Hüsnü Arkan:”Ya Don Kişot gibi bakarsınız hayata; ya da Sancho Panza”

Standard

Ben kuşlardan da küçüktüm, bir gece vaktiydi. Teybimde ilk kez Ezginin Günlüğü kaseti, elimde şarkı sözlerini takip ettiğim kartoneti; “Biz bu denize ne zaman girdik en son, ne zaman Martıların kanadına bindik hocam, o zaman” …         Devamında, çocuklara yasaklar koyduğun zaman  büyüyeceğini anlatan müziğine çocuk sesleri karışan, “Fayton”dan bir masal… İlk albümdür “Ebruli” beni “Ezginin Günlüğü”nün sayfalarına bağlayan. 32 yıldır tutulan bu çok ezgili günlüğün yarısına, yüze yakın şarkı sözü yazdı Hüsnü Arkan.

husnuarkan Sevdiği şairlerin dizelerine kendi ezgisini de kattı çoğu zaman… Sevgi, özlem, deniz, şehir, bahar, hüzün,umut,mutluluk, özgürlük, yalnızlık, kalabalık, sakin bir coşku sinen naif ses rengiyle, dinleyenlerinin ve yakın tarihimizin günlüğünde de yer etti; not alındı bir kenarına hissetikçe, yeri geldikçe sözleri… Hüsnü Arkan, ezginin peşinde süregelen yolculuğuna tek başına devam etme kararı aldı 2010’da. Yeni yolunda yine sevdiği şairlerle müzisyen arkadaşları eşlik etti ona, ilk solo albümü Bir Yalnızlık Ezgisi’nden 20 yıl sonra çıkardığı Solo’da.. Son albümü “Yalnız Değiliz” geldi.  İlk single’ı 5 Mayıs’dan sonra da Hüsnü Arkan devam ediyor söz ve müziğiyle zamanın günlüğü tutmaya. Ve kitaplarıyla… ‘Hiçe Doğru’ adlı şiir kitabı ve insan’a dair beş romanına yenisi ekleniyor; “Hırsız ve Burjuva” bugün itibariyle raflarda… 7 Aralık Çanakkale konseri öncesi buluştuk Hüsnü Arkan’la, dinleyicilerinin Ekşi Sözlüğe sıklıkla yazdıkları, bir gün onunla karşı karşıya oturup sohbet etmeyi  düşledikleri bir sofra başında : ) Çıkalı bir yıl olan son albümüne, son şarkı sözlerine dair sorulabilecek ne varsa sorulmuş daha önce, istesek ulaşabiliriz hepsine diye verdiği yanıtlardan yola çıktım ben de. Daha yakından tanıyabilmek hevesiyle. Elçi olduk dinleyenlerinin gönlünden geçenlere. Kampüs FM Program Koordinatörü Osman Cevizci de katıldı bize. Konu konuyu açtı; geçmişten günümüze hızla karıştırdık Hüsnü Arkan’ın günlüğüne aldığı notları, birlikte çizdik bazı cümlelerin altını… O müzikle, şiirle, edebiyatla düşüncelerini paylaştıkça dilerim; Hüsnü Arkan’ın günlüğünden kendimizi okumaya daha uzun yıllar devam edelim. DSCF6223 Baktığımız zaman 26 yılın güncesine; yurt dışında arkadaşlarınızla kurduğunuz Hezarfen adlı müzik grubu, ardından ilk solo albümünüz “Bir Yalnızlık Ezgisi”, Türkiye’ye döndüğünüzde başlayan ve 17 yıl süren “Ezginin Günlüğü” hikayesi, arada Destur adlı projeyle çıkan “Deli Bu Dünya” albümü, son üç yılda da gruptan ayrıldıktan sonra Solo ve Yalnız Değiliz… Bütün bunlarla neye ve nasıl evrildi Hüsnü Arkan’ın sözü, müziği?

Siz söyleyince şimdi 26 yıl diye ben de düşündüm, belki biraz daha fazlasıdır, üniversitedeyken başlamıştım çalıp söylemeye. Yaklaşık 30 yıl oldu hakikaten bir biçimde… Öğreniyoruz hep birlikte. Ben de hayattan öğreniyorum, müzikten, başka şeylerden… Önemli olan hayatta öğrenme ilgisinin kaybolmaması. Ona gayret ediyorum. Çalıştıkça, ürettikçe, iş çıkardıkça, yeni insanlarla, müzisyenlerle tanıştıkça  bir daha iş yapasınız geliyor ( gülüyor )

Yıllarca vokalisti olduğunuzdan da belki, Ezginin Günlüğü siz, siz de Ezginin Günlüğü olmuştunuz dinleyici nezdinde… Bu ayrılığın sebebi sorulduğunda size, yolu değiştirme gereğinden bahsetmişsiniz… Şimdi o yolun neresindesiniz?

