Sunay Akın: “Doğayı korumak için direnmek erdem değil; insan olma meselesidir.”

Standard

Yıl 2006
Yer, İzmir Kitap Fuarı
Üniversite 1. sınıftayım    Kitap_2936738
İlk kez bir kitap fuarındayım üstelik çok sevdiğim bir yazarın imza günü var
Oldukça heyecanlıyım
Uzun bir kuyruk önümde
Kalabalıktan gözükmeyen masanın başında, Sunay Akın
Beklerken bir soru dönüyor aklımda,
Hem çok merak ediyorum yanıtını hem de bunu ona kesin “sormalıyım”!
İşte yanındayım
Gülümseyerek söylüyorum ismimi, o kitabımı imzalarken, soruyorum, biraz çekingen;
“Sunay Bey, bu kadar çok şeyi nasıl biliyorsunuz ?”
Gülümsüyor ve sadece bana değil, yakınındaki tüm öğrencilere dönerek;
“Çok okuyorum çocuklar. Siz de okuyun, olabildiğince okuyun.”

Teşekkür ederek ayrılıyorum yanından, nasıl mutluyum,
İlk imzalı kitabım ve Sunay Akın’la ilk röportajım : )

Sunay Akın’ın “Kırdığımız Oyuncaklar” ı, bana adım gibi bir yaşam dileyerek imzalamasından tam sekiz yıl sonra,
yanıtlarını bu kez ses kayıt cihazımda saklayacağım ve paylaşacağım,
son kitabı Geyikli Park’da Çanakkale Zaferi’ne dair anlattığı hikayeleri ona Çanakkale’de soracağım,
benim için bu çok özel röportaja hazırlanırken, o günü hatırladım.

Anlattığı birbirinden renkli hikayelere o kadar bilgiyi, yılı, gizli kalmış kahramanı, oyuncağı, şiiri, müzeyi
baş döndürücü bağlantılarla, her seferinde şaşırtarak sığdırmasına hala hayran,
ben de bu röportaja küçük bir hikaye bulmak istedim sanırım.

35bf2a571f

Yıllardır kitaplarıyla, şiirleriyle, müzeleriyle, sorduğu sorularla, araştırdıklarıyla hayatın karşısında iyi bir “satranç oyuncusu” olan Sunay Akın, “İki Kitap Bir Heves” isimli sahne gösterisiyle sığ sularda oynadığımız dama oyunundan kalkıp,
derin sularda bilginin ışığını bulmaya, birlikte öteye taşımaya çağırıyor.
Hikayeleriyle şehir şehir dolaşırken okuyucularının da hikayelerine değiyor.

Çocukken Tuncay Terzihanesi’nden aldığı kumaş parçalarıyla cebinde taşıdığı dünyanın etrafında;
kendi yaptığı oyuncak uçağın kanatlarıyla uçuyor hala…

Bizi, koltuklarımızda kemerlerimiz bağlı, zihnimiz özgür, sürprizlerle dolu bir yolculuğa çıkarıyor.
Bunu da okuduğu binlerce sayfanın, ansiklopedilerde altını çizdiği satırların, kendi yapıp oynadığı,
peşine düştüğü oyuncakların rotasında; bilginin ışığında yapıyor.
Hisse senetlerini bir kenara kaldırıp, kullanmayı unuttuğumuz hissi senetlerimizi cebimize koyuyor.
Bizi, bize hatırlatıyor, milli tarihimizin gücüne tanıklık ettiriyor. İlham veriyor.
İçine hapsolduğumuz ekrandan başımızı kaldırıp,
hayatın renklerini keşfetmeye, güzel tesadüflerle hayatımıza bağlamaya heveslendiriyor.

