzü korkutan bir hale gelebiliyor dinleyici kitlesinin büyümesi, çeşitliliği…

Aynı tedirginliği dinleyicileriniz de taşıyor sizinle… Özellikle “Yüzyüzeyken Konuşuruz”u ilk günlerinden beri takip edenler daha çok endişeli; ya tanındıkça değişir, popüler kültürün dayattıklarının etkisine girerseniz diye…  Siz nasıl okuyorsunuz gittikçe kalabalıklaştığınız bu hikayeyi, neresindesiniz yolun?

Kaan Boşnak: Yola çıktığımızdan beri ne seviyeye gelmek istediğimizi, nereye ulaşmak istediğimizi hiç konuşmadık aslında… Sadece içimizden geleni yapıyoruz, o da aslında çok da planlamadığımız bir yere getirdi bizi… Konserler, yolculuklar, hep beraber olmak… Güzel gidiyor her şey, eğleniyoruz…

Yalnızdınız en başında, sonra Engin Sevik katıldı size…
Daha sonra Can Kalyoncu ve Burak Güngörmüş’le geldiniz “yüzyüze” …

yyy10152306135869701_988060787_nCan Kalyoncu: Ekibe en son ben dahil oldum. Heyecanım hala yeni… Kaan’la Kadıköy’den tanışıklığımız vardı, daha sonra sohbet muhabbet derken bir gün prova yapma imkanımız oldu. Ben zaten grubun şarkılarını biliyordum. Çabuk aşina oldum. Hepsiyle de paralel bir müzik anlayışımız var. Hiç bir şey zor olmadı, her şey çok güzel gidiyor. Gittikçe alışıyoruz birbirimize…

Grubun isminin çıkış hikayesi de çok eğlenceli; Engin Sevik’le internet üzerinde isim hakkında yazışırken bunları “yüzyüzeyken konuşuruz” diyorsunuz ve… : )
İsme farklı farklı derin anlamlar yüklenmesi sorumluluk da  getirdi mi aslında bu kadar basit olan hikayeye?

Kaan Boşnak:  Evet, öyle bir durum var. Biz bu konu hakkında konuşmadık hiç, dinleyiciler de konuşmuyorlar. Bu da “çay” geyiği gibi bir gün bitecek elbette…

Çay muhabbeti bitti mi?

Kaan Boşnak: Umarım bitiyordur, duacıyız bitmesi için : )

Eyvah, ben de bir soru hazırlamıştım çayla ilgili ama geçiyorum o zaman : )

Kaan Boşnak: Lütfen geçin, sormayın bize öyle sorular : )


yy701_731175437_nAçık Radyo’nun bu yıl 11 kez düzenlediği Radyo Günleri kapsamında katıldığınız programda beş şarkı söylediniz, beşi de yeni… Biraz bahsedelim mi?

İkinci albüme koymayı planladığımız, üzerinde düşündüğümüz, çalıştığımız birkaç güzel şarkı var, bakalım belki bugün de çalarız. Henüz tam olarak o şarkılar hakkında bir şey konuşmayalım, çünkü müzik hakkında konuşmak; mimari hakkında dans etmeye benzer diyerek buradan sıvışmak istiyorum : )

Daha önceki röportajlarda ikinci albümün; 60’lı yılların psychedelic rock müzik geleneğine bir saygı duruşu olacağını söylemişsiniz. 

Kaan Boşnak: Sevdiğimiz müzik tarzlarında başı çeken dönemlerden birisi; 60’lar psychedelic dönem… İlk albümde o işin içine çok fazla girdiğimizi söyleyemeyiz ama ikinci albümde biraz daha o havalardan estirmek, müziği ön plana çıkarmak istiyoruz.

İlk albüm “Evdekilere Selam”ın hikayesini yapımcılığı da üstlenen Burak Bey’den dinleyelim mi?

Burak Güngörmüş: Yüzyüzeyken Konuşuruz’dan haberdar olduktan sonra kendileriyle irtibata geçtim ve birlikte bir kayıt yaptık.  Albüm teklif ettim, sonra da grubun yapımcısı olarak onlarla devam ettim. Hala elimden geldiği kadar o işleri kovalamaya çalışıyorum. Şimdi ikinci albüm kayıtlarına başlayacağız. İlk albümü Maslak’da Deney Evi Stüdyosu’nda kaydetmiştik, yine aynı stüdyoda kayıt yapmayı planlıyoruz. Bunun yanı sıra konserlerimizi kaydediyoruz, ev kayıtları yapmaya da devam ediyoruz. Müzikten kopmadan, sürekli bir çalışma halindeyiz. Büyük stüdyolarda değil de küçük amfilerle kendi ortamımızda çalmayı çok seviyoruz. O sıcaklığı, sevdiğimiz ortamı albüme yansıtmaya çalışıyoruz. Sevdiğimiz diğer müzisyenlerle beraber anılmak, onlara benzer müzikler yapmak, onların içinde kendimize ait orjinallikler yakalamak gibi sevdalarımız var.


Bütün bu anlattıklarınız karşı tarafa da geçiyor olmalı ki müzik eleştirmenlerinin de dinleyicilerinizin de müziğiniz hakkında buluştuğu ortak nokta; samimiyet… Tamam demli çaya gelmeyeceğim ama Bakkal Osman Abi, yalnız terlikler, boşalan telefon şarjı, sinema bileti, kaçan otobüsler gibi günlük hayatımızdan çok aşina olduğumuz sahnelerle günlük hallerimizi, 90’lar çocukluğu sıcaklığında anlatıyormuşsunuz gibi geliyor bana da… Siz neler söylersiniz yazdığınız sözler hakkında?

Kaan Boşnak: Bunun üzerine çok fazla düşünmüyorum aslında ama şunu söyleyebilirim; bu biraz okuyarak, izleyerek, etkilenerek büyüdüğümüz akımlarla ilgili olabilir. Sözleri ben yazıyorum, kendi adıma konuşmam gerekirse, ikinci yeni akımı etkili olmuştur sözlerimde…

Edebiyat bölümü okuyordunuz değil mi, devam ediyor mu? Grup dışında başka neler yapıyorsunuz?

Kaan Boşnak: Ediyor, o kendince gidiyor, ben dahil olmuyorum : )

Engin Sevik: Okul devam ediyor benim de, gitar dersleri veriyorum bir de…

Can Kalyoncu: Ben de Yıldız Teknik Üniversitesi Müzik ve Sahne Sanatları Bölümü’nde okuyorum; Müzik Toplulukları Programı’nda… Davul, dalım da… Yoğun bir eğitim görüyorum, sürekli okuldayım. Onun dışında caz müziğe ilgim var. Sürekli öğreniyorum ve bundan keyif alıyorum.

yyyy90681621_nBurak GüngörmüşBen kendi açımdan neyin neresinden tutabiliyorsam, onu kaldıranlara yardım etmeye çalışıyorum. Birinci albüm oldu, ikinci albümü yaptıktan sonra daha çok insana ulaşacağımızı ümit ediyorum. Güzel bir müzik yapıyoruz, ben seviyorum Kaan’ın yazdıklarını; kendim yazmışım gibi hissettiğim, peşinden koştuğum güzel sözler. Ortak hayallerimiz güzel…Yurt dışında festivallere gitmek istiyoruz, oralarda kendi dilimizde söylemek istiyoruz. Güzel her şey, çok seviyorum arkadaşlarımı, yapımcı gibi değil bir müzisyen gibi bakıyorum.

Kaan Boşnak: Dayı gibi bakıyor : )

Dayı dediğiniz kimdi bu arada, Açık Radyo’daki programda da sürekli bahsi geçti… Siz misiniz dayı? : )

Burak Güngörmüş: Herkes dayı aslında bizde, çok kafa karıştırıcı bir şey … (gülüşmeler) Biz öyle güzel, öyle samimi bir arkadaşlık kurduk ki hep birbirimizi kollama üzerine, “dayı” kavramını geliştirdik. Hepimiz birbirimizin dayısıyız : )

Ekşi Fest 2013 Alternatif Sahne’de grubu tanıyıp takip etmeye başlayan çok dinleyiciniz var. Bu yıl da katılacak mısınız festivallere, üniversite şenliklerine?

Kaan Boşnak: Biz çok istiyoruz festival sahnelerinde çalmayı ;çünkü özellikle Anadolu’da çok güzel sistemlerde, büyük sahnelerde konser verme şansımız olmuyor. Festival sahneleri de büyüklük, dinleyici ve ses sistemi açılarından gerçekten velinimet. O yüzden  festivalde çalmak; bir grubun, bir müzisyenin en çok tercih edeceği konser biçimidir. Biz de istiyoruz. Galatasaray Lisesi’nin festivalinde çalmıştık ilk kez, iki yıl önce… Ekip yine değişikti, o zamandan kalan tek kişi benim şu anda : ) Sonra Ekşi Fest’de çaldık. ODTÜ Rock Festivali’nde çalacaktık ama cenazemiz vardı ülkece, çalamadık…

Müziğiniz Büyük Ev Ablukada’yla, Yok Öyle Kararlı Şeyler’le, Sakin’le kıyaslanmış yorumlarda ama ben grupları birbirine benzetmeye çalışmak yerine; anlatılmak istenilenin yalın halde, daha naif bir müzikle, doğal seslerle,  büyük reklamlara ihtiyaç duymadan, samimice paylaşılabileceğini kanıtlayan yeni bir tarz geliştiğini düşünüyorum. Siz ne dersiniz?

Kaan Boşnak: Bilinçli yapılmış bir hareket olmayabilir ama bunun bir akım olduğu gerçek, bu konuda size katılıyorum. Saydığınız grupların hepsi bizim sevdiğimiz, dinlediğimiz gruplar zaten, bizim dönemimiz. Ben bir insanın kendi döneminde kaliteli müzik yapan arkadaşlarına, çevresindeki insanlara tamamen sırt çevireceğine, duymazlıktan gelebileceğine inanmıyorum. Birini birine, bir şeyi bir şeye benzetmek; yüzyıllardır devam eden sosyolojik bir rahatsızlık olduğu için, onun üzerine konuşmaya gerek bile yok.

Kesmeşeker’den de ilham aldığınızı söylemişsiniz müziğinizde… Cenk Taner’le tanıştınız mı?

Kaan Boşnak: Cenk Abi geliyor bizim konserlerimize, çok severiz kendisini, o da bizi sever. Ortak bir şeyler de yapacağız galiba, bir şarkı olabilir. Konuştuk da lafta kaldı şimdilik, bakalım… Bütün özel şeyleri de anlatıyorum bugün: )

Şarkı sözleriniz hakkında konuşmayı çok sevmediğinizi söylediniz ama yenilerden Tarla şarkısının hikayesini çok merak ettim : )

Kaan Boşnak: O hiçbirimizin yaşanmış bir hikayesi değil; tanıştığım bir karakterin hikayesi… Şarkının içeriğiyle ilgili çok fazla bilgi vermek istemiyorum ama, bırakalım öyle kalsın…

Doğaçlama da yapıyorsunuz sanırım sahnede…

Kaan Boşnak: Biz onlara doğaçlama demiyoruz, takılıyoruz. ( gülüşmeler)   Eserse… Güzel olabiliyor. Bazı şarkılarda belli ölçülerde belli özgür alanlar bırakıyoruz kendimize. O sırada baskın enstrümanı çalan arkadaşımız o müziğin üzerine takılıyor.

Nihilist kelimesi sık kullanılmış sizin için sosyal medyada, …

Burak Güngörmüş: Nihilist mi? Biz çok duyarlı insanlarız, yarın konusunda da büyük sıkıntılarımız var. Bu ülkede yaşayıp nasıl nihilist olabilirsiniz ki? Nihilist insanlara da saygı duyuyorum ama ben bankacı olup hayatımı garantiye almadım, bas gitar çaldım, ölene kadar da çalmak istiyorum. Sorumluluk sahibi insanlarız hepimiz. Dolayısıyla nihilist bir halimiz yok.

Zaten anladığım kadarıyla az önce de bahsettiğiniz sözleriniz hakkında çok düşünmeme, sahnede takılma gibi grubunuza ait müzikal hallere yönelik yakıştırılmış bir tanım gibi geldi bana; hayata bakışınızdan ziyade… Gezi için yaptığınız şarkı da yaşananlar karşısındaki tavrınızı ortaya koyuyor hem de…

Kaan Boşnak: Biz jenerasyon olarak daha önce gezi gibi bir olay yaşamamıştık. Bu kadar derinden etkileyici, toplumsal bir olayla ilk defa karşı karşıya kaldık. Bizim de müzisyenler olarak etkilenecek çok fazla şey yok etrafımızda… Ya aşık oluyoruz, ya birilerini kaybediyoruz. Gezi’den tabii ki çok etkilendik, fiili olarak olayların içinde de bulunduk, bir iki hafta içinde çıktı ortaya “Sen Taştan Biz Ağaçtan”…

Burak Güngörmüş: Nasıl olmayalım ki, olayların içinde olmayacak bir insan mı var? Pire için yorgan yakıyorlar, pireleri bulamıyorlar. Yeter, artık patlamak üzereyiz. İnsan olarak, sanatçı olarak nasıl duyarlı olmayalım ki… On yaşında bir çocuk öldü. Şarkının hikayesi değil de, ülkenin hikayesi çok acıklı …

Yüzyüzeyken Konuşuruz’un popüler müzik sektörünün dayatmak istediği o tek tip biçime karşı duruşu peki?