Müzisyenlerin yaptığı bir iş var; müzik yapıyorlar. Bu bir meslek. Bununla ilgili olarak ben, kapasitem kadar ve ya kapasitemi zorlayarak iş yapabilirim. Bu da tek iş; bildiğim… Edebiyat yanım da var, ikisini birlikte sürdürmeye çalışıyorum. İnsan bildiği bir işi yaparken, zaman zaman sıkılabiliyor. Hayat biraz çekici olmalı… Hayatın çekici hale gelmesini engelleyen şeyler varsa; kaldırabilmeli insan ortadan onları… Ben de buna gayret ediyorum. Kaldırdıkça da başka yollar açılıyor; oralara sapıyorsunuz ve oradan yürüyorsunuz. Bu yürüyüş başarılı olur, olmaz ya da dirayet edersiniz, sebat edersiniz, üstüne gidebilir; devam eder ya da vazgeçersiniz. Böyle seçenekler çıkar karşınıza… Ben devam ediyorum.

Hala şaşıranlar var gruptan ayrıldığınızı duyduklarına… Sizce dinleyici alıştı mı yeni duruma?

Dinleyici Ezginin Günlüğü’nü de beni de dinliyor; bunu biliyorum. Sonuçta bizim ortak bir dinleyicimiz var. Dinleyicinin alışkanlıklarıyla çok ilgilenmiyorum açıkçası… Hasbelkader bir hayat yaşıyoruz burada; hepimiz tesadüf çocuklarıyız. Bu tesadüfü doğru değerlendirmek; kafanıza göre değerlendirmek çok önemli… Ne yapmak istiyorsanız özgürce düşünüp özgürce davranmalısınız. Bu özgürlüğe engel olan ne varsa da ortadan kaldırmalısınız. Böyle yaşarsanız mutlu olabilirsiniz. Benim de kendi mutluluğum için bütün bu yaptıklarım ( gülüyor )

Röportaja hazırlanırken sözlüklerde okuduğum yorumlara bakılırsa mutlular solo şarkılarınızla da…

Umarım öyledirler… Eyvallah… DSCF6217 Aldığınız hukuk eğitimi, politika, gurbet, gitme sebepleriniz, dönme sebeplerinizle mi yerleşti insan, hürriyet, özgürlük gibi kavramlar sanatınıza? “Eğilin” şarkısını yazdınız Gezi’den sonra da… Yakın geçmişi nasıl okuyoruz biz Hüsnü Arkan’ın müziğinde, kitaplarının satır aralarında?

80 sonrası kuşakların bunu doğrudan anlayabileceklerini sanmıyorum. Belli deneyimlerle anlaşılabilecek şeyler bunlar… Ancak Gezi olaylarından sonra, ‘yeni dönem’ diyorum ben buna, biraz daha kolay anlaşabiliriz gibime geliyor yeni gelen kuşaklarla… Çünkü bu; kendiliğinden olan bir şey değil. Tek başınıza çıkıp sivri laflar edebilirsiniz ama bunun toplumsal alt yapısı yoksa, yani toplum sizi beslemiyor, fikirlerinize katılmıyorsa hiç bir şey olmaz. Bizim gençliğimizi yaşadığımız 70’li yıllarda bir siyasi dalgalanma, nispeten bir siyasi özgürlük ortamı vardı. Biz onların ürünleriyiz; benim gibi olan, o ortamda büyüyen pek çok müzisyen, yazar, şair var ülkede… O ortamda yetişmenin nimetlerinden faydalanıyoruz aslında.. Görüşlerimizi dilediğimiz gibi ifade ediyoruz ve kafamıza uygun olmayanları da eleyip ifade ediyoruz. .Bu konuda bir sıkıntımız olmadığı için belki biraz başka bir yerdeyiz, başka bir bölgesindeyiz.