İşte o akşam, sahne gösterisi bittikten,
okurları bütün bu duyguların ortak gülümsemesiyle kitaplarını imzalatıp kendi hikayelerine kocaman bir renk daha kattıktan sonra,
Kız Kulesi Şiir Cumhuriyeti’nin şairi, oyuncakların en büyük çocuk kalbi Sunay Akın’la, yola çıktık Çanakkale’den Geyikli Park’a
O anlattı, ben takip ettim; karanlığı çıkaracak yolu aydınlığa
Çocuklar hep gülsün, çok yaşasın, oynayabilsinler diye oyuncaklarla…

1980567_10152074759528897_728033672_n

Sevgili Sunay Akın; hoşgeldiniz Çanakkale’ye… Aslında bu şahane buluşma daha önce gerçekleşecekti fakat bilginin ve insanlık tarihinin ışığını taşıyan hikayelerinizi öyle yoğun bir tempoda şehir şehir dolaştırıyorsunuz ki… Geçtiğimiz günlerde mühim bir rahatsızlık geçirdiniz, korkuttunuz hepimizi…

Hiç sorma, gerçekten büyük bir talihsizlikti o… Hayatımda ilk kez hastaneye yattım ve gelemedim o programa. Bugün o programı gerçekleştirmek için sevgili başkanımın davetlisi olarak buradayım. Ben de hiç istemezdim hastanede yatmak; hastanede yatmak hiç güzel bir şey değil. Bütün hasta olanlara acil şifalar diliyorum. Ne mutlu bana ki bugün buradayım.

Biz de çok mutluyuz; iyisiniz, iyi ki geldiniz… Sahnede de harikaydınız enerjinizle! Sesiniz ve mimiklerinizle bürünerek anlattığınız hikayelerle; bu salonu dolduran yüzlerce okuyucunuzun tek tek kalbine değdiniz… Bu akşam bizimle paylaştığınız hikayelerin çoğunu kitaplarınızdan bilmeme rağmen ilk kez duyuyor gibiydim! : ) 

Teşekkür ederim. İşte bu sanatın gücü! Çok sevdiğiniz bir eseri, bildiğiniz bir besteyi her dinlediğinizde, çok sevdiğiniz bir tabloyu her gördüğünüzde yeni bir insan olduğunuzu hissedersiniz. Sevdiğiniz bir şiiri tekrar tekrar okursunuz. İşte bu; sanatın gücüdür. Eğer bir sanat eseri kendini tüketmiyorsa; onunla her yeni buluşmanızda sizde kendini yenileyebiliyorsa başarılı olmuş demektir. Ben de tek kişilik sahne oyunumda, sözünü ettiğiniz gibi kitaplarımdaki o metinleri anlattım; yani kendi edebi çalışmalarımı sahneye taşıdım. Bu yüzden, iki saate, iki bin kitabın ışığını sığdırmaya gayret ettim. Kitaplarımdaki bütün o edebi metinler sizi heyecanlandırdıysa, yeniden duyuyor hissine kapıldıysanız, ne mutlu bana…

Hayatı hep bir satranç oyununa benzetir ve aslolanın doğru hamleler yapmak olduğunu söylersiniz ya… Bu akşam sizden biraz taktik de aldık bu konuda. Sorular sordunuz bize muzipçe gülümseyerek, bazılarının yanıtını bizimle buldunuz; bazılarını da yanıtlamayarak dediniz ki; gidin, araştırın ve kendiniz bulun : ) Ben şimdi kafamda yepyeni soruların heyecanı ve merakıyla can atıyorum cevaplarımı aramaya…

Çok sevindim, ne mutlu… Yani bir iştah açıcı özelliğim varsa; insanı araştırmaya, kitap okumaya yönlendiren, merak duygusunu öne çıkarıp kamçılayan bir üslubum varsa çok mutlu oldum bundan, çünkü yapmak istediğim bu… Zaten bilgi kışkırtır, insanı karanlığın üstüne doğru yürümeye şevk eder. Ben de ışıkları anlattım, bilgiyi anlattım. Neden? Bu ışığı kendi yüzünüzü aydınlatmakta kullanın diye değil; karanlığa yürüyün o ışıkla. Çünkü ışık; karanlığa mahkum edilenindir. Kim karanlığa mahkum edildiyse, onun da sorumlusu biziz. Biz kimiz? Işığı; karanlığa taşımayanlar… Öyleyse bu ışık karanlığa taşınacak! Çünkü ışık, karanlıkta daha güzeldir ve mutluluğu; karanlığa doğru o ışığı taşırken attığımız adımlarda buluruz. Aslolan budur. Aydınlanmacılıktır bu. Sanatın, bilimin yaptığı da budur zaten; dünyayı, insanlığı aydınlatmak…10013805_10152074759543897_930710255_n

