Tag Archives: İrfan Değirmenci

Yıllar sonra yollarımız yine “tesadüf” etti Zahide Yetiş’le; bu kez ‘düş bahçemde’…

Standard

İlk kez beş sene önce, güzel bir yaz akşamı karşılaşmıştık onunla İzmir’de, bir bahçede…

Yerel televizyonda çalışıyor olmanın en büyük avantajlarından biridir,hele ki yeni başlamışsanız mesleğe, yaşayanlar bilir; aynı anda hem muhabiri,hem kameramanı, hem kurgucusu olabilirsiniz haberinizin ve ,her zaman bunun kadar keyifli olmasa da, yoğun geçen günün akşamında bir habere daha gitmek zorunda kalabilirsiniz eğer haber müdürünüz isminizi yazmışsa ‘gündem’ in sıralandığı kağıdın en altına… Öyle olmuştu o akşam da, haberini yapacağımız açılışın gerçekleşeceği bahçeye doğru koyulmuştum yola el kamerasıyla… Bol organizasyon ve eğlence alternatifiyle farklı ve büyük bir mekan ın açılışıydı bu İnciraltı’nda… Fatih Erkoç, Kerem Görsev ve Triosu da mı sahne alacakmış gecenin sonunda? Bu harika!! Pek de “akşam işi” gibi gözükmedi o an öğrendiğim bu detayla da : )

Varır varmaz detay toplamaya başladım elimdeki ‘teknik imkan’ ıda göz önüne alarak gün ışığı varken hala… Çekim yapmaya dalmışım ki, karşıdan gelen biri dikkatimi çekti o esnada… Gözleri ışıl ışıl parlayan, yüzünde kocaman gülümsemesiyle etrafındakileri selamlayan, iltifatları mütevazilikle alan, pozitif enerjisi saçan, güzel, şık, zarif bir kadın bizim olduğumuz tarafa doğru ilerliyordu ışığını saça saça… Tanıyor muydum bir yerden onu acaba? Yanımdan geçerken bana da gülümseyerek selam verdi, ben de ona… Düşünürken kimdi ki diye, sahnedeydi açılış başladığında… Keyifle dinledim sunumunu, nasıl da hakimdi diksiyonuna, sesine, seçtiği cümlelere ve nasılda uyum içindeydi enerjisi nezih gecenin atmosferiyle o bahçede… Kanala dönünce iyi bir araştırmak üzere ismini tuttum aklımda… Benim çekimim ve topladığım bilgiler, onun da sunumu bittiğinde “tesadüf” ettik bir kez daha yan yana… Ben de kocaman gülümseyerek, “Ne kadar güzelsiniz,zarifiniz, ne kadar güzeldi sunumunuz da ” dediğimi hatırlıyorum sevgiyle katmak isteyerek enerjimi onun güzel enerjisine. Gülümseyerek yine ışıl ışıl teşekkür etmişti o da…

İşine sevgisi, saygısı ve samimiyetiyle bütünleşen, belli ki kaynağını içinden ve enerjisinden alan güzelliği ve naifliğiyle meslekte iyi işlere güçlü bir duruşla imza atarak yolunda mutlu ilerlediğini, istenirse demek ki başarılabileceğini düşündüren birisiyle tanışmış olmanın bana “fısıldadıklarına”, kendisiyle içten, kısa, enerjisi yüksek iletişimimizin hisettirdikleri; bir de Fatih Erkoç ve Kerem Görsev’i de en önde canlı canlı dinlemenin keyfi eklenin bol gülümseme ve yoluma dair güzel niyetlerle ayrılmıştım bahçeden o gece…

O keyifli haberin üzerinden biraz geçtikten sonra İzmir için çok özel iki sunumda daha karşılaştık onunla… Biliyordum artık kim olduğunu ve mutlu oluyordum gitiğim haberde güzel enerjisi ve gülümsemesiyle o da varsa… Bu tesadüflerin üzerinden biraz daha zaman geçecekti ki; artık her sabah görecektim, görecektik onu Kanal D ekranında…

34764_290x290

Ve ilk karşılaşmamızdan beş sene sonra bir kez daha “tesadüfen” karşılaşacaktık sevgili Zahide Yetiş ile bir başka şehirde, bu kez “düş bahçemin” koridorunda…

Ben de kendi hikayemi yazmaya devam etmek üzere; hayalimin, kalbimin sesinin ve bana hep olmak istediğim yeri, yapmak istediğim mesleği işaret eden, peşimi iyi ki de bırakmayan güzel tesadüflerin peşine düşerek çıkmıştım yola… Hikayemin o kısmını anlatmaya var biraz daha: )

Yoldayken o da vardı aklımda, karşılaşır mıyız bir kez daha Zahide Yetiş’le acaba, fırsatım olur mu onu görmek için ya da…Ses kayıt cihazım her daim yanımda, röportaj da yapabilir miyiz ki blog’a ? Fısıltılar dört bir yanda…

Vardıktan sonra “düş bahçeme”, girdikten sonra içeri; Sevgili Mehmet Ali Birand’ın değerli hatırasının sindiği “haber merkezine”, çok değerli habercilerin içten davetimi kabul edip radyo programıma konuk olmayı kabul ettikten sonra aynı içtenlikle kabul ederek iade-i ziyaretimi ve yoğun haber mesailerine tanık olma şansı verdikleri, benim için inanılmaz heyecanlı ve açıklayamadığım şekilde bir o kadar aşina hissettiğim; uykusuzluğun kendisini hissettirmediği, enerjiyi ve haber temposunu hiç düşüremediği gecenin sabahına “Günaydın” dedikten sonra, İrfan Değirmenci, Ertuğrul Albayrak, Buluş Akpolat ve tüm ekibin saatler süren yoğun emeğinin ekranda olduğu, benim de canlı canlı, stüdyodan izleme şansını yaşadığım yayına ara verildiğinde çıktım koridora, karşılaştık bir kez daha yıllar sonra…

1172521_10151831056331585_657810452_o

Birden geldik karşı karşıya : ) “Zahide Hanım, ben de sizi düşünüyordum ve inanır mısınız tekrar karşılaşacağımızı biliyordum, günaydın” dedim kocaman gülümseyerek, içten içe de göz kırparak bu “tesadüfe”…

Merhaba dedi o da, “Günaydın, bu ne enerji böyle” ( bütün gece uyumadığımı, heyecanla haberin temposundan “günaydın” dediğimi bilse sabaha : )

Enerjimiz inanılmaz tuttu bence o anda… Ayaküstü anlattım başlarken anlattığım minik hikayemizi, gülümsedi o da… Yayınını izlemeye davet etti stüdyoya, seve seve dedim, ben de blog için röportaj yapma teklifimi sundum ona… Yayından sonra yapmaya ne dersin dedi, bu kez tesadüfe yer bırakmadan buluşmak üzere ayrıldık onunla…

Reklamlar bitmeden döndüm ben de, bulunuyor olmaktan çok mutlu, şanslı olduğum, onur duyduğum “Günaydın” stüdyosuna, kameranın hemen yanındaki koltuğa…

1091064_10151831188876585_1935816046_o

Çıktığımızda bahçeye “Günaydın” ekibiyle hep birlikte yayından sonra, şahane bir mesaj geldi telefonuma Meltem Acar Yücesoy’dan… Hikayenin bu kısmı ve yandaki fotoğrafın bendeki özel hikayesi, zamanının geldiğini hissettirdiğinde başka bir yazıda, dilerim ki mutlu sonla, ya da başlangıçla… Diyeceğim o ki sözleştiğimiz saatte olamayacaktım Zahide Yetiş’in yanında… İrfan Değirmenci bir ödül törenine katılmak üzere ayrıldığında ben de gittim Doktorum stüdyosuna, girdim içeriye reklam arasında…

Zahide Yetiş ve Op. Dr. Aytuğ Kolankaya, ekranda nasılsalar öyleler stüdyoda da… Stüdyonun izleyici konukları da: ) Enerji harika! Zahide Yetiş farketti , gülümseyerek el salladı oturduğu o soldaki koltuğundan bana… Yanına giderek, biraz da sözümü tutamayacak olmanın mahcubiyetiyle, açıkladım gelen mesajı ve o saatte neden orada bulunmam gerektiğini mutlaka… Bol şans diledi, güzel enerjilerinden bana da gönderdi, benim için hayırlısını temenni ederek röportajımızı ertesi gün de yapabileceğimizi söyledi… Samimiyeti, gülümsemesi aynı ekrandaki gibi…

Ne diyorlardı onun için; “Doktorum’un, ekranların “sarı meleği” : )

Ertesi sabah da “Günaydın” dedikten sonra yine yoğun haber mesaisinden sonra geceden ağaran sabaha, program bitmeden yetiştim “Doktorum” stüdyosuna, izleyebildim canlı canlı biraz da… Nasıl da ilgileniyor Zahide Yetiş kucağındaki sevimli küçük çocukla, kocaman alkış istiyor ona, yenmiş hastalığını, umut olmuş, ışık tutmuş onunla aynı şeyleri yaşayanlara, kavuşmuş sağlığına…