Bir röportajınızda “Muhalif şeyler söylemek için Türkiye’nin son yıllardaki durumu fazlasıyla ilham verici bir hale geldi. Bunu kendi kelimelerimle ve kendi tarzımla sürdürebilmenin yollarını arıyorum.” demişsiniz…

Çok muhalif sesler çıkaramıyoruz öyle, çünkü baskı altında her şey… Çıkaranların başına neler geldiğini, haberlerde çok sık geçmemekle birlikte internet kanallarıyla izliyoruz. Gezi sürecinde yaşananları hepimiz biliyoruz. Bu mücadele biraz da özgürleşme sorunu, aslında bütün tarih boyunca olan şey bireyin özgürleşmesi sorunu… Bireyin özgürlüğünden bahsedemiyoruz, bu tuhaf geliyor insanlara… Bu mücadele kapsamlı olarak ne kadar büyürse, o kadar özgürleşecek insanlar… Bir de her şeyi bilen insanlarla savaşıyoruz; parayı bilmesi yetiyor her şeyi bilmesi için insanların. Böyle bir dünyada yaşıyoruz. Ama bu mücadeleye değişik yanlarıyla, değişik kesimlerden pek çok insan katılıyor ve katılacak, bunun önüne geçmek de mümkün değil. Çünkü bilgi de herkese kolay ulaşıyor bugün. Saklayabiliyorsunuz ama ne kadar saklayacaksınız? Tuhaf bir durumda yaşıyoruz…

Siz nasıl yer alıyorsunuz peki 70’erin Türkiye’sini de bilen, etkilenen bir yazar, müzisyen olarak bütün bu gelişmelerde?

Benim işim, birey için özgürleşmenin sağlanması, onun arttırılması… 70’lerden bu yana pek çok şey değişti. Gezi’deki tepkiyi gördüm ve geçmişte bizim gösterdiğimiz tepkiyi de biliyorum. İkisi arasında ciddi farklılıklar var, ciddi benzerlikler de var. Nasıl muhalefet edileceğini insanlar süreç içinde öğrenecekler, ki biz de öğreniyorduk ve hala da öğreniyoruz. Bunun bir bilgisi yok, bir kitabı yok çünkü … Elinize kitabı alıp ben şimdi bunu yapmalıyım, bunu öğrenmeliyim gibi  bir durumla karşı karşıya değiliz siyasi mücadelede… Bakıyorsunuz, öğreniyorsunuz ve duruma göre hareket  ediyorsunuz. Politika geliştirmeyi başarabilmek önemli… Herkesin yapabileceği şeyler vardır ve insan ne kadar yapabileceğini düşünüyorsa o kadarını yapabilir. Tek başınıza bir şey yapamazsınız, ancak kitlesel boyutta bir siyasi hareketin içindeyseniz, o zaman siyasete katkınız olabilir ama bu doğru bir hareket olmalı. Bugünün meclisteki muhalefeti gibi olmamalı, çünkü hemen hemen hiç birşey yapmıyorlar. Bizim bireysel katılımlarımızı biraz sosyal yaşam belirliyor. Bir şeyler söylersiniz, yaparsınız ama bir etkiniz olmaz yıllarca, ki biz onu yapıyoruz yıllardır… Ama siyasi hareket canlandığı, bir kıvılcım çaktığı zaman orada etkileriniz görülmeye başlar. Bizim için de böyle… Etki yapmayı sürdüreceğiz. Sonuçta şarkıcıyız, şarkı yazıyoruz; bu yolla bir katılımda bulunabiliriz. Katılmaya da çalışıyoruz.

“Bir ilk yaz sabahında uyanan bütün çiçekler, birleşin” diye bitiyor “Eğilin” şarkısı…

Birleşme gibi bir persfektifim yok, öyle bir şeyi mümkün görmüyorum, hele yakın gelecekte ama herkes bir yerinden tutup bu işin içine girmek zorunda. Çünkü herkes bundan bir nebze de olsa zarar görmüş durumda hayatında… Sokağa çıkınca insanların neye dönüştüğünü görüyorsunuz. Bir taksiye biniyorsunuz, lokantaya giriyorsunuz, farklı izlenimlerle ayrılıyorsunuz. İnsanlar çok kolay değişiyor ve dönüşüyor.

Son albümünüzün ismi “Yalnız Değiliz” Yalnız mıyız, değil miyiz?

Yalnız değiliz tabii ki, niye yalnız olalım? Yalnızlık benim sevdiğim bir şeydir; çalışırken, okurken tercih ederim yalnız olmayı… Toplumsal yalnızlık kötüdür. Farklı düşünen insanların bir kenara itilmesi ve kendilerini yalnız hissetmesi kötüdür.