Siz de yıllardır aydınlatıyorsunuz bizi o ışıkla… Ve kitaplarınızla : ) Çıkan son kitabınız Geyikli Park var elimde şu an. Önce size bir şey itiraf etmek istiyorum. Arka kapakta kitabın aslında Çanakkale direnişine edebi anlamda hak ettiği değerin verilmediğini düşünen bir subaya geç kalmış bir özür olduğunu okuyunca; “Geyikli Park Çanakkale’de ve ben bilmiyorum kimbilir nerede!” dedim : ) Evet, Çanakkale’den bindik gemiye ama okudukça yine dünyayı dolaştık ve Geyikli Park’ı ararken yeni hikayeler, kahramanlar biriktirerek Gezi Parkı’na çıktık! Bu nasıl bir bilgi birikiminin, nasıl bir çalışmanın ürünüdür ?

Az önceki sorunda dedin ya satrançtan söz ediyorsunuz diye… Satrançta çok farklı taşlar var; kale, fil, vezir, at… Bunların hareketleri aynı değildir ama aynı düşünce için hamle yaparlar. İşte bilgiyi de ben; “senfonik” anlamıyla kullanıyorum. Nedir senfonik bilgi kullanımı? Bir senfoni orkestrası düşünün sahnede; üflemeli, vurmalı, yaylı çalgılar… Enstürmanlar farklıdır ama hepsinin ortaya çıkardığı senfoni aynıdır. İşte ben de aydınlanma tarihindeki farklı zamanlarda gözüken hamlelerin; aslında aynı yöne doğru olduğunu, bir bütün olduğunu anlatıyorum kitaplarımda…

1579776_10152306016851585_1493691287_nEvet Çanakale’den girdik ama nerelerden çıktık Geyikli Park’da… Cervantes’den Mimar Sinan’a, Türkan Saylan’dan Besim Ömer Paşa’ya kadar daha pek çok aydınlanmacının hamlelerini bulduk burada… Çanakale’de de Tüfekçi İsmail’in ve bir geyiğin öyküsü var Çanakkale Savaşı sırasında, fotoğrafını da yayınladım. Yaşadığımız Gezi Parkı olayları sırasında Gezi Parkı’nda kesilmek istenen ağaçların hemen karşısında bir geyik heykeli vardır; ona geldik Geyikli Park’da.  Aslında insanlığın tarih boyunca aydınlanma, hürriyet ve özgürlükler için verdiği o büyük direniş; bu kitabın rüzgarını oluşturuyor. Seviyorum ben senfonik kitapları. Bu tam bir Sunay Akın üslubu… Edebiyata kattığım yenilikler varsa, buna gerçi zaman karar verecek; bunu benim söylemem yakışık almaz ama ben de iyi kötü bir satranç oyuncusuysam ve bilgiyle hamle yapıyorsam, biraz hissediyorum galiba… Bir Sunay Akın tarzı, üslubu söz konusu olacak. Zaten bunun da karşılığını görüyorum. Yeni yeni kitaplar çıkıyor, pek çok metinler yazılıyor; hep benim üslubumdan etkilenildiği ortaya çıkıyor. Öğretim görevlisi olan arkadaşlarım da derslerinde Sunay Akın üslubunun varlığındaN söz ediyorlar. Bu da beni mutlu ediyor tabii…

Sunay Bey siz kendinizi sadece okur ve yazar olarak tanımlıyorsunuz fakat sizin için modern çağın meddahı, Çağdaş Dede Korkut gibi benzetmeler yapılıyor. Müsaadenizle, ben de sizin için bir benzetme yapmak istiyorum. Sunay Akın, bir “hikaye müzesi”dir bence… İlham veren, hikayeler barındıran bir müze…