O gün bizzat gözlemleyebildim dört sezondur canlı yayında ilklere imza atan, umut olan, bilinmeyeni konuşan, gizleneni gönül rahatlığıyla konuşturan, büyük güven, koşulsuz sevgi kazanan Doktorum’un bu başarısında Zahide Yetiş’in, Aytuğ Kolankaya’nın ve tüm ekibin enerjisinin,samimiyetinin ve emeğinin payı var büyük toplamda…

404261_10150535421693607_777510609_n

Program bittikten ve ertesi günün tanıtım videosu çekildikten sonra geçtik odasına. Nasıl geçtiğini sordu bir önceki günün bana… Anlattıktan sonra çok da vakit kaybetmeden başladık birazdan okuyacağınız röportaja, yine bir çekim bekliyordu onu zira… Açtı tüm içtenliği ile kalbini, anlattı hikayesini, hayatındaki güzel “tesadüfleri”, fısıltıların peşinden nasıl gittiğini, o fısıltıların “Dinle! Hayat SAna Fısıldıyor” isimli ilk kitapta nasıl bir araya geldiğini, ilk günden beri bayıldığım ve benim de hayata o renkten bakmayı sevdiğim enerjisini, içindeki çocuğu güzel niyetlerle, iyilikle nasıl neşelendirdiğini… Yine ışıl ışıl, yine gülümseyerek, kalbindeki o güzel niyetlerden benim de içime serpiştirerek…

Hayatın size fısıldadığını ilk ne zaman fark ettiniz ve bunu bir kulaktan kulağa oyununa dönüştürüp; size fısıldananların en sondakine değişe değişe değil de size geldiğince aktarılabilmesi için bir kitap yazmaya karar verdiniz?

Fısıltı her yerde var, hepimiz için geçerli… Hatta bazen fısıldamıyor; bağırıyor hayat bize… Fark etmediğimiz bir söz, merhaba demediğimiz bir kişi, yoldan geçerken tanımadığımız ama o sırada tanışabileceğimiz, belki bir iş anlamında, birisi… Bize söylenenler, söylenmeyenler… Fark ettiklerimiz, fark edemediklerimiz… Hayat aslında bize her gün, her şekilde fısıldıyor ama biz çoğunu fark edemiyoruz ve göremiyoruz. “Keşke” dediklerimizin altında o fısıltıları duymayışımız da var.

Hayat bana çocukken başladı fısıldamaya;… Annem ve babam ayrıldığında. Hele o zamanlar daha da azdı ayrılıklar ve bir çocuk için zor bir fısıltıydı. Ama sonrasında babaannemin fısıltısıyla uyandım dünyaya; çünkü babaannem büyüttü beni. Annem ve babam hep yanımda oldular yine… Fısıltılar hiç bitmedi. Okul zamanında da aynı şekilde… Derslerde başarılıydım, hep takdir, teşekkür aldım. Matah bir şey olduğu için söylemiyorum ama dersi derste dinler ve çalışırdım. Sonrasında o eğitim süreci mesleki yaşantımda TRT’de de devam etti. Kolejde okurken de ben aslında TRT’de çalışmaya başlamıştım, üniversitede okurken de TRT’de program yapıyordum. Yıllardır tanıdığım her insanın, gördüğüm her yüzün, duyduğum her sesin, aslında bana tesadüfen gelmediğini, benimle tesadüfen konuşmadığını, buluşmadığını düşünürüm. Her insandan öğrenilecek bir şey vardır. Herkes size bir şeyler söyleyebilir. O yüzden o fısıltılar benim dünyamda hiç bitmedi, hiç geçmedi. Hala öyle… Sizin varlığınız da öyle, bu röportaj da öyle, bu röportajı okuyan insanlar da öyle. Belki bunu okuduktan sonra o gün bir şey yakalayacaklar ve duydukları bir söz onların kararlarında etkili olacak. Çünkü bu farkındalığı yaratmış olacağız bu okunmayla ve onlar bu farkındalıkla kararlarını daha doğru verecekler belki… O yüzden tesadüflere inanmıyorum ben.

Ben de öyle : ) Özgeçmişinizi okuduğumda ne kadar da güzel dizdiğinizi görüyorum arkanızda, yürürken kariyerinizi… TRT, TV8, belgeseller, TV programları ve Doktorum… Gıpra etmemek mümkün değil… Evet fısıltılar güzel “tesadüflerle” gelmiş size ama dahil olmuşsunuz onlara, cevap vermişsiniz siz de… Nasıl düştünüz o fısıltıların peşine?

İnsanlar sadece oturarak, susarak ve bekleyerek bir şey elde edemiyorlar. Hayat size mutlaka ama mutlaka bazı şanslar tanıyor. Ben çok şanssızım deseniz bile hayatınızda sizin fark etmediğiniz dönüm noktaları vardır. Daha dikkatli olursanız, en azından bundan sonrakileri görebilirsiniz. Herkesin şartları eşit değil ve aynı da değil. Ama o şartları değiştirmek, hep bizim elimizde… Çok iyi şartlarla yaşadığını düşündüğünüz bir insan, maddi olarak çok güçlü; batmış bir halde bulabilirsiniz. Çok güzel; ama güzelliğini kaybetmiş görebilirsiniz. Çok çalışkan, çok başarılı; bir anda bunalım halindeyken rastlayabilirsiniz. Yani herşey insanlar için… Fakat var olmak için de birşeyler yapmak gerekiyor. Tembel tembel oturmak değil.Ben hiçbir zaman tembellik etmedim. Benim ne zengin bir sevgilim oldu onun arkasına sığındım, ne babamın gücüyle bir şeyler yaptım, ne torpilim oldu hayatta, ne benim için benden önce çalışan birileri oldu. Hayat bana elini uzattığında; o da bir şanstı, ve o sıradaki fısıltıları dinlemek belki, ben de onun elinden tuttum. Hatta yakaladım.

Edebiyat dersinde sözlüye kalkardık. Orada hocam fark etti; sen bıdır bıdır konuşuyorsun, gayet de keyifli ve güzel cümleler kurabiliyorsun, güzel şiir okuma yarışmasına sokalım seni dedi ve ilk kez orta sondayken böyle bir şey geldi başıma, yarışmalara katılmaya başladım sonra… Sizdekini bir öğretmenin görmesiyle hayatınız değişebilir ama sizin onu göstermeniz lazım. Benim için öyle oldu. Edebiyat öğretmenim… Aslında ondan öncesinde babam… Elektroniğe çok meraklıdır. İlkokul birinci sınıfta eve döndüğüm gün, elinde kamerayla beni çekmişti.  Avusturya’dan geldiğinde, okulun ilk günü okul nasıl geçti, öğretmenin kimdi arkadaşların kimler… O zaman tanışmıştım kameralarla. O söyleşiler beni aslında bazı şeylere hazırlamış. Ve ben dualara çok inanıyorum. O yüzden hep hayır dua beklerim,isterim ve rica ederim insanlardan. Ben de onlara ederim. Hiç görmediğim, uzaktan fark ettiğim ama çok mutlu olmasını arzu ettiğim birisine içimden çok dua etmişliğim vardır. O farkında bile değildir. Ben de bir süre sonra ben de unuturum ama o sırada iyi dileklerimi gönderirim ona. İşe yaradığını düşünürüm, yaramasını isterim. Ve Rabbimin de bize böyle bir güç bahşettiğini düşünüyorum. Onun için hep iyi dileklerle insanları güzelleştirin ki size de aynı iyi dilekler gelsin. İyi iyiyi, kötü kötüyü çekiyor çünkü…

Vesselam hayatımda dönüm noktalarından ikisini söyledim size: Biri babamın beni kamerayla tanıştırması, ikincisi edebiyat öğretmenimin yarışmalara sokması, oradan aldığım dereceler, okulda tiyatro yapmam. Sonrasında radyo başladı önce. Radyodan sonra televizyon… Bunlar tesadüfen gibi görünen güzel şeyler… Mesela ben radyoda program yaparken Hürriyet Gazetesi’nin Ege Bölge Temsilcisi Cemalettin Özdoğan benim sesimi duyuyor, bu kızı bir göreyim diyor ; eli yüzü de düzgünse biraz, televizyonda bir deneyelim bakalım, yapabiliyor mu diye… TRT İzmir Televizyonu’na benim geçişimdir o. Sonra orada İsmail Elden, Tacir Şahin’le beni tanıştırdı. İlk prodüktörlerim benim TRT de ve onların elinde büyüdüm ben. TRT benim için bir okul oldu. Ben öğrenmeyi hep istedim, hep aç kaldım öğrenmeye… Hala öyle… Çok mu bir şey biliyorum? Asla, ama öğrenmek için hala açım. Hayatım boyunca böyle olacak. Çünkü herkesten öğrenilecek bir şey var, herkesten alınacak bir ders var… Ummadığınız bir durum sizin hayatınızı değiştirebileceğiniz bir dönüm noktasına dönüşebiliyor.

Bir başka tesadüf Kanal D’ye girişim.Ben aslında Kanal D’ye Doktorum’dan bir sene önce geldim, Dilek Dağcıoğlu’yla tanıştım. Geldiğimde elimde bir proje vardı. Dilek Hanım beni dinledi, dinledi… Dünya tatlısıdır, karşılıklı birbirimizi çok sevdiğimizi hissettim ama gittim. Proje olmadı ama hiç yılmadım, hiç üzülmedim, çünkü devam ediyor hayat. Bu arada yine birşeyler yaptım. Tam TV8’le yeni bir proje için; haftasonu programı için anlaşmak üzereyken Dilek Hanım beni yeniden çağırdı ve Doktorum için deneme çekimleri yaptık. 1 hafta sonra ben, Doktorum’u canlı yayına geçirmiş ve sunuyordum. O yüzden; dünya dönmeye devam ediyor. Durursanız, düşersiniz.. O döngüye siz de ayak uyduracaksınız.