Kaan Boşnak: Grup olarak çok sert bir tavrımız var ve o tavırdan asla taviz vermeyeceğiz dememiz çok doğru bir davranış olmaz herhalde ama evet, tavrımızdan taviz vermeden, bir duruşumuz olsun istiyoruz bu piyasanın içinde… Kendi yağında kavrulan bir grup diyebiliriz Yüzyüzeyken Konuşuruz için… Kendi çevresince bir şeyler anlatabilen ve kendisini anlayan insanlara ulaşabilen bir grup… Benim gördüğüm bu, daha fazla üzerinde düşünmedim yaptığım müziğin, aslında hiç düşünmedim, şu an düşünüyorum, onun için saçma cevaplar veriyor olabilirim : )

İlk albüme on şarkınız girdi. Yeni şarkılar üzerinde çalışıyorsunuz şimdi fakat bir albüm daha yapacak kadar şarkınız var hali hazırda internet ortamında… Yeniden düzenleme yapacak mısınız onlara?

Kaan Boşnak: Bazı şarkılar benim tek başıma çaldığım dönemde kaydedilen şarkılar olduğu için onların çoğunu artık çalmayı düşünmüyoruz ama içlerinden seçtiğimiz birkaç şarkı var, sürpriz olsun onlar…

Burak Güngörmüş: Kaan’ın özellikle şehir ozanı kimliğiyle yazdığı, başlattığı proje elektriklendi biraz : )Kaan’ın o tarafının da süregelmesini istiyoruz, mesela bu akşam konserde Kaan bazı şarkıları tek başına söyleyecek, Engin’le ikisi de çalacaklar, hep beraber de çalıyoruz… Bunlar bizim renklerimiz, yarın Can bir tane şarkı yazar, hit olabilir : ) Ne olacağını bilmiyoruz ama hiç durmadan çalışıyoruz. Ne mutlu ki insanların gözlerinde, şarkılara eşlik ederken o enerjiyi görebiliyoruz.  Ben bazen Kaan’la Engin çalarken insanların fotoğraflarını ,videolarını çekiyorum gizli gizli : ) İnsanların sevdiğini görmek, alkışlanmak çok hoş bir şey…  Ama bazen konsere gelip, aralarında konuşurken kopuyorlar ve bizim çıkardığımız sesin üzerinde ses çıkaranlar oluyor. Hoş, onlar da olsun : )

yyy186467_n

Sahnede ve twitter üzerinde dinleyicilerle kurduğunuz iletişime dair olumsuz yorumlar da var sosyal medyada, bu konuda bir şey söylemek ister misiniz?

Kaan Boşnak: İnsanlar kendi açılarından görüyorlar her şeyi, biz de kendi açımızdan görüyoruz. Biz örnek olması gereken insanlar değiliz, kimse bizi örnek olarak görmesin. Biz de insanız, bizim de yaptığımız bazı davranışlar yanlış olabilir. Biraz daha göz önünde bulunduğumuz için bunların konuşuluyor olması önemli değil, takılmamak zorundayız. Konserlerde bizi dinlemeye gelip ama bize saygı göstermeyip kendi aralarında konuşan insanları tabii ki uyaracağız, bundan daha doğal bir hakkımız olamaz, eğer konu buysa…  Eğer konuşacaklarsa zaten konsere gelmesinler. Biz de uyarırız sahneden, kızarız yani, sinirli insanlarız, bakmayın öyle güldüğümüze : )

Burak Güngörmüş: Asabiye var bende… ( gülüşmeler )

Şahane bir sohbetti, çok keyifliydi, çok teşekkür ederiz hepinize… Bayıldık birbirinizle olan ilişkinize, enerjinize… Çok tanınmanızdan endişe edip sizi gizlice dinleyen takipçileriniz kızmasın bana ama, onların aksine daha uzun yıllar paylaşıldıkça çoğalır dilerim bu sözler, bu müzik “yüzyüze”… Son olarak söylemek istediğiniz bir şey var mı bize?

Kaan Boşnak: Greyfurt : )

Engin Sevik: Ben teşekkür ederim geldiğiniz için…

Can Kalyoncu: Ben de öyle, ve portakal suyu : )

Burak Güngörmüş: Ben de biliç diyorum o zaman : )

Soundcheck sonrası valizlerini otele bırakır bırakmaz ayaklarının tozuyla sorularımızı yanıtlayan “Yüzyüzeyken Konuşuruz” grubuna, yolculuk boyu ve sonrasında da attığım mesajlara verdiği bol gülücüklü cevaplarla çok yardımcı olan enerjik menajerleri; adaşım Güneş Uygur’a, Hakan Yalçın’a, Kampüs FM Genel Yayın Yönetmeni Osman Cevizci’ye, röportajın fotoğraflarını çekerken yakın takipçisi olduğu grubun gittikçe tanınmasından duyduğu endişeyi dile getirerek yüzlerce dinleyicinin hissine tercüman olan, renk katan ÇOMÜ Radyo Sinema öğrencisi Ramazan Öksüzoğlu’na ve son olarak denize kıyısıyla yaşayanlara sonsuz teşekkürler…

Sunay Akın: “Doğayı korumak için direnmek erdem değil; insan olma meselesidir.”

Standard

Yıl 2006
Yer, İzmir Kitap Fuarı
Üniversite 1. sınıftayım    Kitap_2936738
İlk kez bir kitap fuarındayım üstelik çok sevdiğim bir yazarın imza günü var
Oldukça heyecanlıyım
Uzun bir kuyruk önümde
Kalabalıktan gözükmeyen masanın başında, Sunay Akın
Beklerken bir soru dönüyor aklımda,
Hem çok merak ediyorum yanıtını hem de bunu ona kesin “sormalıyım”!
İşte yanındayım
Gülümseyerek söylüyorum ismimi, o kitabımı imzalarken, soruyorum, biraz çekingen;
“Sunay Bey, bu kadar çok şeyi nasıl biliyorsunuz ?”
Gülümsüyor ve sadece bana değil, yakınındaki tüm öğrencilere dönerek;
“Çok okuyorum çocuklar. Siz de okuyun, olabildiğince okuyun.”

Teşekkür ederek ayrılıyorum yanından, nasıl mutluyum,
İlk imzalı kitabım ve Sunay Akın’la ilk röportajım : )

Sunay Akın’ın “Kırdığımız Oyuncaklar” ı, bana adım gibi bir yaşam dileyerek imzalamasından tam sekiz yıl sonra,
yanıtlarını bu kez ses kayıt cihazımda saklayacağım ve paylaşacağım,
son kitabı Geyikli Park’da Çanakkale Zaferi’ne dair anlattığı hikayeleri ona Çanakkale’de soracağım,
benim için bu çok özel röportaja hazırlanırken, o günü hatırladım.

Anlattığı birbirinden renkli hikayelere o kadar bilgiyi, yılı, gizli kalmış kahramanı, oyuncağı, şiiri, müzeyi
baş döndürücü bağlantılarla, her seferinde şaşırtarak sığdırmasına hala hayran,
ben de bu röportaja küçük bir hikaye bulmak istedim sanırım.

35bf2a571f

Yıllardır kitaplarıyla, şiirleriyle, müzeleriyle, sorduğu sorularla, araştırdıklarıyla hayatın karşısında iyi bir “satranç oyuncusu” olan Sunay Akın, “İki Kitap Bir Heves” isimli sahne gösterisiyle sığ sularda oynadığımız dama oyunundan kalkıp,
derin sularda bilginin ışığını bulmaya, birlikte öteye taşımaya çağırıyor.
Hikayeleriyle şehir şehir dolaşırken okuyucularının da hikayelerine değiyor.

Çocukken Tuncay Terzihanesi’nden aldığı kumaş parçalarıyla cebinde taşıdığı dünyanın etrafında;
kendi yaptığı oyuncak uçağın kanatlarıyla uçuyor hala…

Bizi, koltuklarımızda kemerlerimiz bağlı, zihnimiz özgür, sürprizlerle dolu bir yolculuğa çıkarıyor.
Bunu da okuduğu binlerce sayfanın, ansiklopedilerde altını çizdiği satırların, kendi yapıp oynadığı,
peşine düştüğü oyuncakların rotasında; bilginin ışığında yapıyor.
Hisse senetlerini bir kenara kaldırıp, kullanmayı unuttuğumuz hissi senetlerimizi cebimize koyuyor.
Bizi, bize hatırlatıyor, milli tarihimizin gücüne tanıklık ettiriyor. İlham veriyor.
İçine hapsolduğumuz ekrandan başımızı kaldırıp,
hayatın renklerini keşfetmeye, güzel tesadüflerle hayatımıza bağlamaya heveslendiriyor.

İşte o akşam, sahne gösterisi bittikten,
okurları bütün bu duyguların ortak gülümsemesiyle kitaplarını imzalatıp kendi hikayelerine kocaman bir renk daha kattıktan sonra,
Kız Kulesi Şiir Cumhuriyeti’nin şairi, oyuncakların en büyük çocuk kalbi Sunay Akın’la, yola çıktık Çanakkale’den Geyikli Park’a
O anlattı, ben takip ettim; karanlığı çıkaracak yolu aydınlığa
Çocuklar hep gülsün, çok yaşasın, oynayabilsinler diye oyuncaklarla…

1980567_10152074759528897_728033672_n

Sevgili Sunay Akın; hoşgeldiniz Çanakkale’ye… Aslında bu şahane buluşma daha önce gerçekleşecekti fakat bilginin ve insanlık tarihinin ışığını taşıyan hikayelerinizi öyle yoğun bir tempoda şehir şehir dolaştırıyorsunuz ki… Geçtiğimiz günlerde mühim bir rahatsızlık geçirdiniz, korkuttunuz hepimizi…

Hiç sorma, gerçekten büyük bir talihsizlikti o… Hayatımda ilk kez hastaneye yattım ve gelemedim o programa. Bugün o programı gerçekleştirmek için sevgili başkanımın davetlisi olarak buradayım. Ben de hiç istemezdim hastanede yatmak; hastanede yatmak hiç güzel bir şey değil. Bütün hasta olanlara acil şifalar diliyorum. Ne mutlu bana ki bugün buradayım.

Biz de çok mutluyuz; iyisiniz, iyi ki geldiniz… Sahnede de harikaydınız enerjinizle! Sesiniz ve mimiklerinizle bürünerek anlattığınız hikayelerle; bu salonu dolduran yüzlerce okuyucunuzun tek tek kalbine değdiniz… Bu akşam bizimle paylaştığınız hikayelerin çoğunu kitaplarınızdan bilmeme rağmen ilk kez duyuyor gibiydim! : ) 

Teşekkür ederim. İşte bu sanatın gücü! Çok sevdiğiniz bir eseri, bildiğiniz bir besteyi her dinlediğinizde, çok sevdiğiniz bir tabloyu her gördüğünüzde yeni bir insan olduğunuzu hissedersiniz. Sevdiğiniz bir şiiri tekrar tekrar okursunuz. İşte bu; sanatın gücüdür. Eğer bir sanat eseri kendini tüketmiyorsa; onunla her yeni buluşmanızda sizde kendini yenileyebiliyorsa başarılı olmuş demektir. Ben de tek kişilik sahne oyunumda, sözünü ettiğiniz gibi kitaplarımdaki o metinleri anlattım; yani kendi edebi çalışmalarımı sahneye taşıdım. Bu yüzden, iki saate, iki bin kitabın ışığını sığdırmaya gayret ettim. Kitaplarımdaki bütün o edebi metinler sizi heyecanlandırdıysa, yeniden duyuyor hissine kapıldıysanız, ne mutlu bana…

Hayatı hep bir satranç oyununa benzetir ve aslolanın doğru hamleler yapmak olduğunu söylersiniz ya… Bu akşam sizden biraz taktik de aldık bu konuda. Sorular sordunuz bize muzipçe gülümseyerek, bazılarının yanıtını bizimle buldunuz; bazılarını da yanıtlamayarak dediniz ki; gidin, araştırın ve kendiniz bulun : ) Ben şimdi kafamda yepyeni soruların heyecanı ve merakıyla can atıyorum cevaplarımı aramaya…

Çok sevindim, ne mutlu… Yani bir iştah açıcı özelliğim varsa; insanı araştırmaya, kitap okumaya yönlendiren, merak duygusunu öne çıkarıp kamçılayan bir üslubum varsa çok mutlu oldum bundan, çünkü yapmak istediğim bu… Zaten bilgi kışkırtır, insanı karanlığın üstüne doğru yürümeye şevk eder. Ben de ışıkları anlattım, bilgiyi anlattım. Neden? Bu ışığı kendi yüzünüzü aydınlatmakta kullanın diye değil; karanlığa yürüyün o ışıkla. Çünkü ışık; karanlığa mahkum edilenindir. Kim karanlığa mahkum edildiyse, onun da sorumlusu biziz. Biz kimiz? Işığı; karanlığa taşımayanlar… Öyleyse bu ışık karanlığa taşınacak! Çünkü ışık, karanlıkta daha güzeldir ve mutluluğu; karanlığa doğru o ışığı taşırken attığımız adımlarda buluruz. Aslolan budur. Aydınlanmacılıktır bu. Sanatın, bilimin yaptığı da budur zaten; dünyayı, insanlığı aydınlatmak…10013805_10152074759543897_930710255_n

Siz de yıllardır aydınlatıyorsunuz bizi o ışıkla… Ve kitaplarınızla : ) Çıkan son kitabınız Geyikli Park var elimde şu an. Önce size bir şey itiraf etmek istiyorum. Arka kapakta kitabın aslında Çanakkale direnişine edebi anlamda hak ettiği değerin verilmediğini düşünen bir subaya geç kalmış bir özür olduğunu okuyunca; “Geyikli Park Çanakkale’de ve ben bilmiyorum kimbilir nerede!” dedim : ) Evet, Çanakkale’den bindik gemiye ama okudukça yine dünyayı dolaştık ve Geyikli Park’ı ararken yeni hikayeler, kahramanlar biriktirerek Gezi Parkı’na çıktık! Bu nasıl bir bilgi birikiminin, nasıl bir çalışmanın ürünüdür ?