Yine aynı albümde tutuklu gazetecilere selam gönderdiğiniz “Ne Güzel” şarkınız için Uçurtmayı Vurmasınlar filmiden görüntülerle bir klip hazırlanmış internette… Diyorsunuz ya şarkıda “Cümleten İçerdeymişiz Meğer Serçeler Gibi” ne düşünüyorsunuz otosansür konusunda?

Otosansürü medya yazarlarına sormak lazım var mıdır yok mudur ki çoğu olduğunu söylüyor zaten sorulanlar da. Benim öyle bir sorunum yok, olmaz da sanıyorum.

Edebiyattan bahsedelim mi birazda? Şiir kitabınıza ve yüzü aşkın şarkı sözünüze rağmen size şair denmesinden hoşlanmıyorsunuz okuduğum kadarıyla…

Şair değilim, çünkü şairlerin nasıl yaşadıklarını biliyorum. Çok şair arkadaşım var benim, günün 20 saati şiir düşünüyorlar. Ben öyle değilim. Bir şiir kitabım çıktı, bir tane daha çıkabilir en fazla hayatım boyunca…

Yazar kişiliğine, müzisyen kişiliğine nasıl üleştiriyor Hüsnü Arkan duygularını, fikirlerini? Nasıl seçiyor onları paylaşacağı hali?

Öyle ayrı ayrı kişiliğim yok tabi, şizofren falan değilim. Benim bir tane kimliğim var; o da adım ve soyadım. Onun önüne arkasına koyacak bir şeyim yok benim. Bir iş yapıyoruz sonuçta; müzik yapıyoruz. Bir yandan da roman yazıyorum. Bunları sürdürürken öyle kimliğe, o tarz şeylere çok fazla ihtiyaç yok aslında… Yazmasaydım ne olurdu? O benim sorunum olurdu, yazamamak… Yazmasaydım duramazdım. Siyasete bulaşmamış olsaydım, yurt dışına çıkmasaydım ya da cezaevinde yatmasaydım başka türlü bir hayatım olurdu.  Ben de bugün Çanakkaleli bir avukat ya da bir savcı olarak sokaklarda geziyor olurdum. Bunların çok fazla bir önemi yok; önemli olan yaptığımız iş. Kişiliklerimizin burada çok belirleyici  şeyi yok. Zaten yalıtık yaşamıyoruz ki, toplumsal bir yığın etki içinde yaşıyoruz. Bir yığın şeyden etkileniyor insan… Çevresinden, yakın arkadaşlarından… 70’li yıllarda bir siyasi gruba değil de başka bir siyasi gruba gittim. Neden gittim, bugün kafamda çok olarak belirgin değil bu yanıt çünkü arkadaşlarım oradaydı, o yüzden gittim . Çevre belirliyor bazı şeyleri…

Röportajlarda size hep şarkılarınızdaki karamsarlık sorulmuş  ama bana hiç de karamsar gelmiyor sizin şarkılarınız . Bahar boyunca radyo programımda aşkı, ümidi, sevinci sizin şarkılarınızla çağırdık…

Bana da öyle gelmiyor : ) Bilmiyorum ben hiç karamsar bir şey yazdığımı düşünmüyorum. Karamsarımdır; gelecek konusunda ama bunu şarkılarda yansıttığımı sanmıyorum. DSCF6215 Dinleyenleriniz sizinle arkadaş olmak, hatta bir rakı sofrasında sohbet etmek istediklerini yazmışlar sosyal medyada… Eminim çok kıskanırlardı şu anda onların hayal ettiği tarzda bir masada bu röportajı yapıyor olmamıza: ) Eskişehir’de bir konser sonrasında otelde değil de bir öğrenci evinde kalmayı tercih ettiğiniz de aktarılıyor kuşaktan kuşağa : )

Robin Hood’lar yaratmaya, bu adam bizden demeye çok uygun bir toplumda yaşıyoruz. Robin Hood demeyeyim de ‘kahraman’ yaratmaya uygun bir toplumda yaşıyoruz.  Ben o gün o arkadaşlarda değil de otelde kalmayı tercih ederdim. Hasbelkader bir şey oldu, tamam kalırım dedim, ne yapıyım?