601933_10150939945988607_400771512_n

Gözleriniz ışıl ışıl, o kadar güzel anlatıyorsunuz ki, enerjinize kaptırmamak, hikayenizden etkilenmemek, sizin için mutlu olmamak mümkün değil. Sanırım Doktorum’la da bu güzel enerjinizi çok daha geniş kitlelerle paylaşma imkanı buluyorsunuz… Üstelik sağlık konusunda… Kimseye kolay kolay anlatılamayanlar, gizli kalmış sorunlar sizinle üstelik ekrandan rahatça paylaşılabiliyor. Ne hayatlara, hastalıklara umut oluyorsunuz, ışık yakıyorsunuz. Doktorum bir çok ilke imza attı  ve bunda sizin de enerjinizin payının büyük olduğunu düşünüyorum, ya da bir diğer ifadeyle Doktorum; sizin bu enerjinize gelmiş, bütünleşmiş gibi… 

Bakın ben dualara inanırım dedim ya, benim dualarımda hep bu vardır. Her gün,hiç tanımadığınız insanlar sizi seviyor ve sizin için dua ediyor.Bu çok büyük bir şans… Ne büyük bir mutluluk bu bana bahşedilmiş. Ne büyük bir onur, ne büyük bir keyif anlatamam size. O heyecanı her sabah yaşıyorum. Her sabah alkışlarla çıkıyoruz. Biz de sizi alkışlıyoruz aslında ekrana çıkarken ve o heyecanı hep hissediyorum. Babaannemin bir duası vardı, ben daha çok küçüktüm ama hep bu duayla büyüdüm. O zaman böyle televizyoncu olmak gibi bir öngürümüz yoktu elbette. 13 yaşında kaybettim babaannemi ve 13 yaşına kadar bu duayı hep duydum. Muhtemelen hayırlı bir yere gelin gitsin, evladımın maddi durumu da iyi olsun, onu ezmesinler, üzmesiler diye geçirirdi içinden… Dua şöyleydi: Allahım, evladımın eli sıcak sudan soğuk suya değmesin. Oturup, süsleyip, püsleyip seyretsinler onu…Şu anda, hani sıcak su soğuk su elbete her şeyi her işi yapıyoruz , o gelin olmaya yönelik bir şeydi herhalde ama, gerçekten süslüyorlar, püslüyorlar, oturtuyorlar ve seyrediyorlar. Bu dua , benim hayatımın gerçeği oldu. O yüzden, özelikle anneanneler, babaanneler, anneler, babalar dua ederken evladınıza, aynı zamanda onun motivasyonunu da güçlendirdiğinizi bilin. Sizin iyi niyetiniz onun hayat döngüsü olabilir. O yüzden, söylediğiniz her söz, ona verdiğiniz her mesaj hele çocuklukta.. Belki ben bu mesajı bu duayla aldım ve şimdi bu gerçeğim oldu benim. Siz de bunu yapabilirsiniz. Negatif şeyler söylemeyin. Ne kendinize ne evlatlarınıza ne de torunlarınıza…

zahide_yetis_kitap

Peki kitap nasıl çıktı ?

Eveet , nasıl çıktı ? 🙂

Ben yıllardır günlük yazıyorum aslında yani yazmaya çok alışkınım. Kitabın içeriğinin kaynağı, bir kere bana güven duyulması çünkü insanlardan çok şey öğrendim. Binlerce insan tanıdım şimdiye kadar. Binlerce saat canlı yayın yaptım. Tanıdığım insanların her biri çok özel ve benim hayatıma çok şey kattı.İşin keyifli tarafı, utanılacak, sıkılacak bir şey bile olsa, bir başkasına anlatamazken, bana çok rahat anlatıp benimle paylaştılar. O paylaştığımız şeyler var kitapta. Tanıdığım insanlar var. Annem, babam, babaannem var. Üvey babam, üç erkek kardeşim, bir kız kardeşim var. Yani kendi hayatımdan, tanıdığım insanlardan…  Ve televizyoncuyuz, biz zaten gözleyen insanlarız. Siz kapıdan girdiğiniz anda ben farkında olmadan A’ dan Z ‘ye sizi süzüp mutlaka kendime pek çoy şey çıkarmışımdır. Elimizde olmadan yaparız bunu. Soru sormak üzere kurgulanmış bir zihin yapısına sahibiz. Sorup öğrenmek amacımız… Biz öğrenelim ki size öğretebilelim. Ekrandaki izleyiciler anlasın ve kavrasın. O yüzden hayatın fısıldadıklarını, o fısıltılarla birlikte bana gelenlerin hepsini bir kitapta topladım.

Peki kimler alıp okumalı kitabı? İlk evliliklerini yapanlar, daha da önemlisi 2. evliliğine adım atmak üzere olanlar… Çocukları olup ayrılanlar, üvey anne ya da üvey baba sahibi olanlar. Bir kadınla tanıştınız ama bir evladı var ya da bir adamla tanıştınız ama daha önceden bir evlilik yapmış. Bu ilişkiler çok konuşulmadı ve çok fazla bilinmiyor belki ama ben bunları yaşadım. O yüzden yaşadıklarımı ve gözlemlediklerimi yazdım. Üvey anne de oldum, üvey çocuk da oldum. Üvey babam var, üvey annelerim oldu. Yani hayatın tam ortasında bir yaşamım oldu. Size anlatsam oturup ağlayabilirsiniz. Size anlatsam, bu kadın nasıl oluyor da her seferinde dört ayağının üzerine düşüyor diyebilirsiniz. Yani hayat bizim için ve biz herşeyi yaşıyoru bu dünyada.

Bütün yaşadıklarına rağmen Zahide Yetiş nasıl oluyor da ışıl ışıl parlamaya, enerji saçmaya, herşeye bu kadar güzel bakmaya, kocaman gülümsemeye devam edebiliyor, etrafına enerjisini yayabiliyor sorusunun yanıtını ben biliyorum galiba… Her gün hayata yeniden başladığınızı, şu anda tam cümleyi hatırlayamasam da çok özel niyetlerle, güzel enerjilerle sabaha uyandığınızı biliyorum.

Aynen öyle. Bir insan önce kendi kendini motive edebilmeyi öğrenmeli. Bunu dışarıdan birileri yapamaz. Sizin içinizde yoksa, bunlar gelip geçici şeylerdir. Bu duyguyu siz yüreğinizde hissedebilirsiniz. “Zahidecim” diyebilirsiniz; “İşte bu kadar borç harç, ev geçindirmek zor, ben terk edildim aşk acısı çekiyorum… Ben çocuklarıma istediğim gibi bakamadım, kendime istediğim gibi bakamadım. Aynaya bakıp bu kadını görmek istemiyorum ya da bu adamın oğlu olmak istemiyorum . Ama benim elimde değil…” Hayır, sizin elinizde . Sizin elinizde olan birşeyler mutlaka var ama henüz siz onu görmemiş, keşfetmemiş olabilirsiniz. Sanmayın herkes pamuklar içinde yaşamına devam ediyor. Duvarlara çarpa çarpa büyüyoruz biz. Sizin en şanslı, en iyi, en zengin, en güzel gördüklerinizin de duvarları var ve duvarlara çarpa çarpa güçlü olunabiliyor. Mümkün değil öbür türlü hayatta dik ve sağlam durabilmek.

Akan her gözyaşı, kalbinize akmasın, aklınıza aksın. Aklınız da o gözyaşını alsın, bir güzel silsin ve yerine sizin gerçeğinizi, daha güçlü bir gerçek koysun. Bunu yapmak çok mu zor, bunlar beylik laflar ama gerçekten çok zor değil. İnanınrsanız; kendinize… Kimseye değil… Bu beden bize bahşedilen en güzel mucize. Bu mucizeye siz haksızlık edemessiniz. Ettiğiniz zaman, o da cevabını size böyle verir: Bir şekilde çirkinleşiyorsunuz. Fiziksel bir şeyden bahsetmiyorum. Dünyanın en güzel kadını bile suratını azsa, bağırıp çağırsa, enerjisi olmasa, kötü olduğunu bilseniz, hissetseniz mesela onu bir çocuğu döverken görseniz ,o kadının asla bir güzelliği kalmaz. O yüzden güzellik denen kavram sizin gerçekten karşı tarafa ne hissettirdiğiniz… Güzel enerji verirseniz, en iyisini siz alırsınız. Almak için, vermek gerekiyor. Vermekten kastımsa, sizin içinizdeki iyilik… İyilikle beslenen bir ruhum ben. Her zaman söylüyorum ve içimdeki çocuğu büyütüyorum. O hiç büyümüyor. Büyümesinde…  Büyümesini istemiyorum.