Az önceki sorunda dedin ya satrançtan söz ediyorsunuz diye… Satrançta çok farklı taşlar var; kale, fil, vezir, at… Bunların hareketleri aynı değildir ama aynı düşünce için hamle yaparlar. İşte bilgiyi de ben; “senfonik” anlamıyla kullanıyorum. Nedir senfonik bilgi kullanımı? Bir senfoni orkestrası düşünün sahnede; üflemeli, vurmalı, yaylı çalgılar… Enstürmanlar farklıdır ama hepsinin ortaya çıkardığı senfoni aynıdır. İşte ben de aydınlanma tarihindeki farklı zamanlarda gözüken hamlelerin; aslında aynı yöne doğru olduğunu, bir bütün olduğunu anlatıyorum kitaplarımda…

1579776_10152306016851585_1493691287_nEvet Çanakale’den girdik ama nerelerden çıktık Geyikli Park’da… Cervantes’den Mimar Sinan’a, Türkan Saylan’dan Besim Ömer Paşa’ya kadar daha pek çok aydınlanmacının hamlelerini bulduk burada… Çanakale’de de Tüfekçi İsmail’in ve bir geyiğin öyküsü var Çanakkale Savaşı sırasında, fotoğrafını da yayınladım. Yaşadığımız Gezi Parkı olayları sırasında Gezi Parkı’nda kesilmek istenen ağaçların hemen karşısında bir geyik heykeli vardır; ona geldik Geyikli Park’da.  Aslında insanlığın tarih boyunca aydınlanma, hürriyet ve özgürlükler için verdiği o büyük direniş; bu kitabın rüzgarını oluşturuyor. Seviyorum ben senfonik kitapları. Bu tam bir Sunay Akın üslubu… Edebiyata kattığım yenilikler varsa, buna gerçi zaman karar verecek; bunu benim söylemem yakışık almaz ama ben de iyi kötü bir satranç oyuncusuysam ve bilgiyle hamle yapıyorsam, biraz hissediyorum galiba… Bir Sunay Akın tarzı, üslubu söz konusu olacak. Zaten bunun da karşılığını görüyorum. Yeni yeni kitaplar çıkıyor, pek çok metinler yazılıyor; hep benim üslubumdan etkilenildiği ortaya çıkıyor. Öğretim görevlisi olan arkadaşlarım da derslerinde Sunay Akın üslubunun varlığındaN söz ediyorlar. Bu da beni mutlu ediyor tabii…

Sunay Bey siz kendinizi sadece okur ve yazar olarak tanımlıyorsunuz fakat sizin için modern çağın meddahı, Çağdaş Dede Korkut gibi benzetmeler yapılıyor. Müsaadenizle, ben de sizin için bir benzetme yapmak istiyorum. Sunay Akın, bir “hikaye müzesi”dir bence… İlham veren, hikayeler barındıran bir müze…

(gülümsüyor) Müze… Ne güzel… Çok çok güzel! Müze sözcüğü çok hoşuma gitti. Müzede çok değerli şeyler, korunma altına alınması gereken hafıza, belge olur. Çok teşekkür ediyorum bu sözler için fakat bunu alçakgönüllülük anlamında söylemiyorum; inan bana, bunların hiç bir önemi yok benim için. Eğer ışığı karanlığa taşıyabiliyorsam, ne mutlu bana…  Ve ben şunu biliyorum ki; önemli olan el değil, elin taşıdığı ışıktır ve bu ışık binlerce yıldır taşınıyor. Eğer ben dünyaya geldiğim, hayatta olduğum şu dönemde o ışığı birazcık daha karanlığa, biraz daha öteye taşıyabildiysem ne mutlu bana. Önemli olan ışıktır; ben değil.  Aydınlanmacılar böyle düşünür. Bunu kalben söylüyorum, karanlıklar aydınlandıkça ben mutluyum. Yoksa bana güzel iltifatlar yapıldığı için değil…

Çocukken evinizin terasında babanızın uzun yolculuklardan getirdiği kutularla uçaklar yapar; bir gün onunla uçtuğunuzda karnınız acıkmasın diye yolda, içine reçelli ekmek koyarmışsınız : ) Bir gün onunla olmasa da, bu hayaliniz gerçekleşmiş babanızla ilk kez  bindiğiniz uçakla… Ankara’ya uçmuşsunuz, Atalay Yörükoğlu’na…

Doğru, çocuk psikiyatrı !

Evet, ve o babanıza der ki, bu çocuğun kanatlarını kırmayın. Yıllar sonra,  Sunay Akın kanatlarıyla bu kez Çanakkale semalarındandır ve biz Çanakkale Zaferi’nde sadece Nusrat Mayın gemisinden söz ederken o gökyüzünde Ertuğrul uçağıyla karşılaşır, bizi de tanıştırır…

Şu anda öyle kalakaldım seni dinliyorum. Ne güzel bir metafor yaptın, bunu ben de yapamazdım yani…olda karnınız acıkmasın diye de içine reçelli ekmekler koyarmışsınız. Bak bir terasta bir çocuğun yaptığı, hayal ettiği o uçağı alıp getirdin… Ve o çocuk uçmak istedi, o uçaktan yola çıktı, araştırdı… Ve Çanakkale Savaşı’nda Nusrat gemisi bilinir ama Ertuğrul uçağı bilinmezken bizi Ertuğrul’la buluşturdunuz dedin. Ne diyeyim ben, çok hoşuma gitti : ) Bunu duydum ya, ölsem gam yemem! Daha ne diyeyim sana ? Bana büyük bir armağan sundun sen. Ve de bunu Çanakkale’de, Çanakkale’de program yapan bir radyo programcısı olarak; Sevgili Güneş olarak anlattın. Güneş gibi doğdun kalbime… Çok teşekkür ederim sana.

1781580_10152074759593897_101335064_n

: )) Çok teşekkür ederim Sunay Bey, o kadar mutlu oldum ki… Sizden aldım ilhamı… Yalnız korkarım ki  söyleşimiz burada sona erecek çünkü ben Sunay Akın’dan bu sözleri işittikten sonra, bu  heyecanla bu kalp çarpıntısıyla daha fazla konuşabilir miyim, bilemiyorum : )

Sen zaten öyle bir söz söyledin ki şu anda, bunun üstüne hiç bir şey denmez. Benimle ilgili bir şey sorma, başka şeyler konuşalım. Burada artık üç nokta yan yana koyup …  (…) Bu kitap böyle biter.

Harikasınız! Çok teşekkür ederim, siz de bana müthiş bir hediye verdiniz. Çanakkale’yle devam edelim mi o halde? Bu şehirde yaşamaya başladıktan sonra özellikle dikkatimi çekmeye başladı ki, aslında bir çok hikayenizde var Çanakkale…Geyikli Park’da gördüm ki bu sulardan sadece savaş gemileri geçmemiş: Andersen’le masallar geçmiş, Kurşun Asker’e ilham vermiş. Şiirler geçmiş sonra, 8 yaşındaki Sabahattin Ali bakmış korku dolu gözlerle bu sulara ve bu boğaz; bir savaş oyunu olmuş çocuk Nazım Hikmet’le kız kardeşi arasında… Bu nasıl bir zenginliktir, Çanakkale ne demek sizin için?

Gerçekten benim kitaplarımda İstanbul’dan sonra en çok adı geçen, hatıralarıyla yaşanmışlıklarıyla Çanakkale’dir. Bak Trabzonluyum ama Çanakkale benim kitaplarımda çok vardır. Bunu çok iyi yakaladın, bravo. İki tane boğaz var dünyada, dünyanın harikası; Bir İstanbul Boğazı bir de Çanakkale Boğazı… Ondandır. Jeomorfoloji okudum. Yani bir boğazın oluşumunun ne büyük bir doğa harikası olduğunu yapısalcı olarak çok iyi biliyorum. Bundan kaynaklanıyor olabilir. Hani okuldayken yazarız yazarız defterimize, defter dolar, hiç yer kalmaz, yeni bir defterde onu temize geçeriz. İstanbul o kadar kötü hale geldi, o kadar katledildi ki… Sanki Çanakkale İstanbul’un yeniden temize geçilmiş hali gibi… İstanbul’u bitirdiler, siluetini yok ettiler. Beton beton hançerler sapladılar göğsüne… İstanbul ölmedi; direniyor ama Çanakkale çok daha güzel biliyor musun şu anda, bana öyle geçiyor. İstanbul’un  bundan 50 – 60 yıl önceki o güzel hali gibi geliyor. Biz ne yazık ki onu tükettik İstanbul’da. Çanakkale büyük bir şans. Çanakkalelilerden ricam; lütfen yaşadığınız kentin güzelliğini, değerini bilin, onu kirletmeyin. Bu doğa harikası, bu tarih harikası, dünyada tek benzeri İstanbul olan, bir başka benzeri olmayan şu güzel kentin kıymetini iyi bilin…

Üniversitenin, hoşunuza gideceğini ve destekleyeceğinizi düşündüğüm bir projesi var Çanakkale Zaferi’nin 100. yılında; “Şehitler İçin Bir Milyon Kitap”  Kentte dev bir kütüphane oluşturuluyor.

Çok güzel, çok doğru bir düşünce bu. Buraya mükemmel bir kütüphane kurulmalı. Hatta şu anda yaşadığımız günlerin değil, insanlık tarihinin en büyük kütüphanesi olmalı.  Müze anlamıyla da, Çanakkale Savaşı’nın tarihinin çok iyi anlatıldığı çok güzel bir müze var Çanakkale’de fakat müzecilik dediğimiz zaman ben sizi alıp Kiev’e götürürüm. Çünkü Kiev kenti, İkinci Dünya Savaşı’nda çok önemli bir rol oynamış. Hitleri durduran kent orasıdır aslında… Hitler Kiev üstünden Moskova’ya gitmeye çalıştı ama Kiev’i geçemedi. Bu yüzden sonradan Kuzey Avrupa yolunu denedi ve orada da kışa saplandı kaldı . Kiev’deki Direniş Müzesi’ne giderseniz, müzeciliğin ne demek olduğunu anlarsınız. Çanakkale’de böyle bir müze yok. Lütfen müzecilik ve Çanakkale konusunda duyarlı olan insanlar Çanakkale’ye nasıl bir müze kazandırmalıyızı gitsinler Kiev’deki müzede görsünler. İnanılmaz etkilenirler. Çanakkale’de verdiğimiz mücadeleyi, direnişi öyle bir müze diliyle anlatmalıyız ama ne yazık ki yüzüncü yıl için bunu yapmakta geç kaldık. Çok daha geç kalmayalım. İlerleyen yıllarda Çanakkale’ye kazandırmalıyız böyle bir müzeyi…

Aynı dilekle, gidelim mi İstanbul Oyuncak Müzesi’ne?Müzedeki oyuncaklar, biriktirdiğiniz tüm hikayelerin, kelimelerinizin, okuduğunuz binlerce sayfanın, yaşadıklarınızın bir özeti gibi sanki…

Doğru…

Bugüne kadar hep çok sevdiğiniz İstanbul’un hikayelerinin peşindeyken, Oyuncak Müzesi’yle o hikayenin bir parçası haline gelmek nasıl?

Ne mutlu bana… Bunu başarabilirsem ne mutlu. Müzeler toplumların 87504-oyuncak-muzeleri-birlesiyorhafızalarıdır, belleğidir. Ben müzeleri çok seviyorum. Hayatımın en mutlu saatleri, anları müzelerde geçti. Bir toplum; demokrasisini müzeleriyle var edebilir. Bir toplum müzeleriyle aydınlanır, kalkınır. Ekonomisini ancak müzeleriyle düzeltir, ilerletir. Yani insanlar, ülkeler önce zengin olup sonra müze açmadı, önce demokrat olup sonra müze kurmadı. Önce müze kurdukları için demokrasiyi var ettiler ve ekonomiyi de kalkındırdılar. Biz daha bunu anlayamadık, bunu göremiyoruz. İstanbul bugün dünyanın en büyük kentlerinden biri. Tarihi çok zengin ama müzecilik konusunda çok zayıf. Ben müzelerin, demokrasinin var olmasındaki yerini, önemini anlatmaya çalışıyorum. Bunun için de müzeler kuruyorum. Neden Çanakkale’de de bir oyuncak müzesi olmasın ? Antalya’da Gaziantep’de kurdum ama neden diğer şehirlerimizde olmasın? Biliyorum yolumuz hiç kolay değil ama biz bu yolda yürümekten de vazgeçmeyeceğiz. Dedim ya az önce de; ışığı karanlığa taşımaktan asla yorulmayacağız.