Şehir efsanesi gibi anlatılıyor hala : )

İyi bir şey değil bu tür hikayeler yaratmak, ne diyeyim, yaratsınlar… İyi şeyler değil çünkü buralardan yalnızca ben değil; bir yığın kahraman çıkıyor.Onlar seviyorlar kahramanlığı bir de; o kötü… Ben sevmiyorum kahramanlığı …

Sandıkta bekleyen kayıtlar, müziğini arayan yeni mısralar , yeni şarkı sözleri ne zaman bir araya gelecek yeniden peki?

Herhalde 1,5 – 2 yıl içinde yeni bir albüm yaparız, çalışıyoruz.

Yine bir röportajdan; Don Kişot gibi mi bakarsınız hayata?

Don Kişot gibi bakıyorum diye ben demedim; onu röportaj verdiğim biri söyledi (gülüyor ) İki tane yolu var bu hayata bakmanın…  Hayata ya Don Kişot gibi bakarsınız; düşmanlarınızı görürsünüz; ya da Sancho Panza gibi bakarsınız dedim. Üçüncü, dördüncü yol da mümkündür ayrıca ama esas iki yol budur: Ya herşeyi kabul edersiniz ya da herşeye isyan edersiniz . Don Kişot gibi bakmak derken buydu hikaye orada… Benim de herşeye isyan ettiğim söylenemez, bazı şeyleri kabul etmek zorunda kalıyorum artık. Bütün bunlar yoruyor bazen, bu hikaye böyle diyorum. Don Kişot gibi yaşamak, hayali de olsa düşmanlar görmek, biraz paranoyak olmak iyidir diye düşünüyorum; çünkü düşmanlarımız var. Çok da uzakta değil düşman; bizim özgürlüğümüzü kısıtlayanlar… Bu kadar basit bu olay…

Uyku isimli kitabınızdan küçük bir bölüm: … “Bence her insan iki kişidir. Birincisi önden gidip yolu açar ama belki de kapatır; emin değilim. Öteki bazen irkilerek, korkuyla; bazen de umut ederek onun peşine takılır. Artık önümde biri yok; kimsenin peşinden gitmiyorum. Biz, iki kişi, yıllarca birbirimize bakmaktan, birbirimizi anlamaya çalışmaktan yorulduk.

O biraz karakterle ilgili… Karakterin problemi o, benim problemim değil : )

O zaman karakterin bu problemi beni çok etkiledi… Siz ne yaptınız  önden giden o “diğer” kişiyi?

Ben de hayatımda çok kez seçeneklerle, hangisini seçmeliyim diye düşündüğüm farklı yollarla karşı karşıya geldim. Birisini seçersiniz, başka bir kişi olursunuz; diğerini seçtiğinizde ilerde başka bir kişi… Ben bu kişi oldum; çünkü bir yol seçtim. Ötekini seçseydim ne olurdum, aklım kalmadı doğrusu… Çok önemli gelmiyor bugün açıkçası ne olurdum, ne olacaktım… Sonuçta geldiğim nokta önemli… İnsanın karşısına gençlikte böyle yol seçimleri çıkıyor ve bir yol seçiyorsunuz. Ne olacağınızı birtakım kararlarınız belirliyor. Önemli olan o karar aşamasına gelene kadar sizlerin iyi yetişmiş olması, iyi eğitim alması… Bizler iyi yetişmedik gördüğünüz gibi (gülüyoruz : )

Şairlerin dizeleri de sık konuk oluyor müziğinize… Fatih Kısaparmak’ın yorumladığı Abbas’la sizin Luxus’la birlikte yorumladığınız Abbas’ın Cahit Sıtkı Tarancı’nın aynı şiiri olduğunu anladığımda çok şaşırmıştım! Aynı tema ama anlatım ne kadar farklı…

Ben anlatmadım onu; düzenlemesini Luxus yaptı, beraber söyledik. Güzel de oldu bence…

Seçtiğiniz şiirler nasıl bir hisle yeniden şekilleniyor müziğinizin rengiyle?