(gülümsüyor) Müze… Ne güzel… Çok çok güzel! Müze sözcüğü çok hoşuma gitti. Müzede çok değerli şeyler, korunma altına alınması gereken hafıza, belge olur. Çok teşekkür ediyorum bu sözler için fakat bunu alçakgönüllülük anlamında söylemiyorum; inan bana, bunların hiç bir önemi yok benim için. Eğer ışığı karanlığa taşıyabiliyorsam, ne mutlu bana…  Ve ben şunu biliyorum ki; önemli olan el değil, elin taşıdığı ışıktır ve bu ışık binlerce yıldır taşınıyor. Eğer ben dünyaya geldiğim, hayatta olduğum şu dönemde o ışığı birazcık daha karanlığa, biraz daha öteye taşıyabildiysem ne mutlu bana. Önemli olan ışıktır; ben değil.  Aydınlanmacılar böyle düşünür. Bunu kalben söylüyorum, karanlıklar aydınlandıkça ben mutluyum. Yoksa bana güzel iltifatlar yapıldığı için değil…

Çocukken evinizin terasında babanızın uzun yolculuklardan getirdiği kutularla uçaklar yapar; bir gün onunla uçtuğunuzda karnınız acıkmasın diye yolda, içine reçelli ekmek koyarmışsınız : ) Bir gün onunla olmasa da, bu hayaliniz gerçekleşmiş babanızla ilk kez  bindiğiniz uçakla… Ankara’ya uçmuşsunuz, Atalay Yörükoğlu’na…

Doğru, çocuk psikiyatrı !

Evet, ve o babanıza der ki, bu çocuğun kanatlarını kırmayın. Yıllar sonra,  Sunay Akın kanatlarıyla bu kez Çanakkale semalarındandır ve biz Çanakkale Zaferi’nde sadece Nusrat Mayın gemisinden söz ederken o gökyüzünde Ertuğrul uçağıyla karşılaşır, bizi de tanıştırır…

Şu anda öyle kalakaldım seni dinliyorum. Ne güzel bir metafor yaptın, bunu ben de yapamazdım yani…olda karnınız acıkmasın diye de içine reçelli ekmekler koyarmışsınız. Bak bir terasta bir çocuğun yaptığı, hayal ettiği o uçağı alıp getirdin… Ve o çocuk uçmak istedi, o uçaktan yola çıktı, araştırdı… Ve Çanakkale Savaşı’nda Nusrat gemisi bilinir ama Ertuğrul uçağı bilinmezken bizi Ertuğrul’la buluşturdunuz dedin. Ne diyeyim ben, çok hoşuma gitti : ) Bunu duydum ya, ölsem gam yemem! Daha ne diyeyim sana ? Bana büyük bir armağan sundun sen. Ve de bunu Çanakkale’de, Çanakkale’de program yapan bir radyo programcısı olarak; Sevgili Güneş olarak anlattın. Güneş gibi doğdun kalbime… Çok teşekkür ederim sana.

1781580_10152074759593897_101335064_n

: )) Çok teşekkür ederim Sunay Bey, o kadar mutlu oldum ki… Sizden aldım ilhamı… Yalnız korkarım ki  söyleşimiz burada sona erecek çünkü ben Sunay Akın’dan bu sözleri işittikten sonra, bu  heyecanla bu kalp çarpıntısıyla daha fazla konuşabilir miyim, bilemiyorum : )

Sen zaten öyle bir söz söyledin ki şu anda, bunun üstüne hiç bir şey denmez. Benimle ilgili bir şey sorma, başka şeyler konuşalım. Burada artık üç nokta yan yana koyup …  (…) Bu kitap böyle biter.

Harikasınız! Çok teşekkür ederim, siz de bana müthiş bir hediye verdiniz. Çanakkale’yle devam edelim mi o halde? Bu şehirde yaşamaya başladıktan sonra özellikle dikkatimi çekmeye başladı ki, aslında bir çok hikayenizde var Çanakkale…Geyikli Park’da gördüm ki bu sulardan sadece savaş gemileri geçmemiş: Andersen’le masallar geçmiş, Kurşun Asker’e ilham vermiş. Şiirler geçmiş sonra, 8 yaşındaki Sabahattin Ali bakmış korku dolu gözlerle bu sulara ve bu boğaz; bir savaş oyunu olmuş çocuk Nazım Hikmet’le kız kardeşi arasında… Bu nasıl bir zenginliktir, Çanakkale ne demek sizin için?