1992’de de o ışığı, Kız Kulesi’ne taşıdınız. “Atak” mıydı bindiğiniz teknenin adı? Kız Kulesi’ni şiirle işgal edip Şiir Cumhuriyeti ilan ettiniz

Aynen öyleydi, bir direnişti… Doğayı, tarihi eserleri korumak için Gezi Parkı bugün çok önemli bir süreç. İstanbul’un tarihi bir mekanı, parkı, hem de kentin merkezindeki parkı, alışveriş merkezi yapılmak istendi. Böyle bir şey olabilir mi?  Dünyanın bir başka demokrat ülkesinde böyle bir düşünceyi ortaya atana hiç birşey demezler, psikiyatriste gönderirler! Bu ciddiye bile alınmaz ama bizde ne hale geldi değil mi bu düşünce… “Parkı alışveriş merkezi yapacağız.” İnsaf denir! Biz 1992’de Kız Kulesi’ni AVM , kafetarya yapmak isteyenlere karşı direnmiştik. 1992 yılındaki ihalede Kız Kulesi şöyle tanımlandı: 900 metrekare inşaat alanı! Böyle bir şey olabilir mi? Bir kentin  tarihi eseri inşaat alanı olarak adlandırılır mı? Orayı Şiir Cumhuriyeti ilan edip orada sanat etkinlikleri düzenledik. Aslında İstanbul’un geleceğinin karanlık olduğunun habercisiydi o ihale… Ama biz o günden beri hala bu gün de İstanbul’un hatta Türkiye’nin, gerektiğinde dünyanın bir başka yerindeki doğayı ve tarihi eserleri korumak için her zaman yazıyoruz, çiziyoruz, direnişimizi gösteriyoruz. Bu bir erdem, marifet değildir. Bu; insan olmak meselesidir. Bu, demokrat olma, rantçılığa, ırkçılığa karşı çıkma meselesidir. Ama diyebilirim ki bunun yakın tarihteki ilk başlangıcını, Kız Kulesi’nde yaptık dediğin gibi 1992’de. Gerçi arkadaşlarımız pek okumadıkları için bunun farkında bile değiller. Bugün ben gülüyorum, sosyal medyada ‘Gezi Parkı’nda niye yoktun?’ Halbuki ben her gün oradaydım. Olayın çevre duyarlılığı, temel hak ve özgürlükler konusunda doğru bir istek olduğunu ve diyalogla çözülebileceğini anlatmak için öncülük yaptık. Bilmiyor ama gençler. Hem bugünü çok iyi tanıyamadıkları gibi bu işin başlangıcını da… Sadece Kız Kulesi değil ki, Galata Kulesi’nden tutun da Sultanahmet Cezaevi’nin otel yapılmasına da karşı çıkanlar hep bizdik. Bunları kitaplarda da yazdım. Lütfen genç arkadaşlarım çok okusunlar, onlardan ricam bu… Bundan sonra da tarihe ve doğaya yapılacak olan bütün rantçılığın, çıkarcılığın karşısında olacağız. Bu bizim insan olma sorumluluğumuzdur. Dilerim bir daha böyle şeyler yaşanmasın. Burada sorumluluk bizde. Biz ışık taşıdıkça bu sorunları çözeceğiz. Daha çok ışık taşımalıyız, karanlığın üstüne daha çok yürümeliyiz.

Geçtiğimiz günlerde büyük heyecan vardı İstanbul Oyuncak Müzesi’nde : )

4d4e13e61a4604ed_636x350Charlie Chaplin’e armağan edilen bir Şarlo oyuncağı vardır. 2014 Şarlo’nun doğuşunun; ilk Şarlo filminin çekilişinin 100. yıl dönümü ve böylesine anlamlı bir yılda, bir adet yapılıp Charlie Chaplin’e armağan edilen Şarlo oyuncağını İstanbul’a kazandırdık. Bu büyük bir olay biliyor musun? Bunu Finlandiya, Danimarka ya da İtalya’da bir müze alsaydı, inanın dünyayı ayağa kaldırırlardı ama bizim ülkemizde bu tam olarak algılanamadı.  Ancak kitap okuyan, aydın insanlar bunu farketti. Benim hep çabam bu… Bilgi konusunda olsun hafıza konusunda olsun ülkeme bir şeyler kazandırmak… Demiştiniz ya kitaplarınızla, müzelerinizle bir bütünsünüz diye… Galiba biraz öyleyim. Zaten ben yazdığı kitapların arasına, müzeleri de koyan bir insanım.  Kitaplarımdan ortaya çıkardım bu müzeleri…

Oyuncak da var kitaplarınızın arasında 

Bütün şiirlerimde, kitaplarımda, hikayelerimde hep oyuncak var, haklısın. İstanbul Oyuncak Müzesi dünyadaki örnekleri arasında en iyilerinden biridir ve müzecilik konusunda en güzel, en anlamlı ödülleri kazandı, finallere kaldı. Bu daha da devam edecek, çıtayı daha yukarı taşımalıyız.  Durağanlık yoktu, durduğun anda zaten tükeniş başlamıştır.

Sunay Akın çok sevdiği Kız Kulesi’yle Oyuncak Müzesi’ni tanıştırdı mı, yoksa birbirlerini  kıskanırlar mı?

İkisinin de ortak tarafı beyaz olmaları… Biz de Göztepe’de beyaz renkli, tarihi bir konaktayız. Kız Kulesi de beyazdı ama aslında başka bir renge büründürdüler onu, o çok ayrı bir konu. Bir kentin tarihi eserleri müze olmalıdır. Haydarpaşa Garı örneğin… Haydarpaşa Garı bir gar olarak kalsın, hizmeti sürdürsün ama atıl kalan boş kısımları varsa onu da müze yapalım. Haydarpaşa Garı’nı  kongre merkezi, otel yapmak isteyenler var ama onu müze yapmak kimsenin aklına gelmiyor. Bütün mesele burada oysa… Bir ülkenin tarihi eserleri müze olmalıdır. Hiç kimsenin çıkarlarına, rantına eşlik etmemelidir

Sunay Bey iyi ki o sünnet fotoğrafı çekilirken elinize verdikleri oyuncak gemiyi sonrasında geri almışlar da onun peşinde giderken topladığınız oyuncakların hepsi Oyuncak Müzesi’nde şimdi… Sizin en sevdiğiniz oyuncağınız hangisi?

Çocukluğumda en sevdiğim oyuncağım, denizaltımdı. Ama oyuncak denizaltını olmadı, onu ben yaptım. Pek çok denizaltı yaptım oyuncak… Trabzon’da Ganita diye bir yer vardır. Trabzon’un bütün çocukları orada yüzme öğrenir. Annem bizi oraya götürdüğünde, ben oyuncaklarımı da götürürdüm; ilaç kutularından yaptığım oyuncakları… Arkadaşlarıma derdim ki, ben denize dalacağım, siz oyuncak denizaltılarını yukarıdan suyun üzerine bırakın. Giderdim denizin dibine, yani bu dediğim de 2 – 3 metre falandır, orada tutunurdum kayaya; oyuncak denizaltınların önümden denize dalışını seyrederdim. Çok hoşuma giderdi. Böyle garip garip oyunlar oynardım ben : )

10000066_10152074759513897_419245111_n

Hep dersiniz ya oyuncak çocuğun hayallerini büyütür, yaratıcı düşünmesini sağlar, keşfettirir ama biz oyalansın diye veriyoruz ellerine diyeŞimdi oyuncak bile değil, ekran veriyoruz küçücük çocukların eline!

Maalesef… Çok tehlikeli. Oyuncakla oynayan çocuk, bir filmin yönetmeni, senaristi ve oyuncusu gibidir.  Kendine en iyi rölü verir; baş rolü verir. Hayalleriyle vardır. Bilgisayar oyunlarıyla oynayan çocuk ise labirentin koridorlarında peyniri bulduğunu sanan faredir. Oysa labirentin koridorlarında peynire giden bir tek yol var; onu da oraya ben koydum. Fare hiç bir şey bulmaz, fare hiç bir şey başaramaz. Bilgisayar oyunlarıyla başardığını sanan çocuk, o fareden farksızdır. Lütfen çocukları kobaylaştırmayalım, hayallerini öldürmeyelim. Bu konuda anne ve baba çok önemli… Çocuğun bunda bir kabahati yok. Çocuğun zaten ne kabahati var ki? Çocuğun, gencin kabahati olmaz. Bütün sorun, anne ve babalarda, bizdedir yani… Biz doğru yönetirsek, çocuğun yanında olursak, onu bilgilendirirsek bu sorunları çözebiliriz. Yasaklar koyarak da değil ama; yanlışa yanlış, doğruya doğru diyerek, çocuğu doğruya yönlendirerek kazanabiliriz.

Sunay Akın, şahanesiniz, yine o kadar güzel şeyler anlattınız ki bize, ışığınızı içimize, yolumuza taşıdınız.  Çok teşekkür ederiz. Son bir soru; politize edilmiş hayat nasıl aşılır ?

Sana çok teşekür ediyorum. Sen biliyorsun bu sorunun yanıtını, çünkü sen okuyan, aydın bir insansın. Benim taşımaya çalıştığım ışığı da çok iyi tanıyorsun ve bunun nasıl olacağını biliyorsun. Ben bunu yazıyorum, bunu anlatıyorum. Eğer şimdi de bu konuda bir şey söylememiz gerekirse; okusunlar. Çünkü sen, beni okuduğun için bugün karşımdasın ve bu röportajı yapıyorsun. Bütün kitaplarım, bu sorunun yanıtı içindir. Okusunlar ve dama oynamayı bırakıp, satranç oynamaya başlasınlar. Dama da amaç, taş yedirmeden taş yemekse satrançta amaç; bilgiyle hamle yapmaktır. Yani günü kurtarmaktan vazgeçip hamleye dönerlerse ki bunun da tek yolu okumaktır, biz o zaman bu ışığı ülkemize taşıdık demektir.

SUNAY%~1

Çanakkale Belediyesine, Kültür Sanat Birimine, Banu Saman’a, Can Adıgüzel’e, Osman Cevizci’ye, Gökçe Güzel’e, Kampüs FM’e,
Işık Teoman’a ve Çiğdem Özcan’a çok teşekkür ederim.
Ve bir kez daha, yıllardır kitaplarıyla, anlattıklarıyla, hayata bakışıyla, bu çok özel buluşma ve röportajla yoluma kattığı ışık için, verdiği ilham ve ömür boyu saklayacağım, ondan duyma onuruna eriştiğim çok kıymetli sözler için sevgili Sunay Akın’a… Sonsuz teşekkürler… 

Hüsnü Arkan:”Ya Don Kişot gibi bakarsınız hayata; ya da Sancho Panza”

Standard

Ben kuşlardan da küçüktüm, bir gece vaktiydi. Teybimde ilk kez Ezginin Günlüğü kaseti, elimde şarkı sözlerini takip ettiğim kartoneti; “Biz bu denize ne zaman girdik en son, ne zaman Martıların kanadına bindik hocam, o zaman” …         Devamında, çocuklara yasaklar koyduğun zaman  büyüyeceğini anlatan müziğine çocuk sesleri karışan, “Fayton”dan bir masal… İlk albümdür “Ebruli” beni “Ezginin Günlüğü”nün sayfalarına bağlayan. 32 yıldır tutulan bu çok ezgili günlüğün yarısına, yüze yakın şarkı sözü yazdı Hüsnü Arkan.

husnuarkan Sevdiği şairlerin dizelerine kendi ezgisini de kattı çoğu zaman… Sevgi, özlem, deniz, şehir, bahar, hüzün,umut,mutluluk, özgürlük, yalnızlık, kalabalık, sakin bir coşku sinen naif ses rengiyle, dinleyenlerinin ve yakın tarihimizin günlüğünde de yer etti; not alındı bir kenarına hissetikçe, yeri geldikçe sözleri… Hüsnü Arkan, ezginin peşinde süregelen yolculuğuna tek başına devam etme kararı aldı 2010’da. Yeni yolunda yine sevdiği şairlerle müzisyen arkadaşları eşlik etti ona, ilk solo albümü Bir Yalnızlık Ezgisi’nden 20 yıl sonra çıkardığı Solo’da.. Son albümü “Yalnız Değiliz” geldi.  İlk single’ı 5 Mayıs’dan sonra da Hüsnü Arkan devam ediyor söz ve müziğiyle zamanın günlüğü tutmaya. Ve kitaplarıyla… ‘Hiçe Doğru’ adlı şiir kitabı ve insan’a dair beş romanına yenisi ekleniyor; “Hırsız ve Burjuva” bugün itibariyle raflarda… 7 Aralık Çanakkale konseri öncesi buluştuk Hüsnü Arkan’la, dinleyicilerinin Ekşi Sözlüğe sıklıkla yazdıkları, bir gün onunla karşı karşıya oturup sohbet etmeyi  düşledikleri bir sofra başında : ) Çıkalı bir yıl olan son albümüne, son şarkı sözlerine dair sorulabilecek ne varsa sorulmuş daha önce, istesek ulaşabiliriz hepsine diye verdiği yanıtlardan yola çıktım ben de. Daha yakından tanıyabilmek hevesiyle. Elçi olduk dinleyenlerinin gönlünden geçenlere. Kampüs FM Program Koordinatörü Osman Cevizci de katıldı bize. Konu konuyu açtı; geçmişten günümüze hızla karıştırdık Hüsnü Arkan’ın günlüğüne aldığı notları, birlikte çizdik bazı cümlelerin altını… O müzikle, şiirle, edebiyatla düşüncelerini paylaştıkça dilerim; Hüsnü Arkan’ın günlüğünden kendimizi okumaya daha uzun yıllar devam edelim. DSCF6223 Baktığımız zaman 26 yılın güncesine; yurt dışında arkadaşlarınızla kurduğunuz Hezarfen adlı müzik grubu, ardından ilk solo albümünüz “Bir Yalnızlık Ezgisi”, Türkiye’ye döndüğünüzde başlayan ve 17 yıl süren “Ezginin Günlüğü” hikayesi, arada Destur adlı projeyle çıkan “Deli Bu Dünya” albümü, son üç yılda da gruptan ayrıldıktan sonra Solo ve Yalnız Değiliz… Bütün bunlarla neye ve nasıl evrildi Hüsnü Arkan’ın sözü, müziği?

Siz söyleyince şimdi 26 yıl diye ben de düşündüm, belki biraz daha fazlasıdır, üniversitedeyken başlamıştım çalıp söylemeye. Yaklaşık 30 yıl oldu hakikaten bir biçimde… Öğreniyoruz hep birlikte. Ben de hayattan öğreniyorum, müzikten, başka şeylerden… Önemli olan hayatta öğrenme ilgisinin kaybolmaması. Ona gayret ediyorum. Çalıştıkça, ürettikçe, iş çıkardıkça, yeni insanlarla, müzisyenlerle tanıştıkça  bir daha iş yapasınız geliyor ( gülüyor )

Yıllarca vokalisti olduğunuzdan da belki, Ezginin Günlüğü siz, siz de Ezginin Günlüğü olmuştunuz dinleyici nezdinde… Bu ayrılığın sebebi sorulduğunda size, yolu değiştirme gereğinden bahsetmişsiniz… Şimdi o yolun neresindesiniz?