1082064_10151831054181585_1672501358_o

Gülümseyerek, enerjisini, hikayesini içimde hissederek, onun için çok sevinerek ve kalbinden geçenlerin hepsinin bir gün gerçeğine dönüşmesini temenni ederek dinledim onu. Biliyorum ki o da benim için diledi hayalimin peşinden yazmaya devam ettiğim hikayemin mutlu başlangıçlarla ve fısıltılarla varmasını yoluma. “Akan gözyaşları kalbinize değil aklınıza aksın ve aklınız onu silerek yerine bir sizin güçlü gerçeğinizi koysun” fısıltısını da aldım ondan, sakladım…

Çekim vakti geldiğinde beni de davet etti stüdyoya izlemeye… Büyük keyifle, zevkle… O kadar ait hissediyordum ki zaten kendimi o ortama, nasıl da gönülsüzdüm giriş kartımı geri verip çıkıp çıkmaya: ) Fotoğraf da çekindik sonrasında… Işıl ışıl o yine… Bense güneş enerjisi, gülümseme dolu,hala heyecanlı ve mutluyum içten içe; uykusuzluğum her ne kadar bunu gizlemeye yeltense de : )

Ve şöyle dedi bana yine ışıl ışıl, ayrılmadan önce; “Bir proje var aklımda, gerçekleştirmeyi çok istediğim, beni heyecanlandıran… Dua et benim için sen de, olsun dilerim… Olursa…. ” Bu cümlenin geri kalan kısmı bende saklı hala… Dua ettim ben de ona, eminim enerjisiyle hayatlarına renk kattıkları da… İki ayı biraz geçti biz bu röportajı yapalı… Bugüne kadar bir türlü yazamadım, ses kayıt cihazı sorun çıkardı, deşifre uzadı, bana göreyse zamanını bekledi yazı…

Birkaç gün önce okudum Zahide Yetiş’in ayrıldığını Doktorum’dan… Programda yokluğu hissedilecek olsa da , çok mutluyum ben de onun adına… Gözlerimle gördüm, hissettim projesinin ne kadar heyecan yarattığını onda… Hem nerede olursa olsun, ne yaparsa yapsın eminim devam edecek ışığını saçmaya, gülümsemeye, çevresindeki iyiliği büyütmeye, hayatlara dokunmaya ve fısıldamaya… Henüz yeni projesinin ayrıntılarına rastlayamadım ama, eminim ses getirecek yeni sezonda…

Zahide Yetiş’in yeni güne uyanırken herşeye yeniden başlamasına, mutlu olmaya ve şükreteye motive eden cep telefonu mesajını hatırladım bu arada:

“Asla tekrarı yaşanmayacak yepyeni bir gün başlıyor. Uyan ve her saniyenin tadını çıkar.”

Dilerim yeni projesinde de her saniyenin tadını çıkara çıkara, çocuk ruhuyla, alkışlarla, güzel dularla, gönlünden geçirdiği,hayal ettiği gibi yürür yeni yolunda da…

Kim bilir; belki bir gün, yine “tesadüf” eder yollarımız, kesişir onunla…

Reklamlar

Mehmet Ali Birand’ın Öğrencisi, Ekranların Güler Yüzlü Muhabiri Meltem Acar Yücesoy ile dedik ki; “Haber aşkı hiç biter mi” :)

Standard

“İspanya’dan kalkıp Mısır Piramitleri’nin eteklerinde hazinesini arayamaya giden Endülüslü Çoban Santiago’nun masalsı yaşamının öyküsü” yazıyor elimde 2012 basımını tuttuğum kitabın arka kapağında.
On yaşında olmalıyım Paulo Coelho’nun Simyacı’sını okuduğumda. Diğer kitaplarıma göre çok da kalın sayılmayan Simyacı’yı bir türlü bitiremediğim dün gibi aklımda… Bir de “Kişisel Menkıbe” nin ne kadar sık geçtiği romanda…

Ne demek olabilirdi ki “kişisel menkıbe” acaba? Aldığım cevabı hatırlamıyorum bunu evdekilere sorduğumda, başka bir yerde de çıkmadı zaten sonra karşıma… Yanıtımın hikayemde gizli olduğunu öğrenecektim çon sonra…Zaten bilmiyormuş yanıtını çoban da “Senin her zaman gerçekleştirmek istediğin şeydir.” demiş kendisini kral olarak tanıtan yaşlı adam ona:”Hepimiz, gençken kişisel menkıbemizin ne olduğunu biliriz.

Şimdilik bu kısımda kapatıyorum kitabı zira bir solukta okumak istiyorum “Simyacı” nın sırrını… Bu kez anlayarak Santiago’nun aslında neyi aradığını ve bilerek kendi yanıtımı… Merak ederek onun öyküsünde benimkinden ‘şimdi’ ne bulacağımı…

Kapağını ilk kapatışımdan yıllar sonra fark ediyorum da meğer şunlar düşmüş Simyacı’dan gökten üç elma niyetine bana:

Kendini gerçekleştirmendir kişisel menkıben ve onun peşinden çıktığın yolculukta bulduklarındır hazinen… Eğer bir şeyi gerçekten çok istersen, yapabileceğini ve mutlu olacağını bilirsen; emek verirsen, içtenlikle olduğunu düşlersen, seni ona götürmek için işbirliğine girer evren… Bu yolculuğa dâhil olanlar ya da bir gün yolundan ayrılanlar, bağlantılar, kararsızlıklar, bitişler, kendine dönüşler, başlangıçlar… Kazandıkların, yenilgilerin, vazgeçtiklerin, heveslerin, hayallerin, tesadüflerin, değiştiklerin, umutla devam edişlerin, yeniliklerin… Sonunda kendine ve hayata dair keşfettiklerin… Daimi öğrendiklerin… Hepsi yoluna dair… Sen yeter ki heyecanını ve inancını yitirmeden gitmeye devam et hayalinin peşinden… Bulduğun “sen” ile birlikte biriktirdiğin her hikaye, yoluna katılan herkes, cebinde bulduğun her şey hazinen…

Ben de çocukluk hayalimin peşine düştüğüm, hazinemin izini sürdüğüm yolumda, haber muhabirliğine başladım 2008 yılında İzmir’in yerel televizyonu SKY’da… Biraz daha öncesine denk gelir herhalde haber bültenlerini “gözlemlemeye” başlamam da…Başta sevgili Mehmet Ali Birand… Ali Kırca,Uğur Dündar,İrfan Değirmenci ve şimdi isimlerini tek tek sayamayacağım haber spikerleri…Nasıl yorumluyorlar, sunuyorlar haberleri? Diksiyonları, haberin konusunu ve duygusunu kendi duygularından ayrı tutmaları,gazetecilik objektifliğinin süzgecinden geçirip aktarmaları,duruşları… Peki ya muhabirleri? Nasıl anons yapmışlar, habere nasıl bakmışlar, o habere kendilerinden farklı ne katmışlar, nasıl yazmışlar, okumuşlar… Yakaladıkları detayları, canlı bağlantılarda kendilerine stüdyodan yöneltilen sorulara verdikleri yanıtları, röportajlarda yönelttikleri soruları… Beden dilleri, enerjileri, heyecan ve duygularını, fark yaratan yorumlarını objektiflik ekseninde haberin bütününe nasıl pay ettikleri… Kameramanın çektiği görüntüleri kim bilir belki de muhabirinin ona işaret ettiği… İşte bu gözle izlerim haberleri o zamandan beri… Bazen düşünürüm ben olsam nasıl yapardım o haberi? Hele bir de aynıysa gündemimiz duayenlerinkiyle ve aynı noktalara dikkat çekebilmişsem onların muhabirleriyle ve kendimden bir şey katabilmişsem vatandaş röportajları ve anonslarımla haberime, değmemezdiniz keyfime… İletişim dersine girer gibi geçerdim o vakitler televizyonun karşısına aynı saatte…

2008 yılının ağustos ayıydı… İzmir bir sabah; Konak ilçesinin Yağhaneler semtinde düzenlenen,16 kişinin yaralanmasına neden olan bombalı araç saldırısıyla güne uyandı. Biz ajanstan kullanmıştık haberi, araç yoktu sanırım kanalda ya da bir bahaneyle göndermemişlerdi oraya beni… Haberci refleksi; hem yaralılar ve meydana gelen olayla ilgili kaygılıyken herkes gibi, bir yandan da olay yerinde olmak, haberi yazmak, halkın nabzını tutmak, gelişmeleri gözlemlemek, mikrofon tutmak istiyorum deliler gibi… Bu duygularla keyfim kaçık aklım orada; gittiğim başka bir haberi yazarken başladı öğlen haberleri…

Meltem Acar Yücesoy… Kanal D muhabiri… Saldırıda hasar gören bir eve girmiş, aktarıyordu oradan gelişmeleri… Bir süredir görmüyordum onu ekranda sanki… Ben bir yandan kaygı ve merakla izliyordum onun haberini her İzmirli gibi, herkes gibi… Bir yandan da onu izliyordum; gözlemliyordum ekrandaki ve bulunmak istediğim olay yerindeki “muhabiri”… Az evvel anlattığım gibi…

İlk etapta anonsları çekmişti dikkatimi… Gelişmenin yarattığı şokun kaygılı heyecanını, uyandırdığı merakı, izleyicinin duymak istediği yanıtların sorularını özümsemiş; beden diliyle o atmosferi deneyimlerinin güveninde dengeye getirmiş, ekran başındakilerin hangi hislerle ondan bir haber almak istediğini biliyor gibiydi… Sakin ve olaya hâkimdi… Anonsunda o an çalışarak ezberlediği cümleleri unutmadan sıralama derdinde olmadığı belliydi; topladığı bilgileri ve gözlemlerini, doğal bir ses tonu ve diksiyonuyla harmanlamış, içinde biriktirdikleriyle anlatıyor olmalıydı haberi. Yanıbaşındaymışız gibi sanki… Şöyle düşündüğümü anımsıyorum; “Ne kadar samimi”…