Gerçekten benim kitaplarımda İstanbul’dan sonra en çok adı geçen, hatıralarıyla yaşanmışlıklarıyla Çanakkale’dir. Bak Trabzonluyum ama Çanakkale benim kitaplarımda çok vardır. Bunu çok iyi yakaladın, bravo. İki tane boğaz var dünyada, dünyanın harikası; Bir İstanbul Boğazı bir de Çanakkale Boğazı… Ondandır. Jeomorfoloji okudum. Yani bir boğazın oluşumunun ne büyük bir doğa harikası olduğunu yapısalcı olarak çok iyi biliyorum. Bundan kaynaklanıyor olabilir. Hani okuldayken yazarız yazarız defterimize, defter dolar, hiç yer kalmaz, yeni bir defterde onu temize geçeriz. İstanbul o kadar kötü hale geldi, o kadar katledildi ki… Sanki Çanakkale İstanbul’un yeniden temize geçilmiş hali gibi… İstanbul’u bitirdiler, siluetini yok ettiler. Beton beton hançerler sapladılar göğsüne… İstanbul ölmedi; direniyor ama Çanakkale çok daha güzel biliyor musun şu anda, bana öyle geçiyor. İstanbul’un  bundan 50 – 60 yıl önceki o güzel hali gibi geliyor. Biz ne yazık ki onu tükettik İstanbul’da. Çanakkale büyük bir şans. Çanakkalelilerden ricam; lütfen yaşadığınız kentin güzelliğini, değerini bilin, onu kirletmeyin. Bu doğa harikası, bu tarih harikası, dünyada tek benzeri İstanbul olan, bir başka benzeri olmayan şu güzel kentin kıymetini iyi bilin…

Üniversitenin, hoşunuza gideceğini ve destekleyeceğinizi düşündüğüm bir projesi var Çanakkale Zaferi’nin 100. yılında; “Şehitler İçin Bir Milyon Kitap”  Kentte dev bir kütüphane oluşturuluyor.

Çok güzel, çok doğru bir düşünce bu. Buraya mükemmel bir kütüphane kurulmalı. Hatta şu anda yaşadığımız günlerin değil, insanlık tarihinin en büyük kütüphanesi olmalı.  Müze anlamıyla da, Çanakkale Savaşı’nın tarihinin çok iyi anlatıldığı çok güzel bir müze var Çanakkale’de fakat müzecilik dediğimiz zaman ben sizi alıp Kiev’e götürürüm. Çünkü Kiev kenti, İkinci Dünya Savaşı’nda çok önemli bir rol oynamış. Hitleri durduran kent orasıdır aslında… Hitler Kiev üstünden Moskova’ya gitmeye çalıştı ama Kiev’i geçemedi. Bu yüzden sonradan Kuzey Avrupa yolunu denedi ve orada da kışa saplandı kaldı . Kiev’deki Direniş Müzesi’ne giderseniz, müzeciliğin ne demek olduğunu anlarsınız. Çanakkale’de böyle bir müze yok. Lütfen müzecilik ve Çanakkale konusunda duyarlı olan insanlar Çanakkale’ye nasıl bir müze kazandırmalıyızı gitsinler Kiev’deki müzede görsünler. İnanılmaz etkilenirler. Çanakkale’de verdiğimiz mücadeleyi, direnişi öyle bir müze diliyle anlatmalıyız ama ne yazık ki yüzüncü yıl için bunu yapmakta geç kaldık. Çok daha geç kalmayalım. İlerleyen yıllarda Çanakkale’ye kazandırmalıyız böyle bir müzeyi…

Aynı dilekle, gidelim mi İstanbul Oyuncak Müzesi’ne?Müzedeki oyuncaklar, biriktirdiğiniz tüm hikayelerin, kelimelerinizin, okuduğunuz binlerce sayfanın, yaşadıklarınızın bir özeti gibi sanki…

Doğru…

Bugüne kadar hep çok sevdiğiniz İstanbul’un hikayelerinin peşindeyken, Oyuncak Müzesi’yle o hikayenin bir parçası haline gelmek nasıl?