Müzisyenlerin yaptığı bir iş var; müzik yapıyorlar. Bu bir meslek. Bununla ilgili olarak ben, kapasitem kadar ve ya kapasitemi zorlayarak iş yapabilirim. Bu da tek iş; bildiğim… Edebiyat yanım da var, ikisini birlikte sürdürmeye çalışıyorum. İnsan bildiği bir işi yaparken, zaman zaman sıkılabiliyor. Hayat biraz çekici olmalı… Hayatın çekici hale gelmesini engelleyen şeyler varsa; kaldırabilmeli insan ortadan onları… Ben de buna gayret ediyorum. Kaldırdıkça da başka yollar açılıyor; oralara sapıyorsunuz ve oradan yürüyorsunuz. Bu yürüyüş başarılı olur, olmaz ya da dirayet edersiniz, sebat edersiniz, üstüne gidebilir; devam eder ya da vazgeçersiniz. Böyle seçenekler çıkar karşınıza… Ben devam ediyorum.

Hala şaşıranlar var gruptan ayrıldığınızı duyduklarına… Sizce dinleyici alıştı mı yeni duruma?

Dinleyici Ezginin Günlüğü’nü de beni de dinliyor; bunu biliyorum. Sonuçta bizim ortak bir dinleyicimiz var. Dinleyicinin alışkanlıklarıyla çok ilgilenmiyorum açıkçası… Hasbelkader bir hayat yaşıyoruz burada; hepimiz tesadüf çocuklarıyız. Bu tesadüfü doğru değerlendirmek; kafanıza göre değerlendirmek çok önemli… Ne yapmak istiyorsanız özgürce düşünüp özgürce davranmalısınız. Bu özgürlüğe engel olan ne varsa da ortadan kaldırmalısınız. Böyle yaşarsanız mutlu olabilirsiniz. Benim de kendi mutluluğum için bütün bu yaptıklarım ( gülüyor )

Röportaja hazırlanırken sözlüklerde okuduğum yorumlara bakılırsa mutlular solo şarkılarınızla da…

Umarım öyledirler… Eyvallah… DSCF6217 Aldığınız hukuk eğitimi, politika, gurbet, gitme sebepleriniz, dönme sebeplerinizle mi yerleşti insan, hürriyet, özgürlük gibi kavramlar sanatınıza? “Eğilin” şarkısını yazdınız Gezi’den sonra da… Yakın geçmişi nasıl okuyoruz biz Hüsnü Arkan’ın müziğinde, kitaplarının satır aralarında?

80 sonrası kuşakların bunu doğrudan anlayabileceklerini sanmıyorum. Belli deneyimlerle anlaşılabilecek şeyler bunlar… Ancak Gezi olaylarından sonra, ‘yeni dönem’ diyorum ben buna, biraz daha kolay anlaşabiliriz gibime geliyor yeni gelen kuşaklarla… Çünkü bu; kendiliğinden olan bir şey değil. Tek başınıza çıkıp sivri laflar edebilirsiniz ama bunun toplumsal alt yapısı yoksa, yani toplum sizi beslemiyor, fikirlerinize katılmıyorsa hiç bir şey olmaz. Bizim gençliğimizi yaşadığımız 70’li yıllarda bir siyasi dalgalanma, nispeten bir siyasi özgürlük ortamı vardı. Biz onların ürünleriyiz; benim gibi olan, o ortamda büyüyen pek çok müzisyen, yazar, şair var ülkede… O ortamda yetişmenin nimetlerinden faydalanıyoruz aslında.. Görüşlerimizi dilediğimiz gibi ifade ediyoruz ve kafamıza uygun olmayanları da eleyip ifade ediyoruz. .Bu konuda bir sıkıntımız olmadığı için belki biraz başka bir yerdeyiz, başka bir bölgesindeyiz.

Bir röportajınızda “Muhalif şeyler söylemek için Türkiye’nin son yıllardaki durumu fazlasıyla ilham verici bir hale geldi. Bunu kendi kelimelerimle ve kendi tarzımla sürdürebilmenin yollarını arıyorum.” demişsiniz…

Çok muhalif sesler çıkaramıyoruz öyle, çünkü baskı altında her şey… Çıkaranların başına neler geldiğini, haberlerde çok sık geçmemekle birlikte internet kanallarıyla izliyoruz. Gezi sürecinde yaşananları hepimiz biliyoruz. Bu mücadele biraz da özgürleşme sorunu, aslında bütün tarih boyunca olan şey bireyin özgürleşmesi sorunu… Bireyin özgürlüğünden bahsedemiyoruz, bu tuhaf geliyor insanlara… Bu mücadele kapsamlı olarak ne kadar büyürse, o kadar özgürleşecek insanlar… Bir de her şeyi bilen insanlarla savaşıyoruz; parayı bilmesi yetiyor her şeyi bilmesi için insanların. Böyle bir dünyada yaşıyoruz. Ama bu mücadeleye değişik yanlarıyla, değişik kesimlerden pek çok insan katılıyor ve katılacak, bunun önüne geçmek de mümkün değil. Çünkü bilgi de herkese kolay ulaşıyor bugün. Saklayabiliyorsunuz ama ne kadar saklayacaksınız? Tuhaf bir durumda yaşıyoruz…

Siz nasıl yer alıyorsunuz peki 70’erin Türkiye’sini de bilen, etkilenen bir yazar, müzisyen olarak bütün bu gelişmelerde?

Benim işim, birey için özgürleşmenin sağlanması, onun arttırılması… 70’lerden bu yana pek çok şey değişti. Gezi’deki tepkiyi gördüm ve geçmişte bizim gösterdiğimiz tepkiyi de biliyorum. İkisi arasında ciddi farklılıklar var, ciddi benzerlikler de var. Nasıl muhalefet edileceğini insanlar süreç içinde öğrenecekler, ki biz de öğreniyorduk ve hala da öğreniyoruz. Bunun bir bilgisi yok, bir kitabı yok çünkü … Elinize kitabı alıp ben şimdi bunu yapmalıyım, bunu öğrenmeliyim gibi  bir durumla karşı karşıya değiliz siyasi mücadelede… Bakıyorsunuz, öğreniyorsunuz ve duruma göre hareket  ediyorsunuz. Politika geliştirmeyi başarabilmek önemli… Herkesin yapabileceği şeyler vardır ve insan ne kadar yapabileceğini düşünüyorsa o kadarını yapabilir. Tek başınıza bir şey yapamazsınız, ancak kitlesel boyutta bir siyasi hareketin içindeyseniz, o zaman siyasete katkınız olabilir ama bu doğru bir hareket olmalı. Bugünün meclisteki muhalefeti gibi olmamalı, çünkü hemen hemen hiç birşey yapmıyorlar. Bizim bireysel katılımlarımızı biraz sosyal yaşam belirliyor. Bir şeyler söylersiniz, yaparsınız ama bir etkiniz olmaz yıllarca, ki biz onu yapıyoruz yıllardır… Ama siyasi hareket canlandığı, bir kıvılcım çaktığı zaman orada etkileriniz görülmeye başlar. Bizim için de böyle… Etki yapmayı sürdüreceğiz. Sonuçta şarkıcıyız, şarkı yazıyoruz; bu yolla bir katılımda bulunabiliriz. Katılmaya da çalışıyoruz.

“Bir ilk yaz sabahında uyanan bütün çiçekler, birleşin” diye bitiyor “Eğilin” şarkısı…

Birleşme gibi bir persfektifim yok, öyle bir şeyi mümkün görmüyorum, hele yakın gelecekte ama herkes bir yerinden tutup bu işin içine girmek zorunda. Çünkü herkes bundan bir nebze de olsa zarar görmüş durumda hayatında… Sokağa çıkınca insanların neye dönüştüğünü görüyorsunuz. Bir taksiye biniyorsunuz, lokantaya giriyorsunuz, farklı izlenimlerle ayrılıyorsunuz. İnsanlar çok kolay değişiyor ve dönüşüyor.

Son albümünüzün ismi “Yalnız Değiliz” Yalnız mıyız, değil miyiz?

Yalnız değiliz tabii ki, niye yalnız olalım? Yalnızlık benim sevdiğim bir şeydir; çalışırken, okurken tercih ederim yalnız olmayı… Toplumsal yalnızlık kötüdür. Farklı düşünen insanların bir kenara itilmesi ve kendilerini yalnız hissetmesi kötüdür.

Yine aynı albümde tutuklu gazetecilere selam gönderdiğiniz “Ne Güzel” şarkınız için Uçurtmayı Vurmasınlar filmiden görüntülerle bir klip hazırlanmış internette… Diyorsunuz ya şarkıda “Cümleten İçerdeymişiz Meğer Serçeler Gibi” ne düşünüyorsunuz otosansür konusunda?

Otosansürü medya yazarlarına sormak lazım var mıdır yok mudur ki çoğu olduğunu söylüyor zaten sorulanlar da. Benim öyle bir sorunum yok, olmaz da sanıyorum.

Edebiyattan bahsedelim mi birazda? Şiir kitabınıza ve yüzü aşkın şarkı sözünüze rağmen size şair denmesinden hoşlanmıyorsunuz okuduğum kadarıyla…

Şair değilim, çünkü şairlerin nasıl yaşadıklarını biliyorum. Çok şair arkadaşım var benim, günün 20 saati şiir düşünüyorlar. Ben öyle değilim. Bir şiir kitabım çıktı, bir tane daha çıkabilir en fazla hayatım boyunca…

Yazar kişiliğine, müzisyen kişiliğine nasıl üleştiriyor Hüsnü Arkan duygularını, fikirlerini? Nasıl seçiyor onları paylaşacağı hali?

Öyle ayrı ayrı kişiliğim yok tabi, şizofren falan değilim. Benim bir tane kimliğim var; o da adım ve soyadım. Onun önüne arkasına koyacak bir şeyim yok benim. Bir iş yapıyoruz sonuçta; müzik yapıyoruz. Bir yandan da roman yazıyorum. Bunları sürdürürken öyle kimliğe, o tarz şeylere çok fazla ihtiyaç yok aslında… Yazmasaydım ne olurdu? O benim sorunum olurdu, yazamamak… Yazmasaydım duramazdım. Siyasete bulaşmamış olsaydım, yurt dışına çıkmasaydım ya da cezaevinde yatmasaydım başka türlü bir hayatım olurdu.  Ben de bugün Çanakkaleli bir avukat ya da bir savcı olarak sokaklarda geziyor olurdum. Bunların çok fazla bir önemi yok; önemli olan yaptığımız iş. Kişiliklerimizin burada çok belirleyici  şeyi yok. Zaten yalıtık yaşamıyoruz ki, toplumsal bir yığın etki içinde yaşıyoruz. Bir yığın şeyden etkileniyor insan… Çevresinden, yakın arkadaşlarından… 70’li yıllarda bir siyasi gruba değil de başka bir siyasi gruba gittim. Neden gittim, bugün kafamda çok olarak belirgin değil bu yanıt çünkü arkadaşlarım oradaydı, o yüzden gittim . Çevre belirliyor bazı şeyleri…

Röportajlarda size hep şarkılarınızdaki karamsarlık sorulmuş  ama bana hiç de karamsar gelmiyor sizin şarkılarınız . Bahar boyunca radyo programımda aşkı, ümidi, sevinci sizin şarkılarınızla çağırdık…

Bana da öyle gelmiyor : ) Bilmiyorum ben hiç karamsar bir şey yazdığımı düşünmüyorum. Karamsarımdır; gelecek konusunda ama bunu şarkılarda yansıttığımı sanmıyorum. DSCF6215 Dinleyenleriniz sizinle arkadaş olmak, hatta bir rakı sofrasında sohbet etmek istediklerini yazmışlar sosyal medyada… Eminim çok kıskanırlardı şu anda onların hayal ettiği tarzda bir masada bu röportajı yapıyor olmamıza: ) Eskişehir’de bir konser sonrasında otelde değil de bir öğrenci evinde kalmayı tercih ettiğiniz de aktarılıyor kuşaktan kuşağa : )

Robin Hood’lar yaratmaya, bu adam bizden demeye çok uygun bir toplumda yaşıyoruz. Robin Hood demeyeyim de ‘kahraman’ yaratmaya uygun bir toplumda yaşıyoruz.  Ben o gün o arkadaşlarda değil de otelde kalmayı tercih ederdim. Hasbelkader bir şey oldu, tamam kalırım dedim, ne yapıyım?

Şehir efsanesi gibi anlatılıyor hala : )

İyi bir şey değil bu tür hikayeler yaratmak, ne diyeyim, yaratsınlar… İyi şeyler değil çünkü buralardan yalnızca ben değil; bir yığın kahraman çıkıyor.Onlar seviyorlar kahramanlığı bir de; o kötü… Ben sevmiyorum kahramanlığı …

Sandıkta bekleyen kayıtlar, müziğini arayan yeni mısralar , yeni şarkı sözleri ne zaman bir araya gelecek yeniden peki?

Herhalde 1,5 – 2 yıl içinde yeni bir albüm yaparız, çalışıyoruz.

Yine bir röportajdan; Don Kişot gibi mi bakarsınız hayata?