19637_258133781256_2468076_n(1)

Akşam da bağlandı ana haber bülteninde Mehmet Ali Birand’a… Gelişmeleri aktardı bir kez daha, bütün gün haberi izlemiş olmalı dediğimi anımsıyorum ve üzüldüğümü neden orada olamadığıma, gıpta ettiğimi ona… İzmirli olduğunu ve İzmir’de yaşadığını öğrendim sonra nasılsa… Güzel olmaz mıydı tanışsak Meltem Acar Yücesoyla? Facebook adresi de çıktı google arama motorunun ilk sırasında : ) Mesaj attım hemen… Anlattım mesleğimi ne kadar sevdiğimi, yollarımızın aynı hayalden geçtiğini, üniversitede bölümümün derslerime girmeyerek çocukluk hayalimin peşinden nasıl gittiğimi, onu o gün gıptayla izlediğimi ve gözlemlerimi, bir gün Birand’a bağlanabilmeyi çok istediğimi, kendisiyle buluşmayı, merak ettiklerimi sormayı, ondan İstanbul’a ve mesleğe dair haberler duymayı arzu ettiğimi… İlk fırsatta görüşelim diyen yanıtıyla kocaman gülümsetti : ))

“Meltem Acar ile ilk defa karşılaştığımda 18 yaşındaydı. En büyük arzusu da televizyon muhabiri olmaktı. Bir insan bir işi bu kadar ister, söküp alana kadar böylesine asılır ve daha da önemlisi en iyilerinden biri olursa, onun adı Meltem Acar olur. Çok kişiyle çalıştım, Meltem kadar ne istediğini bilen, hırslı ve disiplinlisine az rastladım. Kanal D’nin star muhabirlerinden oldu, ancak güzel rastlantılar onu, Türkiye’nin en başarılı nöroloji doktorlarından Kemal Yücesoy ile karşılaştırdı. Geçen hafta bizim Meltem’imiz hem ana-baba evinden, hem de bizim yuvamızdan uçtu”
diye yazmış sevgili Mehmet Ali Birand Posta’daki köşesinde… Demek ki aşık olup evlendiği için gelmişti İzmir’e… Kalbi kalmış mıydı acaba haberde? Hem bu sorumun yanıtını alacaktım kısa sürede hem de sevgili Mehmet Ali Birand’ın; her ne kadar “yuvadan uçtu” dese de, mutluluklar dilekleriyle, özenli övgüleriyle satır aralarında vedanın okunmadığı yazısında neden bu cümleleri seçtiğini anlayacaktım; Meltem Acar Yücesoy’un yoluma dahil olmasına her daim teşekkürle…

Aynı yılın kasım ayıydı… Başbakan Recep Tayyip Erdoğan ve dönemin İtalya Başbakanı Silvio Berlusconi; Türkiye – İtalya Hükümetler Arası Zirve’sinde, İzmir’de bir araya geleceklerdi… Ulusal basının da gündeminin ilk sıralarında yer alacak böyle bir buluşmayı ilk kez takip edecek olmak benim için çok heyecan verici ve önemliydi. Zirvenin gerçekleşeceği otelin önüne geldiğimizde, çoktan almışlardı yerlerini Ankara muhabirleri…

Mahalle arasında yapılan düğünlerin çekiminde bile bir üst modeli tercih edilen, sıklıkla arıza veren emektar kameramızla ve temassızlık yaparsa eğer sesleri cızırtılı alması ya da hiç almaması olasılığının önüne siyah bantla geçilen pratik çözüm harikası,süngeri eper yıpranmış canım mikrofonumla; basın mensupları için ayrılmış platformda ulusal televizyonların güçlü ekipmanları ve deneyimli habercileri arasında bu duruma takılmama duruşunu muhafaza etmeye çalışarak yer bulma telaşımı gülümseyerek hatırlarım hâlâ…

Liderlerin otele gelişlerinden görüntü almak için bekleyişimiz devam ederken kapıda, gözüm takıldı elinde Kanal D mikrofonuyla Meltem Acar Yücesoy’a, bizden biraz uzakta. Merak edip gittim biraz yakınına, tanışmamıştık o vakitte daha… Röportaj yapıyordu vatandaşla ve anonsundan anladığım kadarıyla çevrede alınan geniş güvenlik önlemleri dolayısıyla bu büyük zirveden haberdar olup olmadıklarını soruyordu İzmir halkına, kendime not diye yazdım biz beklerken peşinde olduğu bu ince ayrıntıyı da…

Sonunda salona geçebildik ve kürsüde karşımızdaydı Berlusconi ve Erdoğan’da…
Ben ve o esnada görebildiğim ertrafımda oturan İzmir’in yerel basın mensupları not tutuyoruz elimizdeki kağıtlara hızla, konuşmaların tek kelimesini kaçırmamacasına… Gözüm kağıdımda, kulağım onlarda altını çize çize yazıyorum bir yandan da öne çıkarabileceğim ayrıntıların, bu buluşmada…

Bir anlık boşlukta elimi rahatlatmak ve şöyle bir doğrulmak için başımı kaldırdığımda, gözüm takıldı yine Meltem Acar’a… A aa; sakince dinlemiyor mu konuşmaları arkadaşlarıyla? Gözü de tam karşıda, muhtemelen kulağı da onlarda, e niye not tutmuyorlar ya ? Kafamı çevirim çılgın tempomuza baktığımda bir kez daha şaşırdım bu tezata ama dedim ya, kaçırmamalıydım hiçbir mesajı, koyuldum yine not almaya…

Zirve sona erdi ve kanala döndüm yazmak üzere haberimi… Sayfalarca notumun arasından açtım önce altını çizdiklerimi, yazdım en önemlilerini ve ayarladım da haberde kullanacağım sesleri…Ve başladı işin benim için bir diğer zevki: Acaba ulusal basın bu haberi nasıl görecekti? Karşılaştırmalı bir an evvel öne çıkardığımız manşetleri…Önce haber siteleri…

Fakat o da ne? Evet, başlık bütün sitelerde hemen hemen aynı ama benimkisiyle tamamen farklı: “Erdoğan ve Berlusconi’den samimi pozlar”

Başlıklara bakakalışımla, bir benim haberime bir de haber sitelerininkine benimkine yakın bir şaşkınlıkla bakan Haber Müdürümün beni yanına çağırması arasında geçen kısacık sürede anlıyorum işin aslını neyse ki:
Meğer ben konuşmaların hiç birini kaçırmayayım diye başım önünde hızla not tutarken, Meltem Acar ve o esnada bu haberi birlikte nasıl bu kadar rahat takip edebildiklerini anlamlandıramadığım ulusal basından arkadaşlarının dikkati, ikilinin konuşurken kullandıkları beden dillerinde, kullandıkları samimi üsluptaymış birbirlerine…

Haber Müdürüm takılmıştı bana Güneş bizim haberde neden yok bu ayrıntılar, çektiniz değil mi diye… “Oo, çekmez miyiz, yazıyordum şimdi ben de (!)” İtiraf ediyorum; o gün haberin içinde olup da, haberden bir haber, haber merkezine dönen muhabir bir bendim herhalde : )

Şimdi gülümseyerek hatırlıyorum yolun başındaki bu anımı; sonrasında hep kullanacaktım, bu unutamayacağım “iletişim dersimden” çıkardıklarımı… Haberin ayrıntılarda gizli olduğunu ve iyi bir muhabirin çok iyi bir gözlemci olup, kimsenin görmediğini görmesi, farklı bir pencereden bakması, kendi üslubuyla anlatması gerektiğini yazdım renkli kalemlerle zihnime…O günden sonra da izlediğim özellikle de siyaset haberlerinde beden dillerine,fısıldaşmalara,ayrı oturmalara,hitaplara,“hoşgeldiniz” konuşmalarında atlananlara,mimiklere,kulislere özellikle dikkat etim ve zevkle yazdım yakaladığım detayları haberlerime…

2009 yerel seçimlerinin olduğu gün oyların toplandığı ve sonucun açıklandığı Celal Atik Spor Salonu’nda da birlikteydik… O yine canlı canlı bağlanıyordu Mehmet Ali Birand’a… Ben de canlı bağlanıyormuşum gibi yapıyordum SKY’a; anonsu bir seferde çekme amacıyla gelişmeleri anlattıktan sonra heyecanla, mikrofona koştura koştura merkeze ulaştırıyorduk, canlı bağlantıymış gibi kasetten yayına aktarılıyordu görüntüler zira…