Ne mutlu bana… Bunu başarabilirsem ne mutlu. Müzeler toplumların 87504-oyuncak-muzeleri-birlesiyorhafızalarıdır, belleğidir. Ben müzeleri çok seviyorum. Hayatımın en mutlu saatleri, anları müzelerde geçti. Bir toplum; demokrasisini müzeleriyle var edebilir. Bir toplum müzeleriyle aydınlanır, kalkınır. Ekonomisini ancak müzeleriyle düzeltir, ilerletir. Yani insanlar, ülkeler önce zengin olup sonra müze açmadı, önce demokrat olup sonra müze kurmadı. Önce müze kurdukları için demokrasiyi var ettiler ve ekonomiyi de kalkındırdılar. Biz daha bunu anlayamadık, bunu göremiyoruz. İstanbul bugün dünyanın en büyük kentlerinden biri. Tarihi çok zengin ama müzecilik konusunda çok zayıf. Ben müzelerin, demokrasinin var olmasındaki yerini, önemini anlatmaya çalışıyorum. Bunun için de müzeler kuruyorum. Neden Çanakkale’de de bir oyuncak müzesi olmasın ? Antalya’da Gaziantep’de kurdum ama neden diğer şehirlerimizde olmasın? Biliyorum yolumuz hiç kolay değil ama biz bu yolda yürümekten de vazgeçmeyeceğiz. Dedim ya az önce de; ışığı karanlığa taşımaktan asla yorulmayacağız.

1992’de de o ışığı, Kız Kulesi’ne taşıdınız. “Atak” mıydı bindiğiniz teknenin adı? Kız Kulesi’ni şiirle işgal edip Şiir Cumhuriyeti ilan ettiniz

Aynen öyleydi, bir direnişti… Doğayı, tarihi eserleri korumak için Gezi Parkı bugün çok önemli bir süreç. İstanbul’un tarihi bir mekanı, parkı, hem de kentin merkezindeki parkı, alışveriş merkezi yapılmak istendi. Böyle bir şey olabilir mi?  Dünyanın bir başka demokrat ülkesinde böyle bir düşünceyi ortaya atana hiç birşey demezler, psikiyatriste gönderirler! Bu ciddiye bile alınmaz ama bizde ne hale geldi değil mi bu düşünce… “Parkı alışveriş merkezi yapacağız.” İnsaf denir! Biz 1992’de Kız Kulesi’ni AVM , kafetarya yapmak isteyenlere karşı direnmiştik. 1992 yılındaki ihalede Kız Kulesi şöyle tanımlandı: 900 metrekare inşaat alanı! Böyle bir şey olabilir mi? Bir kentin  tarihi eseri inşaat alanı olarak adlandırılır mı? Orayı Şiir Cumhuriyeti ilan edip orada sanat etkinlikleri düzenledik. Aslında İstanbul’un geleceğinin karanlık olduğunun habercisiydi o ihale… Ama biz o günden beri hala bu gün de İstanbul’un hatta Türkiye’nin, gerektiğinde dünyanın bir başka yerindeki doğayı ve tarihi eserleri korumak için her zaman yazıyoruz, çiziyoruz, direnişimizi gösteriyoruz. Bu bir erdem, marifet değildir. Bu; insan olmak meselesidir. Bu, demokrat olma, rantçılığa, ırkçılığa karşı çıkma meselesidir. Ama diyebilirim ki bunun yakın tarihteki ilk başlangıcını, Kız Kulesi’nde yaptık dediğin gibi 1992’de. Gerçi arkadaşlarımız pek okumadıkları için bunun farkında bile değiller. Bugün ben gülüyorum, sosyal medyada ‘Gezi Parkı’nda niye yoktun?’ Halbuki ben her gün oradaydım. Olayın çevre duyarlılığı, temel hak ve özgürlükler konusunda doğru bir istek olduğunu ve diyalogla çözülebileceğini anlatmak için öncülük yaptık. Bilmiyor ama gençler. Hem bugünü çok iyi tanıyamadıkları gibi bu işin başlangıcını da… Sadece Kız Kulesi değil ki, Galata Kulesi’nden tutun da Sultanahmet Cezaevi’nin otel yapılmasına da karşı çıkanlar hep bizdik. Bunları kitaplarda da yazdım. Lütfen genç arkadaşlarım çok okusunlar, onlardan ricam bu… Bundan sonra da tarihe ve doğaya yapılacak olan bütün rantçılığın, çıkarcılığın karşısında olacağız. Bu bizim insan olma sorumluluğumuzdur. Dilerim bir daha böyle şeyler yaşanmasın. Burada sorumluluk bizde. Biz ışık taşıdıkça bu sorunları çözeceğiz. Daha çok ışık taşımalıyız, karanlığın üstüne daha çok yürümeliyiz.