Don Kişot gibi bakıyorum diye ben demedim; onu röportaj verdiğim biri söyledi (gülüyor ) İki tane yolu var bu hayata bakmanın…  Hayata ya Don Kişot gibi bakarsınız; düşmanlarınızı görürsünüz; ya da Sancho Panza gibi bakarsınız dedim. Üçüncü, dördüncü yol da mümkündür ayrıca ama esas iki yol budur: Ya herşeyi kabul edersiniz ya da herşeye isyan edersiniz . Don Kişot gibi bakmak derken buydu hikaye orada… Benim de herşeye isyan ettiğim söylenemez, bazı şeyleri kabul etmek zorunda kalıyorum artık. Bütün bunlar yoruyor bazen, bu hikaye böyle diyorum. Don Kişot gibi yaşamak, hayali de olsa düşmanlar görmek, biraz paranoyak olmak iyidir diye düşünüyorum; çünkü düşmanlarımız var. Çok da uzakta değil düşman; bizim özgürlüğümüzü kısıtlayanlar… Bu kadar basit bu olay…

Uyku isimli kitabınızdan küçük bir bölüm: … “Bence her insan iki kişidir. Birincisi önden gidip yolu açar ama belki de kapatır; emin değilim. Öteki bazen irkilerek, korkuyla; bazen de umut ederek onun peşine takılır. Artık önümde biri yok; kimsenin peşinden gitmiyorum. Biz, iki kişi, yıllarca birbirimize bakmaktan, birbirimizi anlamaya çalışmaktan yorulduk.

O biraz karakterle ilgili… Karakterin problemi o, benim problemim değil : )

O zaman karakterin bu problemi beni çok etkiledi… Siz ne yaptınız  önden giden o “diğer” kişiyi?

Ben de hayatımda çok kez seçeneklerle, hangisini seçmeliyim diye düşündüğüm farklı yollarla karşı karşıya geldim. Birisini seçersiniz, başka bir kişi olursunuz; diğerini seçtiğinizde ilerde başka bir kişi… Ben bu kişi oldum; çünkü bir yol seçtim. Ötekini seçseydim ne olurdum, aklım kalmadı doğrusu… Çok önemli gelmiyor bugün açıkçası ne olurdum, ne olacaktım… Sonuçta geldiğim nokta önemli… İnsanın karşısına gençlikte böyle yol seçimleri çıkıyor ve bir yol seçiyorsunuz. Ne olacağınızı birtakım kararlarınız belirliyor. Önemli olan o karar aşamasına gelene kadar sizlerin iyi yetişmiş olması, iyi eğitim alması… Bizler iyi yetişmedik gördüğünüz gibi (gülüyoruz : )

Şairlerin dizeleri de sık konuk oluyor müziğinize… Fatih Kısaparmak’ın yorumladığı Abbas’la sizin Luxus’la birlikte yorumladığınız Abbas’ın Cahit Sıtkı Tarancı’nın aynı şiiri olduğunu anladığımda çok şaşırmıştım! Aynı tema ama anlatım ne kadar farklı…

Ben anlatmadım onu; düzenlemesini Luxus yaptı, beraber söyledik. Güzel de oldu bence…

Seçtiğiniz şiirler nasıl bir hisle yeniden şekilleniyor müziğinizin rengiyle?

Valla ben birşey hissetmiyorum, bu bir iş… Daha doğrusu işi yaparken; yani masanıza oturup çalışırken birşeyler hissediyorsunuz tabii, hissetmeden bu iş olmaz ama iş bittikten sonra ben artık  birşey hissetmiyorum . O bir şarkı ve o bir iş. Şarkıyı söylüyorsunuz, dinleyenler beğenecek mi beğenmeyece mi diye merak ediyorsunuz, dinleyiciyle bir iletişime geçiyorsunuz ve orada gerçekleşiyor bunun iş kısmı. Türkiye bir şiir ülkesi ve beni mutlu eden şey, o sevdiğim şairlerle bir ilişkim olmuş oluyor. Onlar benim insan olarak da sevdiğim şairler… Can yücel, Cahit Sıtkı…  Benim için olumlu ve hayatımda hep örnek figürler…

Osman Cevizci: Konser için gittiğiniz şehirlerdeki gözlemlerinizi merak ediyorum ben… Nedir hal-i pürmelali?

Şehir yerleşimi olarak heryer güzel İstanbul’un dışında… Burası da güzel, Eskişehir de, Konya, Kayseri de çok güzel ama İstanbul biraz da fazla yaşamış olmanın, günlük yaşamın hengamesinin içinde çok güzel gelmiyor artık bana… Tamam tarihsel dokusuna ilginiz, merakınız varsa gider kovalarsınız ama çok da yaşanacak yer olmaktan çıktı İstanbul…

Osman Cevizci: İstanbul’da 12 yıl süren radyo mesaim var. Bazen özlüyorum…

Özlenir tabii ama özlediğin şey şehir midir, arkadaşların mıdır ilişkilerin midir? Ben hala 70’lerin Ankara’sını özlerim çünkü arkadaşlarım vardır, gençliğim orda geçmiştir.

Osman Cevizci: Sabah nefret ettiğim, akşam sevdiğim şehir İstanbul…

Ah işte öyle, kah öyle kah böyle : ) Sürekli şekil değiştiriyor şehir…. İstanbul çilelidir ve o çileyi de anlatıyoruz şarkılarda…

Martılar, adalar, şehirler, gemiler, yelkenler, geçiyor Hüsnü Arkan’ın şarkı sözlerinden… En çok da Deniz; hepsinin içinden: )

Şairlerin değişik imgeleri vardır. Biri bir şey takar ve iki şiirinde bir onunla ilgili imgeler kullanır. Benimki de öyle anlaşılır herhalde… Ben kendimi anlamak istesem öyle anlarım; bu adam takmış denize martıya yelkene falan diye : ) Şarkılarda da vardır deniz çok eskiden beri… Klasik Türk Müziğinden tut 60’lar sonrası pop müziğine kadar… “Deniz ve Mehtap, sordular seni…” Oradan başla yani : )

Çok keyifli bir sohbetti Hüsnü Arkan, çok teşekkür ederiz. Son bir soru; Hepimizde farklı ve kocaman bir yeri var ya “Düşler Sokağı”nın; Sizin için anlamı ne”Hacıyatmaz” ın? : )

Biliyorsunuz bir oyuncak Hacıyatmaz. Çok eski bir şarkı o : ) Benim çocukluğumda vardı, hala var mı bilmiyorum. Çocuklukla alakalı bir şey ama benim için şu anda bir şey ifade etmiyor. Şu anda çok daha gerçek bir Türkiye var benim kafamda. Ona ilgi duymaya çalışıyorum.

Ceyl’an Ertem: “Hep ötekiler için söylüyorum aslında… Hastayım o çarpmaları vurmaları aşmış, güçlü tavra…”

Standard

Konser başlamıştı geldiğimde
Ceyl’an Ertem ve o gece ona eşlik edecek ‘şahane’ müzisyen arkadaşları
Ediz Hafızoğlu, Murat Çopur,Ercüment Orkut ve Cenk Erdoğan aynı sahnede…
Herkes çoktan girmiş müziğin an’daki sihrine,
İçeri girer girmez beni de kattı havada asılı  müthiş ‘ahenk’ peşine…ceylanutopyalar
Ne zaman geldim en arkadan, gözlerimi, kulağımı ayırmadan bu kadar öne?
Ceyl’an Ertem; adeta müzik çizdi o gece bize…
Bir oyun çıkardı aynı zamanda; konusu sen, ben, o; biz işte…
Müzisyen arkadaşları da dahil olmuşlar onun şarkılı ‘pandomim’ine,
biz de öyle…
Sesler, sözler, sessizlikler, mimikler
duygular, notalar, vuruşlar, enstrümanlar…
Gidenler, yitenler, özlenenler, beklenenler…
Herşey iç içe, herkes birlikteydi;
Son bakıştaki o gözler kaldı yine aklımızda, yaktı içimizi,
Onlarda ve Ege’de bıraktık kalbimizi…
Ceyl’an Ertem, şarkısını söylerken büründüğü karakterlerin renklerini, isimlerini saçtı üzerimize müzisyen arkadaşlarının bu paylaşıma eşsiz eşliğiyle…
Hiss’ettik, soluk’landık, kaidesi, şekli, kaybedeni, öteki olmayan
Ütopyalar kadar güzel düşten de mor bir hikayede…
Zaten bu şarkıyla başlamamış mıydı onun hikayesi de?

ceylan-ertem_50610

Daha çocukken düştü, nasıl olsa gelmeyecek diye çoğumuzun çoktan vazgeçtiği o “vapurun” peşine; hayallerine…
Müziğiydi pusulası bu sefer’de…
Şairler, söz yazarları, müzisyenler, tiyatrocular, şehirler yazılıydı yanından ayırmadığı seyir defterinde
O da not düştü kendi kelimelerini onların üzerine…

Anima’daki kızıl rastalı, rockçı “el kadar kız”dı, müziğiyle büyüdü;
“Cadı Avı”yla bu kez kadın müzisyenlerin hikayelerinin peşine düştü.
Çocukken 100 yaşına kadar yaşaması için dua ettiği, büyük hayranı olduğu Sezen Aksu’ya ne kadar hayran olduğunu henüz söyleyemedi ama onun şarkılarını söylüyor yürek yüreğe, ‘hayranlarıyla’…
Güç veriyorlar ona, o da onlara…

Onun sesi de değdi Ortaçgil şarkılarına, Erkan Oğur’un gitarina…
Çok sevdiği, beğendiği müzisyenler kattılar renklerini Soluk’a
Bu sefere çıkmadan önce, odasında hayallerini besleyen ‘platonik aşkları’ ve aynı şeylerden beslenip aynı yöne baktığı müzisyenlerle birlikte serüveninin bu safhasında…
Bütün bunlara bakınca, Ferhan Şensoy’un da dediği gibi, ne olabilirdi ki ikinci albümün ismi
“Ütopyalar Güzeldir” den başka?

Ceyl’an Ertem’le buluştuk; birlikte “Ütopyalar Güzeldir” dedikten sonra…
Biraz hastaydı ama ne konserde hissettik, ne de yaparken keyfine doyamadığımız röportajımızda…
Her cümlesine farklı bir anlamla eklenebilen, rengarenk  “falan” ları ve hikayesinin, enerjisinin cıvıltısını taşıyan kahkahalarıyla süslendi anlattıkları…

DSCF6164

Hayallerden Gezi’ye, ötekilere, ‘alternatif’ müzikten 3. albümde yer alacak Mabel Matiz düetine…
İsmini yazarken an’ı neden ayırdığına, sosyal medyaya, tahammül edemediği şeylere, vazgeçemediklerine, hayatındaki renklere gelince, hepsi sohbetimizde…
Menajeri Toprak Mete Açıkgöz’e, Kampüs FM Program Sorumlusu Osman Cevizci’ye, fotoğrafları çeken programcı İsmet Gören’e, Akın’a ve Sinem’e çok teşekkür etmeliyim öncesinde
Ve  Ceyl’an Ertem’e…
Güç verdiniz röportajınızla ve sonrasındaki o çok kıymetli “Devam” la…
Hikayeler devam edecek biz her sabah ‘Ütopyalar Güzeldir’ diye uyandıkça !

Ceyl’an Ertem, hoş geldiniz : )İkinci kez Çanakkale’desiniz… Konsere başlamadan önce hasta olduğunuzu söylediniz ama biz hiç hissetmedik:) Siz de müzisyen arkadaşlarınız da muhteşemdiniz. Biz nasıl gözüküyorduk sahneden, nasıldı Çanakkale dinleyicisiyle tekrar buluşmak?

Çok mutluyum, çok sevmiştim bu şehri ilk geldiğimde…  Çanakkale çok güzel, dinleyici kitlesi de öyle; çok tatlı ve ilgili… Denize yakın şehirlerdeki insanlarda bir hoşluk oluyor : ) Zaten İstanbul dışına çıktığımızda daha farklı bir dinleyici kitlesi ile karşılaşıyoruz. İlkinde sevgili Behzat Üvez’le gelmiştik Çanakkale’ye. Behzat Abi’yi geçen yıl kaybettik. Bugün bu sokaklarda yürürken onu hatırladım. Buradan da, onun ruhuna, sevgiyle… Yoluma devam ediyorum şahane müzisyen arkadaşlarımla şimdi de… Sesimi yitirmiş olmamı hiç huysuzlukla karşılamadı bu gece dinleyici de… Hep beraber söyledik şarkıları ve sayelerinde konseri atlatmış oldum böylece ben de…

Şahane vakit geçirdik biz de… Çok teşekkür ederiz hem konser için hem de size göre giden, bize göreyse sapasağlam yerinde duran sesinizle bu röportajı yaptığımız için : )
Anima’dan hatta daha geriden, Sakarya’dan alırsak başa hikayeyi; hüznü, neşesi, kahkahası eksik olmayan çok kadınlı bir ailede, içinde müziğiyle büyüyen kız, hayallerini doğduğu şehre sığdıramayınca kalkar İstanbul’a gelir peşi sıra…  2000’de rastalı, kızıl saçlı, tatlı rockçı kadın müzisyendir Anima’da. Barana ile devam eder yola… 2010’da ilk solo albümü “Soluk” çıkar, sevdiği müzisyen dostları yanında, arkasında… Müziğiniz mi büyüttü sizi, siz mi müziğinizi?