Başbakan’ın katılımıyla gerçekleşen, benim de o dönemde öğrencisi olduğum 9 Eylül Üniversitesi’nin akademik yılı açılışında birlikteydik sonra… Bir protesto gerçekleşmişti ve o öğrencinin ismini öğrenip teyit edene kadar nasıl titizlikle araştırma yaptığına tanık olmuştum. Telefon trafiğine ve yolun çok başındaki, rutin İzmir gündeminin benim için de rutinleşmneye başlayan gidişatına yeni bir soluk getiren heyecanına ve ciddiyetine… Nasıl bir emek vardı Kanal D Haber’de o akşam haberi anlatan birkaç cümledeki bilgilerde… Biz de telefonlaştık o gün benim için hoş tesadüflerle,anlattım da yıllar sonra o günün haber hazırlama telaşının bendeki heyecan verici perde arkasını kendisine… Dedim ya hep gözlemlerdim onu, daha sonnra karşılaştığımız İzmir’in ulusal gündeminden pek çok haberde de… Birand’ın öğrencisi ve muhabiriydi… Ben de o büyük okulun derslerini uzaktan da olsa takip etmek isteyen, devamsızlık yapmayan ve bir gün okula kabul edilmeyi uman çalışkan öğrencisi…

Vee, bu yoğun gündemin ertesinde, buluştuk İzmir’in meşhur Reyhan Pastanesinde, bundan dört sene önce…

Kanal D’nin “Kırmızı ceketli, inci kolyeli, güler yüzlü muhabiri”, medyanın “Birand’ın kızı” olarak bahsettiği Meltem Acar Yücesoy bütün enerjisiyle karşımdaydı şimdi… Bu kez bana, bir gün orada olmayı çok istediğim yerden; Kanal D Haber’den haberler verdi…Gözlerim parlayarak ve onun ışıl ışıl parlayan enerjisine kapılarak dinledim anlattığı her şeyi…Konuşurken bile diksiyonu ne kadar güzeldi..

13639_216951961256_4673602_n

İzmir’den İstanbul’a gidiş hikayesini anlattı, başlarda İzmir’i nasıl özlediğini… İzmir aşkımız da ortaktı, habere duyduğumuz heyecan ve aşk da öyle… Nasıl gıptayla bakıyorum ona; yolun en başındayım ve yürümek istediğim yolları aşmış ve büyük başarılarla mutlu mutlu ulaşmış varmak istediğim noktaya… Öğrenciliğini de anlattı, Birand’ı, 32. gün macerasını, Kanal D haberden unutulmaz anları… Mehmet Ali Birand’dan “Birand” diye bahsediyor olması bile o an benim içim çok şaşırtıcıydı : ) Öyle ki hala hatırlarım içimden geçirdiğim ve herkese de eminim gözlerimi aça aça söylediğim şu cümleyi: Mehmet Ali Birand’a “Birand” diyor biliyor musunuz: )

Haber varsa geriye kalan her şey teferruattır dediğini çok net hatırlıyorum o gün bana… Bu mesleğin ancak aşkla yapılabileceğini, o aşkın hiç bitmediğini, dinmeyen ve her gün yenilenen bir büyük heyecanla hep devam edeceğini… Hatırlamaktan ziyade her geçen gün hak veriyorum ona…

Öyle kararlı ve emindi ki kendinden, yaptıklarından ve ne istediğinden ve onda şahane duran, etrafındakilere de yayılan öyle bir özgüveni vardı ki; enerji alanına girmemek, mesleğine duyduğu heyecandan etkilenmemek mümkün değildi… O; bulmuştu işte hazinesini… Haritasından sırlar paylaşıyordu benimle, yollarımız bir şekilde buluşturmuştu bizi…Öyle içtendi ki sanki yıllardır tanışıyormuşuz gibi… İşini gerçekten severek ve inanarak yapanlara, işiyle mutlu olanlara ve dolayısıyla ne kadar iyi olduğunu başkasından duymaya ihtiyacı olmayan özel insanlara özgü mütevazılıktan vardı onda da sanki… Masada bizimle bulunan annesi sevgili Aynur Acar’a benimle fotoğraf çektirmelerini önerecek kadar da inceydi… “Anne bak Güneş Bakkal Amca’yı da sunuyormuş,neticede o İzmir’de meşhur biri” diyip gülerek beni nasıl da mahcup ve mutlu etmişti…

İki saat nasıl geçti? Kanala geri dönme vakti… İstemeye istemeye yanlarından ayrılıp kanala döndüğümde gülümseyerek daldığım bir düşten uyanmış gibiydim gerçeğe ve ben de taşımalıydım düşümü bir gün gerçeğime… O gerçekleştirmişti kendi dileğini ve değdi benimkine de, sihirli değnekten enerjisiyle… Hayatımdaydı artık işte… İyi ki de hâlâ öyle…

Haftasonları haber bültenlerini sunmaya başladı Kanal D’de Meltem Acar Yücesoy bir süre sonra… Çok keyifliydi benim için onu tekrar izlemek ekranda…

İletişimi hiç koparmadık bu arada… Hep mesaj attım bayramlarda, özel zamanlarda, onunla paylaşmak istediğimde ya da… Kalplerimiz birdi onunla… Mesleğin buzdan yüzü vardır bir de, o kayganlığı bile bile devam etmek istersin cesurca, inanarak ve aynı heyecanla, hep asılıdır bir yerlerde bir gün işten çıkarılabileceğin, çok basit bir nedenle de olsa… Yanımdaydı o yolda kaydığımda da… Yüzyüze görüşemesekte, biliyordum bir telefon mesafedeydi bana… Onun için arardım onu iş görüşmesine gitmeden önce gazetenin ya da televizyonun önünde o dönemde… Hayır referans olmasını istemek için değil, bol şans dilemesi, yaparsın demesi güç verirdi… Kendinle yarış, kendini geç, kendinle gurur duy , nerede olduğun hiç önemli değil, önemli olan senin kendini yetiştirmen, ne kapılar açılacak önünde demişti bir mesajında… Umutsuzluğa kapıldığım anlarda ya da bazen cesaretim kırıldığında, bir gün ‘muhabir asla peşini bırakmaz’ demişti pek alışkın olmadığım bir bir ses yonuyla… Haklıydı da… Ne çok şey öğretmişti o gün o sözüyle bana,kendime getirmişti adeta… Şimdi bile kulağımda, o anki duygusuyla !

Yine ilk onu aradım Ege TV’de muhabir olarak ‘yeniden’ başladığımda…

Ve bıraktığımda… Elim aramaya varmadı da, mesaj attım ona… Bu denli heyecan ve hevesle çocukluk hayalimin peşinden giderken, İzmir’deki basın mensubu arkadaşlarımın da çok iyi bildiği ve belki de zamanla bir parçası haline geldiği o rutinin ve daha bir sürü ‘sönük’ şeyin beni nasıl mutsuz etmeye başladığını anlattım, ve ani bir kararla geldiğim noktayı…

Dünyalar güzeli kızı Zeynep doğmuş o sırada, onun için ara vermiş ekranlara… Ağlayarak okumuştum devamını mesajın, izniyle paylaşıyorum burada:

Hayırlısı olsun senin için sevindim medya yine iyi bir muhabir potansiyeli olan kisiyi iskaladi ah su imkansızlıklar. Sen yine de ne is yaparsan yap muhabirlik heyecanını, istegini,ruhunu kaybetme. Yolun açık olsun. İletisimi koparma benimle.

Meltem Acar Yücesoy; bu mesleğe duyduğum aşkı ve hayallerimi, heyecanımı anlayan ve paylaşan, olmak istediğim yere varan bir meslektaştan da öte, çok kıymetli bir dost da… Koparmadık iletişimi, ben de ne iş yaparsam yapayım, kaybetmedim içimdeki isteği, hep benimleydi… Banka gişesinde müşterilerle iletişim kurarken, moda deyişiyle mesleki deformasyon, sokakta toplayarak yürürken, haber izlerken, hayal kurarken, merak ederken, hatta anons çeker gibi konuşurken… Neden bıraktığımı sorgularken… Enerjimi ve hayallerimi o gişeye sığdıramazken bir soluk alıp yeniden yolu çizmek üzere başka bir masa başına geçerken…

Sahi, neydi dışarıdan bakıldığında herşey yolundaymış gibi gözükürken bendeki ‘eksiklik’ hissi? Dönüp dolaşıp haberden ayrılışımı sorgularken, en çok burada takıldım; sorumun cevabı dolaylı tümlecinde gizliydi ve yolum yine beni hayalimin dolaylarına getirecekti…

Yapmak ya da söylemek istediğimizi o her ne ise, hayal etmekten ve birgün yapacağımızı kesinlikle bildiğimizden (!) vazgeçmesek de hep orada olacakmış yanılgısına kapılıp devam da ederiz ya umut etmeye, erteleye erteleye… Bir gün ertesi akşam da biz kimselere randevu vermezken o randevusuna gecikti önce… Bir daha hiç görüşemeyeceğimizi öğrendik sonra onun bu ani ve beklenmedik gidişiyle… Sevgili Mehmet Ali Birand’ı sonsuzluğa uğurluyor olmanın şaşkınlığını ve acısını tek başıma taşıyamadım… Elim gitti birden haberi alınca telefona, Meltem Acar Yücesoy’la sustuk ve ağladık karşılıklı telefonda…

birand3

Hiç bağlanamadım Birand’a , neden gitmemiştim ki onun yanına? Neden “Muhabiriniz olmak istiyorum” dememiştim ona? İçim içimi yerken sorularla, ailesinin ve arkadaşlarının anlattıklarını dinledim günlerce onun hakkında… Devam etmiş o her koşulda, dinmeyen muhabirlik heyecanıyla… Öğrencileri göz yaşlarıyla devam ederlerken onun vedasını sunmaya ve habere, ben de uzaktan öğrencisi olarak devam etmeliydim hayalimin peşinden gitmeye… Muhabirlik nasıl bırakılabilirdi ki zaten? Evet ben de ara vermiştim, bu arada bir sürü hikaye biriktirdim… Değiştim… Gözlemledim… Öğrendim… Televiyonculuğu sevdiğime ve bu işi yapmak istediğime bir kez daha kesin karar verdim…