Valla ben birşey hissetmiyorum, bu bir iş… Daha doğrusu işi yaparken; yani masanıza oturup çalışırken birşeyler hissediyorsunuz tabii, hissetmeden bu iş olmaz ama iş bittikten sonra ben artık  birşey hissetmiyorum . O bir şarkı ve o bir iş. Şarkıyı söylüyorsunuz, dinleyenler beğenecek mi beğenmeyece mi diye merak ediyorsunuz, dinleyiciyle bir iletişime geçiyorsunuz ve orada gerçekleşiyor bunun iş kısmı. Türkiye bir şiir ülkesi ve beni mutlu eden şey, o sevdiğim şairlerle bir ilişkim olmuş oluyor. Onlar benim insan olarak da sevdiğim şairler… Can yücel, Cahit Sıtkı…  Benim için olumlu ve hayatımda hep örnek figürler…

Osman Cevizci: Konser için gittiğiniz şehirlerdeki gözlemlerinizi merak ediyorum ben… Nedir hal-i pürmelali?

Şehir yerleşimi olarak heryer güzel İstanbul’un dışında… Burası da güzel, Eskişehir de, Konya, Kayseri de çok güzel ama İstanbul biraz da fazla yaşamış olmanın, günlük yaşamın hengamesinin içinde çok güzel gelmiyor artık bana… Tamam tarihsel dokusuna ilginiz, merakınız varsa gider kovalarsınız ama çok da yaşanacak yer olmaktan çıktı İstanbul…

Osman Cevizci: İstanbul’da 12 yıl süren radyo mesaim var. Bazen özlüyorum…

Özlenir tabii ama özlediğin şey şehir midir, arkadaşların mıdır ilişkilerin midir? Ben hala 70’lerin Ankara’sını özlerim çünkü arkadaşlarım vardır, gençliğim orda geçmiştir.

Osman Cevizci: Sabah nefret ettiğim, akşam sevdiğim şehir İstanbul…

Ah işte öyle, kah öyle kah böyle : ) Sürekli şekil değiştiriyor şehir…. İstanbul çilelidir ve o çileyi de anlatıyoruz şarkılarda…

Martılar, adalar, şehirler, gemiler, yelkenler, geçiyor Hüsnü Arkan’ın şarkı sözlerinden… En çok da Deniz; hepsinin içinden: )

Şairlerin değişik imgeleri vardır. Biri bir şey takar ve iki şiirinde bir onunla ilgili imgeler kullanır. Benimki de öyle anlaşılır herhalde… Ben kendimi anlamak istesem öyle anlarım; bu adam takmış denize martıya yelkene falan diye : ) Şarkılarda da vardır deniz çok eskiden beri… Klasik Türk Müziğinden tut 60’lar sonrası pop müziğine kadar… “Deniz ve Mehtap, sordular seni…” Oradan başla yani : )

Çok keyifli bir sohbetti Hüsnü Arkan, çok teşekkür ederiz. Son bir soru; Hepimizde farklı ve kocaman bir yeri var ya “Düşler Sokağı”nın; Sizin için anlamı ne”Hacıyatmaz” ın? : )

Biliyorsunuz bir oyuncak Hacıyatmaz. Çok eski bir şarkı o : ) Benim çocukluğumda vardı, hala var mı bilmiyorum. Çocuklukla alakalı bir şey ama benim için şu anda bir şey ifade etmiyor. Şu anda çok daha gerçek bir Türkiye var benim kafamda. Ona ilgi duymaya çalışıyorum.

Reklamlar

4 responses »

  1. Yıllar önceydi. İstanbulda Çiçekci’de Hüsnü’nün evindeyken, eve telaşla girdi. İbo kağıt kalem bul hemen yaz dedi. Yazmaya başladım “biz faytona ne zaman bindik hocam”. Bu ne dedim. Nadirleyken aklımıza geldi. Şarkı olacak dedi. Bundan şarkı olurmu dedim. Olur olur dedi. Ve oldu. 🙂

    • Bu muhteşem bir hikaye 🙂 O kadar mutlu oldum ki, çok teşekkür ederim paylaştığınız için…
      Şapkası sünnet gözleri cennet hocam, o zaman 🙂
      peki bu cevap kimden geldio sorunun üzerine o zaman:)
      Bu şarkının anısı hep rengarenktir bende; kasettir, teyptir, ortaokuldur, o yaşta Ezginin Günlüğü dinlemeye
      başlamanın ve sonra hep iyi müziğin peşinde olmanın gizli gururudur, radyoculuk oyunudur..
      Bu şahane öykü de eklenince bu vesileyle, tesadüfen, tanığının kaleminden; bir sürpriz daha çıktı yıllar sonra bana Ebruli’nin renklerinden 🙂
      Tekrar çok ama çok teşekkürler…

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap / Değiştir )

Connecting to %s