O klişe hikayeye ben de sahibim; müzisyen olacağım çocukluğumdan belliymiş çok… İstanbul’a gelmem gerekti, çünkü Adapazarı’nda gerçekten hiçbir şey yok ne yazık ki…  Türkiye’de kadın caz şarkıcısı olmak istediğinizde eğitim alabileceğiniz bir okul da yok. Salon, konser mekanı çok az… Ben o kırmızı saçlı kızken bir gecede dört buçuk saat sahnede şarkı söyler, şimdinin parasıyla elli lira alır ama yine de buna çok mutlu dönerdim eve… Zor zamanlar geçirdik, şu anda da hiçbir şey kolay değil ama zorlukları olduğu kadar aynı zamanda neşesi, mizahı, iyimserliği de bol bir memleket ya… Onların hepsini ben de içimde taşıyorum bir müzisyen olarak ve belki de bu yüzden böyle bir gelişme, büyüme oldu. Ama hiç bilmiyorum, belki 5 sene sonra  tekrar saçlarımı kırmızıya boyayıp punk söylemeye başlayabilirim:) Kendimle ilgili hiç bir garantim yok, ben bile bilmiyorum bir sonraki adımımı… Umarım da öyle olur, 50 yaşında tekrar bir grupla sahnede coşuyor oluruz : )
Gelecek ne gösterir bilmiyorum ama müzik benim için bir dışa vurum; terapi… O olmasa yaşayamam muhtemelen… Fotoğrafla da nefes alırım ama sahnede yaşadığım o an’ı yaşamıyor olsam, benim için çok zor olurdu hayat…

1471888_10152071428304596_1977848295_n

Az önce sahnede izlediğim kadınla şu an karşımda oturan kadın arasında öyle fark var ki : ) Ne oluyor size o ‘an’ sahnede, kollarınız ayrı, bedeniniz ayrı vuruşlar, hareketlerle eşlik ediyor ritme… Mimikleriniz müziğe… Teatral bir şov da mı izliyoruz anlattığınız hikayeyle? 

( Gülüyor ) Aslında hiç teatral değil, çünkü bunu kurgulamıyorum. Hatta sahneden indiğimde ya da konserlerle ilgili yapılan yorumlarda, ne kadar deviniyorsun sahnede, kendini kaybediyorsun diyorlar. A aa, hadi yaa hiç öyle hissetmiyorum diyorum ama sonra kendimi videolarda izlediğimde ben de çok şaşırıyorum sahnedeki halime… ‘A aa ne yapıyorum ben’ diye ama müzisyenliğin, belki de çok insanın bu duruma özenmesinin en büyük nedenlerinden biri o haz an’ı zaten, o kendini kaybediş… Başka hiç bir katalizöre ihtiyaç duymadan o hale getirebiliyorsa seni müzik, o zaman bu iş olmuştur bence… Dediğim gibi çok şaşırıyorum o halimi gördüğümde ben de ama sonuçta orada bir hikaye anlatıcısısın aynı zamanda. Bir kadını anlatıyorsun, mesela Bergen… Diyor ki ‘Tanrım, kötü kullarını sen affetsen ben affetmem.’ Evet, orada bir isyan var ve ben bunu poz vererek anlatamam. O kadın neler yaşadı?
Sanki benim yüzüme kezzap atılmış ya da benim mezarım demir parmaklıklar ardındaymış gibi hissetmem gerekiyor ki o şarkıyı söyleyebileyim. Onun içine girince de bu hisle; zaten annemin hayalindeki kızı olmuyorum sahnede : ) Annem başka türlü hayal ediyor beni hep sahnede, saçlarını müthiş savuran, poz duruşları falan ama değilim öyle: )

O yorumları ben de okudum, merak da ettim acaba ne oluyor Ceyl’an Ertem’e, ne bekliyor bizi diye ama az önce canlı izlediğimde ben de girdim hikayenizin içine ve hepsi bütünleşti bende… O yorumları sizi sadece ekrandan izleyerek yapanların bir kez sahnede izlemeleri gerekiyor bence…  
Anima’dan ayrıldıktan sonra hakkınızda yapılan yorumlarda cazla devam edeceğiniz beklentisi var. Soluk’da caz var evet ama türkü de var, rock da, arabesk de… İlk albümde söylemeyi seçtiğiniz “kategorisiz” şarkılarla, sevdiğiniz belki de hayalinizi kurarken etkilendiğiniz müzisyenlerle hikayenizi anlatıyor olmak da bir ütopya mı özellikle içinden geçtiğimiz bu ‘müzik diliminde’?

Hayalim hep bir grubum olması ve birlikte 60 – 70 yaşına dek müzik yapmaktı. Grubum dağıldıktan sonra küçük bir panik yaşadım. Sonra da İstanbul’da çok uzun süre sevgiyle izlediğim arkadaşlarımın, dev müzisyenlerin kapılarını çaldım ve bu şarkıyı, renklerini bence sen çok şahane anlatırsın dedim. Beni kırmadılar, 40 müzisyen hiç bir maddi beklenti olmadan ilk albümde çaldı. Onlara yıllardır her zaman teşekkür ediyorum, buradan da sevgiler… Gerçekten çok büyük bir hayalimi gerçekleştirmiş oldum, yıllarca platonik aşk yaşadığım bir sürü insanla bir gecelik ilişki yaşamışım gibiydi hepsi. (gülüyor)
İlk albüm… Çok amatör her şey, çok deneysel ama çok seviyorum o albümü… İkinci albüm biraz daha oturaklı… Sahnede birlikte çaldığım müzisyenlerle, daha küçük bir kadroyla yaptığımız bir albüm oldu. Bunlar hep günlük ama, dediğin gibi senin de az önce, mutlaka canlı dinlemeliler. Çünkü albümler, bakın ben böyle şarkılar yazdım, bunu anlatıyorum diyor ama canlı performanslar kesinlikle başka… Hem çalan müzisyenlerin şahaneliğine tanık olmak için, hem de benim anlatıcılığım daha farklı oluyor.

Gelelim”alternatif müzik” meselesine… Yekta Kopan ve Sevin Okyay’ın NTV Radyo’daki Köşe Bucak programında Jehan Barbur konuktu; şöyle bir tespitte bulundular: Gitarı distortiona bağladıklarında rock, parçada uzun bir gitar solosu varsa caz, işin içinden çıkamadıkları kaliteli müziğe alternatif diyorlar diye… Siz ne dersiniz bu işe?

Müzikoloji okudum ama bu müzikal terimlere, kategorilere falan çok daralıyorum. Olacak iş değil! Yazdığın hikayenin içinde öfke varsa rocktan yararlanıyor olabilirsin ama cazdan da birşeyler alabilirsin … “Alternatif” ama neyin alternatifi, kimin alternatifiyiz biz, ne oluyor?
Çok sevdiğim bir müzisyen, “Kategori karmaşasından ayrı davranalım.” der.  “Peşine düştüğüm en önemli şey; fiil olmak, isim değil.”  Bu muhteşem bir felsefe… “İsim değil, fiilim.”
Hiçbir şeyin ismini, sıfatını sevmiyorum. Ben caz müzisyeni değilim, rock müzisyeni  de; bunlar hiç kolay şeyler değil… Özellikle “rockçı” sıfatını o kadar gerçekten hiç ilgisi olmayan insanlara yakıştırıyorlar ki… Çok uzun zamandır twitter da yazıyorum, Yekta da oradan cilveleşir benle hep… Rock müzik gerçekten distortionlı bir gitar değildir. O bir tavırdır, duruştur, hikayedir ve bir felsefesi vardır. O kadar kolay değil  ya da caz da öyle bir müzik değil… Müzik hakkında herkes çok kolay konuşup yorum yapabiliyor. Bir resim sergisinde resmin karşısına geçip  bu kadar kolay atıp tutan yoktur mesela  ya da bir tiyatro oyununda ama müziği herkes bilir. Aslında bilmek, bilmemek de değil… Ben akademileri, okulları da çok desteklemiyorum, evet gidin diye… Bu çok içsel bir şey…  Bu bir oyun , bir hikaye anlatıcılığı… “Ben güfteyi seslendiriyorum” der Müzeyyen Senar, şarkıcıyım demez… Bunlar çok önemli şeyler ama imaj her şeyin önüne çok geçer oldu.  O tavırlar… “MTV’yi açalım abi, ne yapıyorlar bizde yapalım” falan… Bunlar yalan! Beni en çok bu yalan tavır kızdırıyor; samimiyetsizlik… Pop müziği aşağılamamak lazım mesela pop çok zor bir müzik. ( a’ları inceltip alaycı bir abartıyla) “Caaazz” diyorlar. “Caz”. Anladın mı? Hiç biri aşağılanacak ya da yükseltilecek müzikler değil…
Louis Armstrong’un bir sözü; “İyi müzik vardır, kötü müzik vardır, iyiyi dinlerim.” diye. Evet abi, tür dinleme, lütfen iyi müziği dinle. Dediğin gibi şu anda yayınlanan  bir sürü albümde birçok arkadaşımın müziğini ben de tanımlayamıyorum. Bir süre sonra birileri bunu tanımlamaya çalışacak ve tanımlanacak. Ama şu anda  alternatif müzik grubu dedikleri gruplar da hiçbir şeyin alternatifi değil. Çok dikkat edilmesi gerekilen bir mevzuu bu yani…

DSCF6085

Şiir müziğinizin içine nasıl girdi ve nasıl anlatırsınız müziğinizin şiirini?

Çocukluğumdan beri günlük tutarım, şiirler yazarım. Berbat şiirlermiş ama! Şu anda  bana 10 yaşında bir çocuk gelse, şiirlerimi oku dese, ayy çok kötüler derim : ) Annemler, babaannemler sağ olsun , aa süpersin, çok iyisin falan deyip benim önümü kesmemişler de yazmaya devam etmişim.
 Sezen Aksu, Mazhar Alanson, Aysel Gürel gibi çok iyi şarkı sözü yazarları, şiiri ve hikayeyi severler. Çok dinledim onları zamanında ve bunun öneminin  farkındayım. Şu anda saçma sapan herhangi bir şarkıyı dinlerken bile, bu ne anlatıyor derim. Önce kulağıma o sözler çalınır hep. Onun dışında Edip Cansever’e aşığım. Şu an yaşıyor olsaydı, kapısında yatıyor olabilirdim. Turgut Uyar da aynı şekilde… Bütün o  2. yeni akımı, onların o ölmeme günü… O masada, onlara içki servisi yapmak isterdim. Muhteşem insanlar… Son dönemde de çok iyi şair arkadaşlarımız var, onlara da bayılıyorum. Şiir benim için çok önemli, müzisyenlerden çok şairlerden etkilendim diyebilirim. Şiirin içindeki müziğe zaten aşığım. Bir müzisyen müziği anlatamıyor bir şair kadar. Edip Cansever der ki; “yere dökülen bir un sessizliği”… “Göğe bırakılan bir balon sessizliği”.. Sessizliğin bu kadar güzel tanımları… Başka bir şiirinde der ki; “iki balığın birbirine sürterken çıkardığı sese benzedi mutluluk”… Görülen ama duyulamayan bir sese… Sessizliği bir müzisyen böyle anlatamaz. Bana deseler ki görülen ama duyulamayan bir ses ne olur, bilmiyorum. Şiirlerin içindeki o müzik ve hikaye, müzikle ilgili ipuçları; ses, sessizlik… Şiir okumak lazım… Bence müzisyen dediğin o filmi, o oyunu izleyecek, o resme görecek, o şiiri okuyacak zaten. O zaman olacak bu iş. Sadece bir odanın içinde oturup saatlerce o enstrümanı çalarak müzisyen olunmaz.

tumblr_mz3885gSH61s826eso1_1280Bundan birkaç ay evvel, sevgili Mabel Matiz’di karşımdaki ve bu anlattıklarınızdan sonra daha iyi anlayabiliyorum nasıl böyle şahane bir dostluk kurabildiğinizi şimdi… Beslendikleriniz, bakış açınız o kadar aynı ki… (Gülümsüyor Mabel’in adını duyduğu gibi:)
Geçen gün Mabel yine Çanakkale’deydi ve bir dinleyici ondan “El adamı” nı istedi, o da ama Ceyl’an yok ki dedi : ) Müziksiz mırıldandı biraz ve “bir dahakine” dedi, “beraber geldiğimizde” Var mı böyle bir turne fikri birlikte?

(Gülüyor) Mesajlaşıyorduk “Yaa, off şu bizi ayıran konserler” diye : )
Çok yoğunuz, görüşemiyoruz. Dedik ki,  o zaman beraber bir turne yapalım da hem beraber gezmiş oluruz, hem de her gün görüşürüz ve çok eğleniriz. Sonra, bir dakika biz bunu ciddi ciddi yapsak mı dedik : ) Belki hakikaten birlikte bir turne yaparız. Çok güzel olur o zaman işte, bütün o şarkıları beraber söyleriz. Onun dışında da benim 3. albüm için bir parça yazdı ve hediye etti. Düet yapacağız 3. albümde.