Bu satırlara gelene kadar eminim daha sade ve kısa yazmam gerektiğini çoktan geçirmiştir içinden ama, kaptırdım yine kendimi Meltem Acar Yücesoy’la kesişen yolumuza ve kimbilir daha nerelere varacağının heyecanına : ) Hem o söyledi yazmamı buluşmamızı blog’a …

İrfan Değirmenciyle yaptığımız heyecan verici programımızdan bir hafta sonra İzmir’e gittiğimde buluştuk yıllar sonra, aynı mekanda…

BJacy_1CIAAkjap

Mehmet Ali Birand’ı andık sevgi ve özlemle önce… Ben anlattım sonra uzun uzun geçen hafta İrfan Değirmenci’nin konuk olmayı kabul etmesinden duyduğum onur ve mutluluğu, yola devam deyince kamera ve mikrofonumun beni yine nawsıl bulduğunu, bu duyguların da etkisiyle programın başında ne kadar heyecanlandığımı ve İrfan Değirmenci’nin Birand’ın heyecanını hatırlatarak beni nasıl cesaretlendirdiğini, benim için kullandığı çok kıymetli cümleleri, temennilerini ve dileğimi…

Beni dinledikten sonra gitmez mi telefona eli !

‘İrfan merhaba, Kanal D Haberden Meltem Acar Yücesoy’ : )

O anki şaşkınlığımı ve heyecanımı tarif etmenin mümkünü yok sanırım, gülümseyerek dinliyorum bu keyifli konuşmayı öylece, ve bir cümle getiriyor beni kendime:

‘Kim var yanımda biliyor musun, Güneş Çanakkale Kampüs Fm’den… ‘

Az evvel anlattığım tanışıklığımızın hikayesini ona biraz anlattı ve yılların eskitemediği heyecanımı ve haber aşkımı… O da ne, telefon bana uzandı : )

Ve evet İrfan Değirmenci telefonun diğer ucundaydı… Geçen haftaki programımızın ilk dakikalarında öğrendiğim birşey varsa o da heyecanımı işime ya da o anıma pozitif anlamda yaymak, karşı tarafa başka sonuçlarıyla yansıtmamaktı ( bakınız bir önceki yazı, program videosunun ilk dakikaları : ) ve bunu deneyimlemek için de şahane bir fırsattı… Program ve sonrasını biraz konuştuktan sonra iletişimi koparmamak anahtar cümlesiyle kapattık telefonu… İçimden taşan teşekkürlerle devam ettik Meltem Acarla geçen haftanın ve bu telefon konuşmasının detaylarını konuşmaya sonra… ,

64145_562283037135444_1641569420_n

Çabuk demoralize olmama, heyecanın güzel ve gerekli olduğu ancak kontro altında tutulması gerektiği, bir hedef koymak ve bu hususta kararlı olmak ve o kararın doğrultusunda kendini geliştirerek yol almak ve bu bazen zaman da alsa, uzun da olsa yola devam etmek konusunda hem fikir kaldık, şahane tesadüflerle bana kıymetli cümleler fısıldayan bu üçlü telefon konuşmasında… Selam gönderdim içimden Simyacı’ya… Sarıldım haritamdaki yeni yollara…

Haberin ve televizyonculuğun bir aşk olduğuna ve bizim gibi onun heyecanını her daim yüreğinde taşıyanların ondan vazgeçemeyeceğini de konuştuk çok iyi anlayarak birbirimizi… Ancak ara verilebilirdi bizim yaptığımız gibi : )

Meltem Acar Yücesoy da ara verdi… Dünyalar güzeli Zeynosunu büyütüyor İzmir’de şimdi… Kahvemizden sonra okuldan birlikte aldık Zeynep’i… Esmer güzeli, nasıl sevimli, zeki, ve dilli 🙂 Şimdiden annesinin kulaklıklarını alıp ben haber okuyacağım diyormuş, bana poz vermedi ama papatyaları çok sevdi… Meltem ACar’da muhabirliği hayatının her alanında sürdürenlerden, iki saatlik kahve sohbetimizde bile müthiş bir enerjiyle telefonda neler halletti, ayrıldığımızda da yoğun programı devam edecekti… Zaten mümkün olamaz aksi…

Radyo programında konuşurken nelere dikkat edersem daha iyi olacağı, ekranda nasıl giyinilmesi, hangi kitapları muhakkak okumam gerektiği konusunda birbirinden kıymetli ayrıntınlar verdi, benimle konuşurken telaffuzlarına bilhassa dikkat etti… Diyorum ya, o enerjisiyle, içtenliğiyle, iyi dilekleriyle, muhabir hevesiyle renk katar değdiği yere… Işıl Işıl gözleriyle… Benimkine de öyle… Muhabirlikteki ciddiyetini de yansıtır gerektiğinde, öyle bir “git” , “yap” derki, cesaretlendirir, özgüveninin sesini yükseltir… Çok özeldir…

Hikayemizin kalan kısmına gelince…
Hazinesine giden yolun ayrıntılarını paylaşırken ve ipuçları verirken, bir de kıymetli bir anahtar verir kendi hazinesini bulmak ve çocukluk hayaline, dolayısıyla kendine varmak isteyen Güneş’e…
O da cesaret, enerji, heyecan ve kararlılıkla; içinde parlayan dileğinin peşinden devam etmek üzere koyulur yola…
Bu kez o kapıdan geçmek üzere, elinde anahtarla…

Ve yıllardır gitmek istediği ‘merkezin’ bahçesindedir bir gece…
O da bir daha ki sefere : )

İrfan Değirmenci samimiyetin,heyecanın,hevesin,emeğin ve haberin merkezinden bildiriyor yüzümüzü gülümsetecek hikayesini…

Standard

Dünya dönüyor, gündem baş döndürücü bir hızla değişiyor,  manşetler birbirini deviriyor…
O, her sabah bize hayatın içinden,bizden haberler anlatıyor.
Gündem ne olursa olsun, bizim günümüz aydın olsun diye, en içten gülümsemesiyle “günaydın” diyor, yedi senedir gün; bu aydınlık günaydın ve anlattığı haberlerle başlıyor.
Pek iç açıcı değilse haberler, yüzümüzü gülümsetecek haberlerin de varlığının güvenini veriyor… Gecenin karanlığından gün ağarıncaya kadar güçlü ekibiyle birlikte titiz çalışmalarıyla seçtikleri yeni güne yeni haberlerle,  hayatın içinden başarı ve ümit dolu öykülerle, güneşle aydınlanamayan  hayatlara da bir deniz feneri yakıyor…

Umut oluyor, güç veriyor, anlattığı haberlerin alt metinlerinde, içten içe yeni günün güzel haberlere, yüzümüzü gülümsetecek öykülere hazırlandığını fısıldıyor…

O markalaştırdığı, Türkiye’nin “en çok izlenen” Sabah Haberleriyle; yedi yıldır hayatımızın en davetli, içten sabah misafiri… Eminim çoktan anladınız kimden bahsettiğimi ve siz de mutlu oldunuz şu anda en az benim gibi..

113

Sabah kahvaltılarımızın, işe yetişme telaşımızın, sabah sporlarımızın, güne başladığımız her aşina anın fondaki tanıdık sesi;  güne erken başlama, onu biraz daha izleyebilmek için işe, okula geç kalma sebebi…

KPSS’ye gireceklerin, atanamayan öğretmenlerin, eş durumundan tayin bekleyenlerin, emeklinin,işçinin, doktorun,  hemşirenin, sütünü ederinin altında satmak durumunda kalan üreticinin ya da mahsulu tarlada kalan çiftçinin, One Direction hayranı gencin, kar tatili bekleyen öğrencinin, takımının başarını kutlamak ya da akşamki maça dair haber almak isteyen fanatiğin düşüncesinin, sorularının ekrandaki simultane sesi…

Bazen imkansızlığını umutla devşirip okula gitmek isteyen öğrencilerin, hastalığını yenmiş, engellerini aşmış, doğan güneşin peşinden azimle yol almış, umutla hayata karışmış kahramanların hikayelerinin enerjisi… Haberin sahasından ve dinmez heyecanından İrfan Değirmenci : )

Aslında tam da böyle tasarlamıştım onlar radyoya gelmeden evvel ayna karşısında son bir kez daha sunum için çalışırken nasıl takdim edeceğimi sevgili İrfan Değirmenci’yi… O her sabah hala gülümseyerek dahil olduğu hayatımıza anlatırken haberleri, böyle olabilirdi herhalde biz izleyicileri için tasviri…