Geçtiğimiz günlerde büyük heyecan vardı İstanbul Oyuncak Müzesi’nde : )

4d4e13e61a4604ed_636x350Charlie Chaplin’e armağan edilen bir Şarlo oyuncağı vardır. 2014 Şarlo’nun doğuşunun; ilk Şarlo filminin çekilişinin 100. yıl dönümü ve böylesine anlamlı bir yılda, bir adet yapılıp Charlie Chaplin’e armağan edilen Şarlo oyuncağını İstanbul’a kazandırdık. Bu büyük bir olay biliyor musun? Bunu Finlandiya, Danimarka ya da İtalya’da bir müze alsaydı, inanın dünyayı ayağa kaldırırlardı ama bizim ülkemizde bu tam olarak algılanamadı.  Ancak kitap okuyan, aydın insanlar bunu farketti. Benim hep çabam bu… Bilgi konusunda olsun hafıza konusunda olsun ülkeme bir şeyler kazandırmak… Demiştiniz ya kitaplarınızla, müzelerinizle bir bütünsünüz diye… Galiba biraz öyleyim. Zaten ben yazdığı kitapların arasına, müzeleri de koyan bir insanım.  Kitaplarımdan ortaya çıkardım bu müzeleri…

Oyuncak da var kitaplarınızın arasında 

Bütün şiirlerimde, kitaplarımda, hikayelerimde hep oyuncak var, haklısın. İstanbul Oyuncak Müzesi dünyadaki örnekleri arasında en iyilerinden biridir ve müzecilik konusunda en güzel, en anlamlı ödülleri kazandı, finallere kaldı. Bu daha da devam edecek, çıtayı daha yukarı taşımalıyız.  Durağanlık yoktu, durduğun anda zaten tükeniş başlamıştır.

Sunay Akın çok sevdiği Kız Kulesi’yle Oyuncak Müzesi’ni tanıştırdı mı, yoksa birbirlerini  kıskanırlar mı?

İkisinin de ortak tarafı beyaz olmaları… Biz de Göztepe’de beyaz renkli, tarihi bir konaktayız. Kız Kulesi de beyazdı ama aslında başka bir renge büründürdüler onu, o çok ayrı bir konu. Bir kentin tarihi eserleri müze olmalıdır. Haydarpaşa Garı örneğin… Haydarpaşa Garı bir gar olarak kalsın, hizmeti sürdürsün ama atıl kalan boş kısımları varsa onu da müze yapalım. Haydarpaşa Garı’nı  kongre merkezi, otel yapmak isteyenler var ama onu müze yapmak kimsenin aklına gelmiyor. Bütün mesele burada oysa… Bir ülkenin tarihi eserleri müze olmalıdır. Hiç kimsenin çıkarlarına, rantına eşlik etmemelidir

Sunay Bey iyi ki o sünnet fotoğrafı çekilirken elinize verdikleri oyuncak gemiyi sonrasında geri almışlar da onun peşinde giderken topladığınız oyuncakların hepsi Oyuncak Müzesi’nde şimdi… Sizin en sevdiğiniz oyuncağınız hangisi?

Çocukluğumda en sevdiğim oyuncağım, denizaltımdı. Ama oyuncak denizaltını olmadı, onu ben yaptım. Pek çok denizaltı yaptım oyuncak… Trabzon’da Ganita diye bir yer vardır. Trabzon’un bütün çocukları orada yüzme öğrenir. Annem bizi oraya götürdüğünde, ben oyuncaklarımı da götürürdüm; ilaç kutularından yaptığım oyuncakları… Arkadaşlarıma derdim ki, ben denize dalacağım, siz oyuncak denizaltılarını yukarıdan suyun üzerine bırakın. Giderdim denizin dibine, yani bu dediğim de 2 – 3 metre falandır, orada tutunurdum kayaya; oyuncak denizaltınların önümden denize dalışını seyrederdim. Çok hoşuma giderdi. Böyle garip garip oyunlar oynardım ben : )

10000066_10152074759513897_419245111_n

Hep dersiniz ya oyuncak çocuğun hayallerini büyütür, yaratıcı düşünmesini sağlar, keşfettirir ama biz oyalansın diye veriyoruz ellerine diyeŞimdi oyuncak bile değil, ekran veriyoruz küçücük çocukların eline!