İşte bu şahane bir haber!
Sabırsızlanıyorum düet için de, ikinizi aynı sahnede dinlemeye de : )

Çocukken Sezen Aksu’nun şarkılarıyla odasında hayaller kuran kız da artık müzisyen… Onun şarkılarını da yorumluyor hata “Sezen Aksu Tribute” da… Toplayıp cesaretinizi gidebildiniz mi yanına, söyleyebildiniz mi onu ne kadar çok sevdiğinizi Sezen Aksu’ya : )

Gitmedim yaa : ) Yani ne olacak bilmiyorum, seviyorsan git konuş bence diyen çok da… (Gülüyor)
Şöyle bir şey var; Bülent Ortaçgil’i de çocukluğumdan beri  çok seviyorum mesela ve tanışmak için hiç uğraşmadım. O çağırdı beni bir gün, tanıştık ve oldu bu iş… Hayatın su gibi akmasını ve kimsenin yol üzerindeki karşılaşmalar için çok uğraşmamasını seviyorum galiba… 
“Sezen Aksu Tribute” Sezen Aksu’yla tanışmak, onunla bir ilişki kurmak için yapılmış bir şey değil; tam tersi, Sezen Aksu’nun çocukluğumdan beri bana ettiği yardımlara bir selam duruşu… Zor günler yaşıyorsunuz ve bir gün bir müzisyen size yardım etmeye başlıyor. Çok yanımdaydı, eminim birçok insanın da öyle… Ben de dedim ki; bir gün onun şarkılarını söyleyeceğim. Bir kereye mahsus bir konser olacaktı, insanlar çok sevdiler, biz de çok eğlendik derken bir kaç yıldır çalıyoruz bu projeyi… Hadi artık deyip yanına gideceğim bir gün ama (sesini incelterek) “Ben sizi çok seviyorum biliyor musunuz, böyle şeyler yapıyorum” değil… Zaten çocukluğumdan beri uzaktan çok teşekkür ediyorum ona, bir takım özel günler olur ya… Dedem; “Hadi dua et Ceylan, bu gece ettiğin dua kabul olurmuş” derdi. Allah’ım inşallah Sezen Aksu 100 yaşına kadar yaşar derdim ben de, dedemler de “ayy” diye çeker giderlerdi odadan : ) Tişörtlerini giyer dolaşırdım sokakta, öyle bir hayranlık… Böyle özel bir şey yaşıyorum çok uzun zamandır kendi içimde, Sezen Aksu’yla bile paylaşacakken çekiniyorum. Eminim ona bin tane insan gidiyor ve süper cümlelerle böyle anılarından bahsediyor. Ben içimdekilerin hepsinin toplamını ifade edebileceğim bir cümle bulamadım ona hala…       

Doğru zamanını bekliyordur belki bu buluşma da… Sezen Aksu’ya deliler gibi hayran olan o kızın da artık hayranları var… Az önce sahneden yaydığınız enerji çok samimiydi, sosyal medyada da sürdürüyorsunuz gözlemlediğim kadarıyla bu iletişimi… Siz hayranlığınızı ifade etmek için o çok özenli cümleyi ararken, dinleyenleriniz nasıl cümleler kuruyor size?        DSCF6096

Arkadaşım olarak görüyorum onları,  “şimdi aranızdan geçeceğim ve sahneye gideceğim” falan gibi bir durum asla olmayacak muhtemelen benim müzik hayatım boyunca 🙂  Çok iyi hissettiğim dinleyiciler var, çok tatlı, özenle yaklaşan… Az önce bir hediye geldi, onun gibi küçük küçük, hatta kendilerinin yaptığı, yazdığı el işi her şeyi saklıyorum. Bir yandan da  twitter, facebook, instagram biraz o aradaki mesafeyi kaldırıyor ve bazı insanlar beni her gün orda gördüğü için, yolda yürürken bir anda ‘Ceylan naber yaa’ falan gibi gelebiliyor. Ben hayran olduğum kişiyle tanışırken derin bir nefes alıp sonra yaklaşırım her zaman. Bazen ucu kaçabiliyor ama onun dışında çok şahane bir tayfayız ve bu büyüyor. Bu paylaşımı yaşadıkça, büyüdükçe çok mutlu hissediyorum kendimi ve buradan çok teşekkür ediyorum hepsine…

İçinden geçtiğiniz şehirler ne bırakıyor sizde, değebilmek hikayelere müzikle, sözlerinizle?

Uçağa binemediğim için hep karayolu ile gidiyorum. o zaman yoldaki bütün değişimi bire bir görüyorsunuz; insanlar, hayvanlar, kırlar, dallar 🙂 Bu tabii ki çok şey katıyor, bir sürü fotoğraf çekiyorum. insanlarla ilgili mevzuya gelince de, ne kadar çok arkadaşım var , hissi oluşuyor. Odamda kendi kendime korku, neşe, acı ya da aşk içinde yazdığım sözleri beraber söylüyoruz. Ne şahane bir his, kelimeye çok zor dökülesi bir şey… Bununla ilgili çok iyi hissediyorum. Çünkü bence bu memlekette müzisyen olmak büyük enayilik… Bunula ilgili ne zaman düşsek, tökezlesek o insanlarla bir konserde bir araya geldikten sonraki gece, buna devam etmek lazım, bir yandan da bir o kadar güzel hissi geliyor. Devam etme gücü veriyorlar. Hep yazıyorum onlara; güç verdin… Dün dinlemeye başladım seni diyor, boşver diyorum, geç olsun ama güçlü olsun 🙂 

Kesme işaretiyle kullanıyorsunuz isminizi… Ceyl’an Ertem için ne anlama geliyor ‘an’?

An’ı vurguluyorum aslında ismimde… ‘Ceyl’ kavim demek, ‘an’ da yarın ölecekmiş gibi yaşamamız gerek ya… Ne olacağını bilmiyoruz,  her zaman buradan hareket etmek gerekiyor bence… Tabii hayallerimizi kuralım yine, planlar olmak zorunda ama yarın ölecek olsam bunu yapar mıydım, yapmaz mıydım? Neye pişman olurdum, bunları düşünmek gerek… Kendime hatırlatıyorum aslında, bu bir imaj ya da artistlik değil !

Hayal’et, hiss’et… Seviyorsunuz sanki kesme işaretini…

Onlar da oyun ya işte, bir takım kelimelerin bir araya gelişi, o oyunları seviyorum.

DSCF6118Biraz da kelimelerinden yola çıkarak tanıyalım mı Ceyl’an Ertem’i? 
Zaman ilaç mıdır, yoksa kalbini yaran yoran bir bıçak mı? Çözebildiniz mi?

Bilmiyorum ben de ama, tecrübe : ) Bir dönem “bıçak”; zaman, sonra da “ilaç” oluyor. Yapacak birşey yok, sürekli göğsünde bıçakla mı dolaşacaksın yani, çıkarıp atıyorsun : ) Her şey zamanla geçiyor. Nazım der ya bir şiirinde karısına; beni asarlarsa çok üzüleceğini söylüyorsun kalbimin kızıl saçlı bacısı, 20. asırlılarda en fazla bir yıl sürer ölüm acısı… Zaman… İlaç, yapacak bir şey yok.  

Anima’da söylediğiniz bir şarkıda geçen içinde yaşamaktan çok mutlu olduğunuz dünyadan,  Ütopyalar Güzeldir’deki ‘Ne olursan ol gelme, kötüysen yok gelme’ sözlerine değişen ne?

Anima’nın şarkısının sözlerini başka bir arkadaşımız yazdı. ‘O kadar mutluyum ki şimdi kusabilirim’ şarkının adı 🙂  Sonsuza kadar içinde yaşayacağımız bir dünyamız var aman ne harika derken aslında orada dalga geçiyoruz, orada bir ironi var. Video klibinde de öldürülen hayvanlardan hava kirliliğine dek bir sürü imaj görünür.

‘Ne olursa ol, gelme’yi geçen seçimlerden sonra yazmıştım. Mevlana’ya büyük saygı duyuyorum ama ben o kadar ermiş biri değilim.(Gülüyor)
Mevlana din, cinsiyet, ırk, bunlar hiç umurumda değil, sen gel diyor. Bu önünde eğilesi, muhteşem bir felsefe…  Ama ben ‘kötüysen gelme’ demek istiyorum çünkü herkese kucak açamıyorum artık, öyle biri değilim. Sokakta hakkını aramak için yürüyen, belki astımlı, kalp hastası insanları tekmeleyen, gözüne biber gazı sıkan polise ‘Ne olursan ol, gel’ diyemiyorum. Türbanlı arkadaşlarımıza ‘gel’, mini etekli arkadaşlarımıza da ‘gel’ ama… Ona gel, ona gelme yok, bunu diyorsan sonuna kadar savunmak zorundasın.  Beni üzen, kötü, ne yaptığını bilmeyen insanlara kucak açamadığım bir gündü şarkıyı yazdığım gün…  Gezi sürecinden sonra tekrar içim açıldı ama, çiçeklendim. Umarım o ruh kaybolmaz

“Bu bardak dolsun” da bu süreçte mi geldi?1010166_10151670146154596_1028960177_n

“Bu bardak dolsun, dolsun hadi çocuk
“kim karışır diyorsun, çok doğrusun çocuk.” diye bir şarkı yazdım alkol yasaklarından sonra… 3. albümde yer alacak.
Gezi sürecinden sonra çıkacak albümleri çok merak ediyorum, kim bilir neler dinleyeceğiz. Sanatçılar bütün o dolduklarını şu anda üretiyorlar. Yaşananların hepsi şarkı olup dolaşacak. Resme, heykele, ‘ucubeler’e bakıp rahatsız oluyorlar. Niye sanatçılardan sürekli rahatsız olup hedef gösteriyorlar? Çünkü biliyorlar ki, gelecek. Onların yerinde olsam bizi çok ciddiye alırdım. Hiç ciddiye almıyor tavrındalar ama asıl şu andan sonra korkmalılar bence… Mizah dergilerinden nasıl inanılmaz işler çıktı, şimdi çok ciddi şarkılar, oyunlar yazılıyor. Asıl bundan sonrası çok daha  tarihe kazınacak.

Peki kırılır mı istisnalar kaideler var oldukça?

Biraz LGBT mevzusu için söylüyorum ‘İstisna’yı, aslında hep ötekiler için söylüyorum.
“Üzülür istisnalar kaideler var oldukça, kırılır istisnalar kaideler var oldukça.”
İstisnalar kaideyi bozar bence… Ama üzüle üzüle, kırıla kırıla… Yine de o şarkıda,
“Aniden yürür içinden denizlere tüm gemilerin,
Ne oldu gülüm ölürken, yenilenir hep heveslerin” diyorum bir yandan ve bunu da çok seviyorum.
Çünkü o kadar itilip kakılıp,  öteki öteki denilen bütün o ‘üstünler’ , bence gerçekten çok güçlüler. Çok alışıklar o çarpmalara, vurmalara, bunu aşmışlar. Zaten o tavra hastayım, bayılıyorum.

“Ekim, kasım aralık, pencereler bulanık. Eyvah o gelmekte” Bugün Çanakkale’de öyle,
twittera da yazdınız; Çanakkale pusunla karşıladın bizi diye… Kışı sevmez misiniz?

Kışın hastasıyım ben; yazın çok agresif oluyorum, kışa bayılıyorum. Biraz şununla dalga geçiyorum o şarkıda; “Ayy, depresyona girdim, hep kış yüzünden” Aslında alakası yok. Sen yazın tatilde o derdi kafanın arkasına atmışsın, kış gelince bütün karanlığıyla ortaya çıkmış. Biz seviyoruz kışı 🙂 Kış çocuklarıyız…

Aslında bütün bu konuştuklarımızın, şarkı sözlerinizin, müziğinizin, hayallerinizin ve geldiklerinizin toplamı sanki “Ütopyalar Güzeldir” ismi… Şarkının size geliş hikayesi de ütopya gibi değil mi 🙂 Nasıl bir enerjiyle söylediniz o şarkıyı yıllarca, size neler hissettirdi ki hem albümünüzde yer aldı, ikinci albümünüze yakıştı, hem de sizi ve hikayenizi bu kadar anlattı? 

‘Ütopyalar Güzeldir’ Ferhangi Şeyler oyununda Ferhan Şensoy’un şarkısıdır. Babam O’nun büyük hayranıdır, ben de öyle… Çocukluğumdan beri evde, arabada hep Ferhangi Şeyler’in tiyatro kasetini dinlerdik. Hatta çok komik, Ferhan Şensoy’la bir fotoğraf çektirdim yan yana, kitap imzalattım, ‘Ütopyalar Güzeldir’i sahnede söylediğimden bahsettim.  Fotoğrafı gösteriyorum, babam: “Photoshop bu!” Baba dedim, işte yanında zıplıyorum Ferhan Şensoy’un. İnanmıyor, babam için öyle bir adam yani : )

316007_10150395886109596_556537994_nBir gün kızı Müjgan Ferhan Şensoy dinliyor benim söylediğim yorumu, twitter’dan yazıyor bana, arkadaş oluyoruz derken babasına sordu. Ben hayatta gidip Ferhan Şensoy’a söyleyemem, çok huysuzdur zaten, ben şarkıyı söylüyorum deyince ‘Nee!’ dese, kaçarım yanından : ) Kızı rica etti, baba bak Ceylan çocukluğundan beri bu şarkıyı dinliyormuş, babası da senin hayranınmış, şimdi büyüdü, şarkıcı oldu ve Ütopyalar Güzeldir’i söylüyor, albüme koyabilir miyiz diye… O da bu hikayeyi çok seviyor aslında; ‘Vay be, ben bir oyuna şarkı yazıyorum, bir adam yıllarca dinliyor, küçücük çocuğu ezberliyor falan…Verdi şarkıyı : )
Aslında albümün adı Edip Cansever şiirinden bir dize olacaktı. Onun iznini beklerken albümün tamamını dinledim ve ‘Ütopyalar Güzeldir’ olsa ne güzel olur ama bunu hayatta Ferhan Şensoy’a soramam dedim. Menajerim aradı, sordu ve “Başka ne olacaktı ki” diye bir cevap geldi : ) Biz havalara uçtuk tabii…

İnsanlar gezi sürecinde de her tarafa “Ütopyalar güzeldir” yazdı. Okulda sıralarına, tahtaya, sevgilisiyle içki masasında peçeteye… Bütün o fotoğrafları biriktiriyorum. Çıktılarını alıp Ferhan Abi’ye hediye edeceğim. Aslında onun o güzel hikayesini bir şekilde ben devam ettiriyorum gibi şu anda…  Çok güzel bir şarkı, çok şahane bir şey anlatıyor.  Hiç bir zaman gelmeyecek olanı… O vapur belki hiç gelmeyecek ama, ütopyalar güzeldir yani : )
O yüzden umudumuzu hiçbir şeyle ilgili hiçbir şekilde kaybetmememiz gerekiyor. Bin kere yere devrilebiliriz ama bize hiçbir şey olmayacak. Her gün ütopyalar güzeldir diye uyanıyoruz biz…