Yerlerimize geçtik. Kameranın işaretiyle başladım programı sunmaya aynen bu cümlelerle; yüksek tonda, kalp atışlarım ağzımda ! Devam ederken, heyecandan gittikçe düşen ses tonumla şunu deyiverdim bir anda: ” İrfan Bey şu an yapamadım, çok özür dilerim…”  Halbuki alışığım kamera karşısında olmaya, bu kez öyle değil ama, canlı yayına da… Evet her zaman heyecanlanırdım ama bu heyecanda zaten benim için bu işin sihri… Sevmez ve heyecan duymazsam, enerjimi yansıtamam, mesleğin hakkını veremem ki…  Bu kez haber anonsu tabiriyle, “kırmızıydı heyecanımın ve mutluluğumun alarmı”: ) Zira röportaj teklifimi kabul ederek Kampüs FM’e de gelen, sorularımı yanıtlamak üzere yanımdaki koltukta oturan, aynen ekrandaki enerjisiyle bakan  isim; sadece benim değil Türkiye’nin severek izlediği,  sevgili Mehmet Ali Birand’ın öğrencisi, yılların deneyimli habercisi,  saha deneyimini naif heyecanıyla harmanlayarak her sabah bize haber anlattığı koltuğa gelinceye kadar geçtiği yolları her zaman merak ettiğim, İzmir’de muhabirken gündem toplantılarına katılmadan önce akışını ve güne yorumunu aklıma  not ettiğim, sadece bültende izlerken bile çok şey öğrendiğim, muhabirliğine ve muhabirine her zaman imrendiğim İrfan Değirmenci = )

img_3486

Şu an gülümseyerek anlatıyorsam az sonra sizin de dinleyeceğiniz, programın başındaki bu halimi, sebebi Sevgili Değirmenci’nin o duraksamamdan sonra ” Bence çok güzel yaptınız” diyerek beni cesaretlendirmesi, kendisi gibi ve naçizane benim gibi, meslek heyecanını son anına kadar yüreğinde taşıyan Birand’la arasında geçen, tam da o andaki heyecanımı yansıtmış halime kendinden bir örnek vermesi… Ben davetimizi kabul edip gelen Değirmenci’nin ve radyodaki arkadaşlarımın  güvenini boşa çıkardığımı zannetmişken,  O’nun bütün deneyimi, inceliği, anlayışı, naifliği, enerjisi ve  samimiyetiyle  “Burda olduğuma şimdi daha da mutluyum. Şimdi sorularınızı cevaplamaya hazırım” demesi, “heyecan, samimiyet ve yayıcılık”la  ilgili bu kez canlı canlı “ders vermesi” : ) Röportajın her anı benim için çok kıymetli…

İyisi mi baştan almalı bu fotoğrafın hikayesini… Radyo programım için kampüse geldiğimde gördüm Değirmenci’nin bir sonraki cumartesi üniversiteye konferans için geleceğini müjdeleyen afişi… Konferans,15 .30 da ve tam da radyonun karşısında kültür merkezi… Zamanlama harika gibi, davet etsem programa gelir mi ki? Vakit kaybetmeden iletişime geçtim konferansı düzenleyen Ortak Akıl Topluluğu ile ve mini bir telefon trafiğinden sonra topluluktan Taner Gök,Değirmenci’nin mail adresini verdi… Ona da anlattım hayalimdeki röportajın benim için ne denli önemli ve heyecan verici olduğunu… Cevap Geldi: “yetişebilirsek büyük memnuniyetle:)” Nasıl gülümsediysem bilgisayar ekranına , hayal meyal hatırlıyorum mesai arkadaşlarımın yanıma geldiğini hayrola bakışlarıyla : )

Sabahlara kadar programa hazırlıkla geçti o hafta, işin en keyifli yanı  röportajdan sonra bu benim için; dersine çalışma… Bu arada Radyonun Genel Yayın Yönetmeni Vural Bulut demez mi bana, “yayını kameralar karşısında alsak ya”… Kampüs Fm bir harika : ) Yolumun beni iki yıl aradan sonra yine kameraya, mikrofona çıkması; hem de İrfan Değirmenci’yle buluşturması… Sanırım benim için de geçerli olmalı O’nun da konferansta bir öğrenciye söylediği şu sözlerin enerjisi:  “Eğer bir işi gerçekten seviyorsan ve yapmak istiyorsan, hedef koyuyorsan, o hevesi taşıyorsan, nerede olursan ol bir şekilde o şansla, enerjiyle açılıyor önünde kapılar…”

Vee yayın öncesi son hazırlıklar da tamam… Kameralar, mikrofon, mütevazi dekor, iletişim bölümünden ve radyodan arkadaşlar, hazırlanırken notlar aldığım, laf aramızda elimde tutmaya bayıldığım, kartlar… Kapıda karşılarım, gelmeden önce son bir kez ayna karşısında çalışayım derken, ve notlarıma kaptırmışken, bir baktım ki gelmişler ! Sabah haberlerinin editörü Ertuğrul Albayrak ve Buluş Akpolat’la birlikte, ÇOMÜ öğrencileriyle buluşma öncesi Kampüs FM’deler : )

irfan-degirmenci-comu-1

Ben dört gözle beklediğim çok değerli konuklarımı kapıda karşılayamamış olmanın mahçubiyetinde, kocaman gülümseyerek hoşgeldiniz derken “O kadar içten çağırdınız ki geldik” dedi İrfan Değirmenci…… Yayından önce Kampüs FM ekibi ve Günaydın ekibi oturduk çay eşliğinde, radyodan, radyo haberciliğinden, Edirneli kanser hastası Dilek’in nice hastalara umut veren hikayesinin ekrana taşınma hikayesinden , benim hikayemden, Kampüs Fm’den, habercilikten konuştuk birlikte… Hikayenin kaldığım yerine dönecek olursak şimdi eğer, İrfan Değirmenci az önce bahsettiğim gibi heyecanıma ortak, bana destek olunca, devam ettim yanıtını en çok merak ettiğim sorularla… Bu arada Günaydın ekibini muhteşem bir enerjiyle karşılayan öğrencilerle sohbetinin başında kurduğu ” Az önce bir meslektaşımla röportaj yaptık Kampüs FM’de, oldukça heyecanlıydı, sanırım onun heyecanı bana da yansıdı.” cümlesini öğelerine ayırsam, kelimeleri de ekine  ve köküne… Sonra cümlede anlamı incelemeye koyulsam… Yok yok  dilbilgim yetmiyor bu cümlenin ve konferans esnasında benim için kurduğu diğer cümlelerin, temennilerin benim için ne kadar önemli ve kıymetli olduğunu ifade etmeye : )

img_0640

İrfan Değirmenci gönlünde tiyatro yatarken yolunun nasıl iletişim dünyasıyla kesiştiğini, kendi deyimiyle “sanayideki” yerel radyolardan Atv Ankara bürosuna, oradan İstanbul’a, Fox’a ve Kanal D’ye uzanan 17 yıllık habercilik hikayesini, hissettiklerini, mesleğe duyduğu aşkı anlattı bu kez yine bütün samimiyetiyle… Ankarada’ki muhabirlik günlerini, habere nasıl baktığını,  bir zaman sonra ne olup da  o heyecanını yitirmeye başladığını ve İstanbul’a gitmeye  karar verdiğini… İstanbul’da sabah haberleri deneyimini, Birand’ı, Birand’dan sonra ana haber bültenlerinin enerjisinin ve algıdaki yerinin değişmeye başladığını… Ekranda kendi oluşturdukları ve gittikçe birbirinin aynı formatta olmaya başlayan sabah haberlerinin arasında sıkılmaya başladıklarını, geceden sabaha yeni güne yeni haberler hazırladıkları enerjileriyle artık akşam saatinde “ana haber” ile, dilime ve haberciliğe ve kendilerine yeniden yeni bir soluk getirme arzularını… Zaten Çanakkale 18 Mart Üniversitesi öğrencileri de Değirmenci’yi aynı temenniyi taşıdıkları pankartlarıyla karşıladı…

imagesCAP9ZVW7

Ekranda yedi yılı, Kanal D’de üç yılı, ekibiyle ve her sabah elde ettikleri birincilikle, sayısız ödüllerle, izleyicinin tarifsiz sevgisiyle geride bırakan İrfan Değirmenci, programımızdan bir hafta sonra Antalya’da “Yılın En İyi Haber Sunucusu” ödülünü aldı… Röportajımızda hikayesini anlatırken satır aralarından kendimize notlar aldığımız, ders çıkardığımız emek, samimiyet, hedef, sevmek, heyecanla inanarak mesleğe gönül vermek ve bütün bunlarla yola çıkınca şansın, başarının ve enerjinin yanında olması, bu ödül haberini aldığım an gözümde birkez daha taçlandı, tamamlandı…

İrfan Değirmenci’ye, Ertuğrul Albayrak ve Buluş Akpolat’a, Günaydın ekibinin tüm kahramanlarına birkez daha gönülden tebrikler bu ödül için ve birkez daha sonsuz teşekkürler İrfan Değirmenci’ye  bu programı gerçekleştirdiğimiz için, herşey için…

Sözü; muhabir heyecanım ve elimde gönlümden bırakamadığım mikrofonumla şu anonsla bırakıyorum keyifli programızın ses kaydına: Dünya dönüyor, Türkiye’nin “ana haberi” ; yüzümüzü gülümsetecek, umut verecek insan hikayeleriyle, çarpıcı gelişmeler ve heyecanın hiç dinmediği bir enerjiyle devam ediyor; İrfan Değirmenci…