Maalesef… Çok tehlikeli. Oyuncakla oynayan çocuk, bir filmin yönetmeni, senaristi ve oyuncusu gibidir.  Kendine en iyi rölü verir; baş rolü verir. Hayalleriyle vardır. Bilgisayar oyunlarıyla oynayan çocuk ise labirentin koridorlarında peyniri bulduğunu sanan faredir. Oysa labirentin koridorlarında peynire giden bir tek yol var; onu da oraya ben koydum. Fare hiç bir şey bulmaz, fare hiç bir şey başaramaz. Bilgisayar oyunlarıyla başardığını sanan çocuk, o fareden farksızdır. Lütfen çocukları kobaylaştırmayalım, hayallerini öldürmeyelim. Bu konuda anne ve baba çok önemli… Çocuğun bunda bir kabahati yok. Çocuğun zaten ne kabahati var ki? Çocuğun, gencin kabahati olmaz. Bütün sorun, anne ve babalarda, bizdedir yani… Biz doğru yönetirsek, çocuğun yanında olursak, onu bilgilendirirsek bu sorunları çözebiliriz. Yasaklar koyarak da değil ama; yanlışa yanlış, doğruya doğru diyerek, çocuğu doğruya yönlendirerek kazanabiliriz.

Sunay Akın, şahanesiniz, yine o kadar güzel şeyler anlattınız ki bize, ışığınızı içimize, yolumuza taşıdınız.  Çok teşekkür ederiz. Son bir soru; politize edilmiş hayat nasıl aşılır ?

Sana çok teşekür ediyorum. Sen biliyorsun bu sorunun yanıtını, çünkü sen okuyan, aydın bir insansın. Benim taşımaya çalıştığım ışığı da çok iyi tanıyorsun ve bunun nasıl olacağını biliyorsun. Ben bunu yazıyorum, bunu anlatıyorum. Eğer şimdi de bu konuda bir şey söylememiz gerekirse; okusunlar. Çünkü sen, beni okuduğun için bugün karşımdasın ve bu röportajı yapıyorsun. Bütün kitaplarım, bu sorunun yanıtı içindir. Okusunlar ve dama oynamayı bırakıp, satranç oynamaya başlasınlar. Dama da amaç, taş yedirmeden taş yemekse satrançta amaç; bilgiyle hamle yapmaktır. Yani günü kurtarmaktan vazgeçip hamleye dönerlerse ki bunun da tek yolu okumaktır, biz o zaman bu ışığı ülkemize taşıdık demektir.

SUNAY%~1

Çanakkale Belediyesine, Kültür Sanat Birimine, Banu Saman’a, Can Adıgüzel’e, Osman Cevizci’ye, Gökçe Güzel’e, Kampüs FM’e,
Işık Teoman’a ve Çiğdem Özcan’a çok teşekkür ederim.
Ve bir kez daha, yıllardır kitaplarıyla, anlattıklarıyla, hayata bakışıyla, bu çok özel buluşma ve röportajla yoluma kattığı ışık için, verdiği ilham ve ömür boyu saklayacağım, ondan duyma onuruna eriştiğim çok kıymetli sözler için sevgili Sunay Akın’a… Sonsuz teşekkürler… 

Reklamlar

2 responses »

  1. ba-yıl-dım… sanki ben yoktum, sanki ben dinlemedim tüm bu konuşulanları.. eline sağlık Güneş.. ışığı aldık ve yansıtacağız tüm karanlıklara inat hem de! 🙂

  2. Canımmm yine çok güzel bir röportaj olmuş, keyifle okudum:) Sunay AKIN’ı farklı bir yerden gördüm sayende;)

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s